| |
YIKIMIN YIKILMAYANLARI
Şiir,
öykü ve günce yazarı Yılmaz Uçar’ın yeni öykü-günce kitabı Yıkım,
naif sözcüğünün özgün dilinde işaret ettiği tüm olumsuzlukları bir
kenara koyup düşünürsek, naif öykülerden oluşmuş bir kitap. Kitabın
adına bakıp aldanmamak gerek; çünkü Yılmaz Uçar, Yıkım adını verdiği
kitabıyla aslında bir bakıma “hayata yenilmeme kılavuzu”
hazırlamış.Öykülerini açlık, yoksulluk, işsizlik ve engelli olmak
gibi sosyal sorunlar etrafında kurgulayan yazar, öyküleriyle bütün
bu sorunların altında ezilen metropol insanının çaresizliğine
çaresizlik katmak yerine, çıkış kapısını zorlamanın önemine vurgu
yapmış. Yazar, karakterlerine umutlu ve azimli olmayı
öğretmiş.Uçar’ın akıcı ve heyecanlı dili, öyküleri çabucak okunur
kılsa da, anlattığı konuların iç sızlatan, kederlendiren yanı okuru,
her öykünün sonunda bir süre bekleyip, düşünmeye itecek gibi
görünüyor. İş bulmak için dolaşanları, karnını nasıl doyuracağını
bilemeyenleri, cebindeki üç kuruşu kaptıranları okudukça hem
üzülüyor hem de “doğanın değişmeyen kanunu”na okkalı bir küfür
sallamak istiyor insan.Özünde buhran, iç sıkıntısı, bunalım gibi
duygular barındıran bu tip durumlardan, umut çıkarmayı biliyor öykü
karakterleri. Yazar, yapaylıktan uzak, açık ve samimi bir şekilde
anlattığı öykülerini neredeyse kendisi yaşamış gibi tüm
ayrıntılarıyla aktarıyor. Birçok yazarın aksine öykülerinin okura
ulaşması için fazlaca emek veren bir isim Yılmaz Uçar. Kitabın
ikinci bölümünde, 18 Nisan 2004’ten 9 Aralık 2007’ye kadar ara sıra
tutulmuş bir günce var. Uçar, edebiyat dünyasının önemli
isimleriyle görüşmelerinden, yağmurlu bir İstanbul gününde Tophane
yokuşunda yaktığı sigarasına kadar ayrıntılı bir doküman sunmuş
güncesinde. Okuyanı, kendi edebiyat serüvenine davet etmiş. Öyküler
bu günceyle daha da anlamlanmış, bu yüzden belki de kitabı sondan
başlayarak okumakta fayda var. Eskiden her mahallenin bir delisi
vardı; sıcak bir çorbanın esirgenmediği, eski de olsa ayakkabısının,
ceketinin eksik edilmediği. Uçar’ın “Aleks”i de öyle bir “deli”,
Uçar’ın dünyası da öyle bir dünya. Torunlarını doyurmak için aşevi
kuyruğunda bekleyen Hatice Nine de, annesinin ilaçlarını alabilmek
için tezgahtarlık yapan Serpil de, cep telefonunu mendilci çocuğa
kaptıran Bülent Salih de İstiklâl Caddesi’nde birlikte yürüdüğümüz,
Kadıköy vapuruna birlikte bindiğimiz, kırmızı ışıkta birlikte
beklediğimiz insanlar. Yıkım, hayatın içinden bir kitap,
yapmacıksız, yalın ve hakiki…
Yılmaz Uçar, Yıkım,
Sone Yayınları, 2008, 160 s.
ELİF TÜRKÖLMEZ
NotosÖykü Dergisi
Ekim-Kasım 2008,
Sayı:12,
Sayfa:138-139
YIKIM
Yılmaz
Uçar’ın altıncı öykü kitabı, Sone Yayınları tarafından yayımlandı.
Üretken bir öykücü olan Uçar’ın yedinci kitabı ise eli
kulağındadır.Yılmaz Uçar’ın öyküleri bende Sait Faik ve Orhan
Kemal’i çağrıştırıyor. Sıradan insanlar, her gün sağımızda,
solumuzda, karşımızda ve arkamızda gördüğümüz insanlar. Hayalleri
büyük ama dünyası küçük insanlar… Sözün kısası emekçi insanlar.
Gerek Orhan Kemal’de ve gerekse Sait Faik’in öykülerinde anlattığı
insanlar da emekçiler değil mi?. Yılmaz, anlattığı insan tipini
sadece iyi işlemekle kalmıyor. Onların dünyalarına giriyor ve onları
iyi gözlemliyor. Balıkçılar, varoş insanları, kahvede oturan
insanlar, esnaflar Yılmaz’ın öykülerinin önemli
kahramanlarıdır.Yılmaz’ın son kitabı Yıkım’da on beş yeni öykü var.
Bu öykülerin bir kısmı çeşitli kültür ve sanat dergilerinde çıkmış.
Bu kitabın benim için de özel bir anlamı var.
Yılmaz
Uçar, ‘Düzeltmen’ adlı öyküde beni anlatmış…Yılmaz’ın öyküleri rahat
okunur, anlaşılır bir dille kaleme alınmış. Ne diyelim, ellerine
sağlık Yılmaz Uçar dostum. Kalemine sağlık…
HÜSEYİN KIVANÇ
YIKIM
Ne zaman
dış mahallelere giden bir otobüse binsem, içerisi ter kokar.
Yağmurlu havalarda bu koku daha da artar. O yolculara kızamam,
aksine bağışlayıcı bahaneler ararım; yoksuldur, evinde sular
akmıyordur, aksa da aygaz tüpü alacak parası kalmamıştır, gibi. İşte
Yılmaz Uçar’ın “Yıkım” adlı yapıtının ilk öyküsü olan “Aleks”in baş
kişisi Aleks böyle biri idi. Asıl adı Cüneyd, Fenerbahçe’li futbolcu
Aleks’e çok özendiği için herkes ona öyle diyor. Sık sık uzamış
sakallarını kaşır, evden eve taşınanların eşyalarını taşımaya yardım
eder bahşiş alır, geçinir giderdi. Askerliğini Şırnak’ta yapmış,
babası yok, amcasının yanında sığıntı, tek göz odada. Varsıl olmayı
düşlerdi hep, çok parası olunca, isteklerinden biri de Fenerbahçe’ye
yardım etmekti.“Yıkım” adlı yapıt, 2 bölümden oluşur: Öyküler ve
Günceler. Öykülerin ikincisi “Nazi Subayı”dır. Cem, 1.70 cm.
boyunda, 120 kg.dır. Yürürken başını dik tutar, kollarını balyoz
gibi sallar, adımları kaz adımıdır, ayni Nazi subayları gibi. Bir
bankada, engelliler kadrosunda, arşiv bölümünde çalışır. 60 kiloluk
kolileri taşır, bir süre sonra belinden de sakatlanır. Müdürüyle
geçinemez, başından hoş olmayan olaylar geçer, ezilir. Öyküde asıl
amaç; toplumumuzda engelli vatandaşların hor görülmesi, onlara değer
verilmemesinin belirtilmesidir. Yazar Yılmaz Uçar, öykünün sonunda
şöyle yakınır:“İşyerlerinde oluyordu ast üst personel anlaşmazlığı.
Fakat, doğanın varoluşuna paralel oluşan canlılar içinde, engelli
olanlar niçin eziliyor? Problemini çözemiyordum doğrusu. Büyük
balık, küçük balığı yutuyor muydu yani? Yutmalı mıydı?İstifa ederek
bir yere varılamıyordu ki. O tip şahısların işini, daha orada
bitirmek gerekiyordu aslında. Nasıl ki, istifa ederek biz kendi
işimizi bitiriyorsak!..”Yapıta adını veren “Yıkım” adlı öyküde,
Hamdi Usta, uzun boylu, zayıf, kel kafalı, yoksul bir emeklidir. Bir
gün kahvede gazete okurken gözüne çarpan bir haber onu delirtir.
Yumruğunu masaya vurur, çaylar dökülür, herkes korkar. Gazetede,
Umut Mahallesi’nin yıkılacağı yazılıdır. Belediye daha sonra orada
depreme dayanıklı yeni evler yapacaktır. Hamdi Usta inanmaz, kahvede
bağırır: “Arkadaşlar, evlerimizi ellerimizden alıp bizleri sürgün
edecekler. İkitelli’de prefabrik evlerde oturacağız, bizim
mahallemizde yapılacak lüks evlerde ise varsıllar oturacak.
Kendileri köşeyi dönecekler.”Kahvede herkes isyan eder, her ağızdan
bir ses çıkar. Başta emekli, yorgun kalpli Hamdi Usta olmak üzere
öfkeli tüm mahalleli, Belediye Başkanı ile konuşmak için yola
dökülürler. Yol uzundur, Başkan’ın odası üst kattadır, merdivenle
çıkılır, yolda başlarına hiç beklenmedik bir olay gelir. “Düşenin
dostu olmaz” derler. Onu diyen atalarımız yanılmışlar, nedeni Yılmaz
Uçar’ı tanımamışlar. O, yazılarında, hakkı ve eşitliği aradığı için
yargılanan, hapislerde yatan, stresten, üzüntüden beyin kanaması
geçiren, insülinle yaşayan arkadaşlarını unutmaz. Onları ziyaret
eder, öykülerinde de yaşatarak bizlere tanıtır. “Düzeltmen” adlı
öykü, böyle bir öyküdür. Yine de ben okurları yanıltmış olmayayım,
öykünün başkişisi düşsel bir kişi de olabilir. Onu yalnız yazar ve
Tanrı bilir, yazara sorsan da bu meslek sırrını açıklamaz.
“Balıkçı” adlı öyküde, Adnan’ın mavi kot pantolonu çamurlanmış,
dizlerine dek ıslanmıştı. Geçtiği yerleri silip süpürüyordu.
Sigortalı bir iş bulamamış, emekli de olamamıştı. Yüzde altmış beş
engelli olması nedeniyle raporunu Ankara’ya göndermiş, ama rapor
geri gelmişti. Aksayan bacağıyla balıkçı tezgahının arkasında
bağırıp duruyordu: Tazye balık!
Tazye balık!.. Evde çoluk çocuk,
bir de yatalak annesi ekmek bekliyordu. Yaşam kimilerine göre ne
denli çetin, kimilerine göre ise çok kolay ve keyifliydi.
Toplumumuzda, üzerlerine titrediğimiz, gözbebeğimiz genç kızlarımız
da ne yazık ki, bizlerle birlikte sıkıntı çeker. “İlaç” adlı
öyküde, öykünün başkişisi ve tüm ezilen genç kızlarımızın temsilcisi
Serpil, bir giyim mağazasında tezgahtardır. Akşam olmuştur, işten
ayrılıp yorgun adımlarla evine dönmektedir. Cadde kalabalık, herkes
telaşlı, Serpil düşüncelidir. Askerdeki ağabeyi para istemişti.
Babası inşaatta sıvacı ustasıydı, çalışırken iskele çökmüş, kırık
bacağı şimdi alçıdaydı. Kalp hastası annesinin ilaçlarını bugün
alması gerekiyordu. Önce eczaneye uğrayacaktı. Eczaneye çok
yakınlaşmıştı ama başına gelecek tatsız bir olay kendine daha
yakındı… Ülkemizde ne denli yazınsal dergiler yayınlandı, ama çoğu
birkaç ay dayanabildi, unutuldu gitti. Bunun birçok nedeni var;
halkın cehaleti, ilgisizliği, ekonomik durumların elverişsiz oluşu,
çoğunluğun sinema, televizyon, bilgisayar izleme alışkanlığı vb.
İstiklal Caddesi’nde Baro binasında memur Murat’ta bir yazınsal
dergi yayınlamaya soyunur. İlk dizgi ve baskı giderlerini maaşından
öder. Arkadaşı Semih “Dostum, nasıl satacaksın dergileri?” diye
sorduğunda Murat’ın bakışları ciddileşir. Sol kaşını kaldırır,
gözlerini kısarak; “Aziz Nesin, Markopaşa dergilerini nasıl
sırtlayıp Eminönü, Karaköy, Taksim meydanlarında sattıysa; Rıfat
Ilgaz, Adembaba dergisini elli bin basıp satmışsa biz de satacağız.
Vapur iskelelerinde, tren istasyonlarında, otobüs duraklarında,
otogarlarda; Beyazıt, Taksim, Kadıköy meydanlarında,
üniversitelerde, Kartal, Mecidiyeköy, Galatasaray meydanlarında,
gerekirse apartmanlara girerek, kapı kapı dolaşarak satacağız
dergilerimizi” der.Dergi yayınlanır, dağıtımı yapılır, acaba satıldı
mı?..“Sıcak Yemek” adlı öyküde, Hatice Nine, içimizde açlık
sınırında yaşayan binlerce yazgı kurbanlarından biridir. Eşi geçen
yıl ölmüş, oğlu Bayrampaşa Cezaevi’nde yatmaktadır adam yaralamak
suçundan. Gelini Hacer evlere temizliğe gider… Hatice Nine’de tek
göz gecekondusunda iki torunuyla birlikte akşam gelininin dönmesini
beklerdi. O gün aşevinden yeni çıkmıştı. Elleri arasında bir tencere
türlü yemeği vardı; sıcak sıcak. Tencere, üşümüş ellerini
ısıtıyordu. Hava kararmıştı, çabuk fakat dikkatli yürüyordu evine
doğru. Biraz sonra torunları onu kapıda karşılayacak, sıcak odada,
bayat ekmek lokmalarını yemeğin suyuna bandıra bandıra yiyeceklerdi,
aralarında şakalaşarak. Fakat yazgı hiç boş durmuyor; Hatice
Nine’ye, gelinine, torunlarına yeni ağlar örüyordu…Bu günlerde veya
bu yıllarda cep telefonu moda oldu. Herkesin yanında bir tane var.
Kimileri onunla fotoğraf bile çekiyor. İstiklal Caddesi’nde arkadaşı
Kayhan’la yürüyen avukat Bülent Salih, sokaklarda kağıt mendil satan
yoksul çocuklara çok acırdı. Onlardan mendil alır, fazla para verir,
saçlarını okşar, mutluluk duyardı. Bu kez öyle yaptı. Çocuk “Buyur
ağabey” diyerek elindeki üç paket mendili uzattığında Bülent Salih
bir eliyle para çıkarırken diğer eliyle de cebindeki yeni aldığı
kameralı cep telefonunu okşuyordu. Mendillerden birini Kayhan’a
verdi, diğer ikisini ceplerine tıktı. Kalabalık yolda bir süre
yürüdüler. Bülent Salih birden panikledi, tüm ceplerini yokladı,
kredi kartıyla alıp daha borcunu ödemediği cep telefonu yoktu…Bazı
kişiler toplumumuzun yaralarıdır, çürük meyveleridir, Avcı Hasan
gibi. Okuyamamış, kendini de eğitememiştir. Durmadan yerlere
tükürür. En ufak bir olayda karısı Binnaz Teyzeyle atışır,
tartışmayı tırmandırır, birkaç kez de tokatlamıştır onu. O’da açlık
sınırında yaşayanlardandır, ayakkabısının altı her zaman deliktir.
Bir gün ana caddedeki çöp bidonunu karıştırırken gençler laf
atarlar. Avcı Hasan küfürler eder, önüne geleni tekmeler, kontrolünü
yitirir…Yapıtın diğer öykülerinde Yılmaz Uçar yine yaşantılarımızdan
örnekler verir, örneğin:Mahalle
arasında, apartman dairesinde kaçak Kuran kurslarına giden otuz
kadar kız çocuğu ve onları getiren götüren kara çarşaflı kadınlar;
gençliğinde futbol oynamış, güngörmüş, mağaza sahibi olmuş Rauf
Beyin şimdi bir çorba parasına ayakkabı tamir etmesi;Banka
müdürü Cevahir Beyin arabasına hafifçe çarpan otobüs şoförü Rıza
Beyin düştüğü durumlar, onlar tartışırlarken otobüse hırsız tinerci
çocukların doluşması, İşkur’da iş arayan Tahsin’in, memurun “İş
yok!” demesi üzerine çok sinirlenip memurun yakasına yapışması
vb.Yapıtın Günceler bölümü 18.4.2004 ile 9.12.2007 günleri
arasındaki süreyi kapsar. Güncelerinde, Bulgaristan Radyosu Türkçe
Yayın Servisini konu eder. Yazar, oraya şiirlerini, öykülerini
gönderir. Hepsi radyoda okunur. Yılmaz Uçar bunları CD’ye kaydeder,
kendisine ait internet sitesinde yayınlar. Yazar, vakit bulur veya
yaratır. İstanbul’un yazınla ilgili tüm kuruluşlarını ziyaret eder,
yöneticileriyle tanışır; güncelerinde bunları yazarak okurlarını da
haberdar eder. Örneğin: Bakırköy Kültür Merkezi’nin organize ettiği
imza günlerine, İstanbul Kitap Fuarı’nda TYS Standı’ndaki imza
günlerine katılır, okurlarıyla söyleşir. Cihangir’de Orhan Kemal
Müzesi’ni gezer, oğlu Işık Öğütçü ile tanışır. Ona kitaplarını
imzalar, armağan eder. Taksim, Beyoğlu, Tünel, Cağaloğlu, Bakırköy,
yazarın yazın çevresi ve Öner Yağcı, H.Hüseyin Yalvaç vb. yazın
arkadaşlarıdır…
Yılmaz
Uçar, “Yıkım” adlı yapıtıyla bizleri imgesel bir geziye çıkarmış,
akıcı biçemi ve sade Türkçe’siyle toplumumuzun aksayan yönlerini
sergilemiş, okurda ilgi uyandırmıştır. “Yıkım”, günümüzün
Türkiye’sinde, halkın yaşantısını, insanların bilgi, kültür ve
davranış düzeyini inceleyecek olan gelecek kuşaklar için değerli bir
kaynaktır…
Yıkım,
Yılmaz Uçar, Öykü, Sone Yayınları, İstanbul 2008, 160 sayfa
YILMAZ
ÇONGAR
YIKIM
Yıkım’,
Yılmaz Uçar’ın yoksulları, sıradan insanları küreselleşmenin
nasıl yok ettiğini, sokağa ittiğini anlatan on beş öykü ve
güncelerinin bulunduğu bir yapıt. Uçar, küreselleşme karşıtı bir
yazar. Bu konuda söyleyeceklerini öykülerinde söylediği kadar
günlüklerinde de dile getirmiş. Dünya halklarıyla dayanışma
içinde olmamızı önermektedir, bu kuşatmayı yarabilmemiz için.
Çünkü Amerika’nın haritasını değiştirmeyi düşündüğü yirmi dört
ülke arasında Türkiye de bulunmaktadır. Irak’ın işgali
bölgemizdeki insanları nelerin beklediğini ayan beyan
görmekteyiz. “Amerikan, İngiliz savaş uçaklarına barış
uçurtmaları, güvercinleri uçurmalıyız adiliğine, şerefsizliğine,
insanlık düşmanlığına inat. Dünya halklarıyla barış yürüyüşleri
düzenlemeliyiz. Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Avustralya’nın
kentlerinde… ABD, eski sosyalist ülkeleri savaş arabasına
koşarak, Japon askerlerini paralandırarak Irak halklarını
vicdansızca işgal etmiştir. Emperyalizmin şerefsizliğidir bu.
Sermayede onur ne arar?!.” (s.96)Yazarın belirttiği gibi, para
tek değer olmuştur. Öyleyse para kazanmak için ne gerekiyorsa
onu yapmalı. Yapıta adını veren ‘Yıkım’ adlı öyküde merkezi
yerde kalan eski evleri yıkıp daha çok para kazanmayı
düşünenler, bu insanların ne yapacağını düşünmeden çıkarıp
atmayı düşünmektedirler evlerinden. Onlara yeni evler
vermekteler ama… Evlerini kurtarmak için mücadele eden insanlar
öykünün merkezini oluşturmaktadır Yıkım’da. Yılmaz Uçar’ın
öykülerinde küreselleşmenin insanımız üzerindeki etkilerini
görebiliyoruz. İşsizlik, en başta gelen sorunlardandır. Yıllarca
çalıştığınız, ekmeğinizi kazandığınız, hizmet ettiğiniz
işyerinde bir gün kapı dışına koyuluyorsunuz. Yakından bildiği
banka çalışanlarının durumunu yazar birçok öyküsünde dile
getirmiştir. Ülkedeki ekonomik istikrarı emekçiler aleyhine
bozulduğunu görüyoruz, onun öykülerinde. Kimileyin ‘Sıcak
Yemek’ öyküsünde olduğu gibi, kocasını yitirmiş, oğlu tutuklu
torunlarına bakmak zorunda olan Hatice Nine’nin bir kap yemek
için kuyrukta bekleyerek yemek almasını, kimileyin ödeyemediği
banka kredisi yüzünden işyerini, mağazasını kaybedip
apartmanların arasındaki boş bir arsada kulübe yapıp, bir lokma
ekmek kazanmak için uğraşanları verir, ‘Ayakkabı Tamircisi’ adlı
öyküsünde. Rauf Ağabey de bunlardan birisidir. İnsanımızın
ekmeğe gereksinimi olduğu kadar, sevgiye de gereksinimi olduğu
gerçeğini hemen her öyküsünde altını çizerek söylüyor Uçar. Onun
öykülerindeki insani sıcaklık diyebileceğimiz türdeki bir
yaklaşım, dayanışma duygusunu güçlendirmektedir okuyucuda. Zaten
öykülerinde rahatlıkla görebileceğimiz insanlar arasında bir
dayanışma vardır. ‘Sıcak Yemek’ adlı öyküsünde sevgiye olan
gereksinimi şöyle dile getirir; “Sahanda sucuklu yumurta ile
besliyordu onları. Yapılan bir iyilik, çok mutlu kılıyordu.
Muhtaçtılar sevgiye…” (s.39)Yılmaz
Uçar, ‘Cumhuriyet Bayramı’ adlı öyküsünde belirttiği gibi
ülkemize biçilen rolü yerine iyice getirmesi için ılımlı İslam
ülkesine dönüşmemiz gerekmektedir. Bunun için
apartmanlarda bile kaçak Kur’an kursları
açılmaktadır, bugünün küçüğü yarının büyüğü olan çocuklar için…
Yılmaz, bu öyküsünde insanlarımızın Cumhuriyet’e sahip
çıktıkları iletisinden hareketle bu tür uygulamaların ülkemizde
zor tutacağı iletisini vermiştir; bu yönde kimi çalışmalar,
gelişmeler olsa da… Yurtsever yazarların da durumu sıradan
insanlardan pek farklı değildir. Onlar da küreselleşme
tehdidiyle karşı karşıyadırlar. Çünkü onların yanında olmayan
herkes suçludur. ‘Düzeltmen’ öyküsünde dile getirdiği yazar
yukarıda anlattıklarımıza güzel bir örnektir. Bu öyküde
yazdıklarından dolayı yüzlerce yıl hapis cezası alan, epeyce
kaçak yaşayan bir yazarı okurla tanıştırmaktadır, Yılmaz Uçar.
Yılmaz Uçar,
‘Yıkım’ adlı öykü kitabında insanımızın ekmeğe ve sevgiye olan
gereksinimini sıcak, anlaşılır bir dille anlatıyor…
(Yılmaz Uçar, Yıkım, Öykü, Sone
Yayınları, 2008-İstanbul.)
MUSTAFA ASLAN
GAZİANTEP
HAKİMİYET GAZETESİ
YIKIM
“Burnunun ucundaki ince çerçeveli
gözlüğünü düzeltti Hamdi Usta. Posbıyıklarını sarartmış sigarasını,
kül tablasında ezdi. Gözlerine kaçan duman, gazeteyi okumasını
engelledi bir an. Yeşil gözlerini açtı, kapadı. İnce parmakları,
saçsız başını kaşıdı.
Altmış yaşında, uzun boylu, zayıftı. Çelik gibi yumrukları vardı.
Demirci ustalığından emekliydi. Televizyon sesi açık olduğundan
duyamayan kahveciye baktı. Parmağını kaşık gibi karıştırarak,
dudaklarını kıpırdatarak çay istedi. Kahveci Remzi anlamadı. Uzaktan
kumandayı eline alarak, televizyona dik tuttu. Kıstı sesini at
yarışları programının...
‘Çay mı?’ dedi.
Başını salladı Hamdi Usta.
‘Bu dallamaya da megafonla konuşmak lazım. Eşeklerden bir şey
tutturdu sanki.!
Kahvede oturan gençlerin çoğu, altılı ganyan kuponları dolduruyordu.
Esprileri de at yarışları üzerineydi...”
Yukarıdaki metin, Yılmaz Uçar’ın “Yıkım” adlı öykü kitabından
alındı. (Sone Yayınları, Haziran 2008, 160 sayfa). Kitapta 15 öykü
ile yazarın “Galip Ozan V” adlı günlüğü yer alıyor. Kitapta ayrıca
Öner Yağcı, Mehmet Güler, Aydın Öztürk, Emin Karaca, Yılmaz Çongar,
Ruşen Hakkı, Yılmaz Elmas, Mustafa Aslan, Güngör Gençay ve H.Hüseyin
Yalvaç’ın, Yılmaz Uçar’ın “Kanadı Kırık” adlı öykü kitabı üstüne
değerlendirmeleri yer alıyor.
Yılmaz Uçar’ın 2004 yılında yayımlanan “Kanadı Kırık” adlı öykü
kitabını bu köşede özetle şöyle tanıtmışım:
“ (...) Kitabın en sonuna eklenen ‘Yazar ve Eserleri Üzerine
Yazılar’ bölümü ise yazarı ve kitaplarını daha yakından tanımamızı
sağlıyor. (...) Yazarı ve kitaplarını daha kapsamlı tanıtan Öner
Yağcı’dan aktaracağım bir bölümle yazımı noktalayacağım.
‘Yılmaz Uçar, koşturur, çırpınır dergilerde, yayınevlerinde,
kitapçılarda. (...) Sokakların öykücüsü diyebiliriz Yılmaz Uçar’a.
Sait Faik’in ve Orhan Kemal’in birleşerek İstanbul öyküleri yazması
gibi algılanabilir onun öyküleri. İstanbul’un Sirkeci, Eminönü,
Şişli, Galatasaray, Beyoğlu, İstiklal Caddesi gibi kalabalık
semtlerinden insan manzaraları fotoğrafı sunuyor Uçar, an değil,
birkaç anın fotoğrafları gibi...”
Yılmaz Uçar’ın bu kitabı için de geçerli Öner Yağcı’nın
söyledikleri. Yılmaz Uçar güzel ve akıcı bir Türkçeyle, gözleme
dayalı, okunası öyküler yazıyor.
RUŞEN
HAKKI
Özgür Kocaeli Gazetes
HER İNSAN BİR ÖYKÜDÜR.
Yıkım, Yılmaz
Uçar’ın altıncı kitabı… Sone Yayınları tarafından yayımlanan kitapta
15 öyküsü, günlükleri ve bugüne kadar yayımlanan kitapları üzerine
yazılan yazılardan seçmeler yer alıyor…
Yılmaz
Uçar bizden biri… Çünkü anlattıklarının hiçbirisi bize yabancı
değil… Kimi, neyi anlatmış peki Yılmaz Uçar:
Mahalle
aralarında ne iş bulursa yapan Aleks Cüneyt’i, özel bir bankanın
arşivinde çalışan bir kulağı duymayan 120 kiloluk Cem’i, depreme
dayanıklı konutlar yapmak amacıyla yıkılması planlanan mahallesine
sahip çıkmak isterken belediyenin merdivenlerinde son nefesini veren
Hamdi Ustayı, basın yasasını protesto yürüyüşüne katılan basın
emekçilerini, yatalak annesini, eşini ve iki çocuğunu seyyar
satıcılık yaparak geçindirmeye çalışan, emeklilik hayalleri bile
kuramayan emekçiyi, tezgahtar Serpil’in ilk maaşıyla hasta annesine
ilaç almaya giderken kapkaççılar tarafından öldürülmesini, bir
meslek örgütünde memur olarak çalışan edebiyat sevdalısının dergi
çıkartma ve dergiyle milyonlara ulaşıp onları aydınlatma
hayallerinin, derginin kitapçı raflarında kalmasıyla son bulmasını,
iki göz gecekonduda gelini ve iki torunuyla yaşayan Hatice ninenin
belediye aşevinden aldığı bir kap yemeği torunlarıyla birlikte
neşeyle yerken, gelininin temizliğe gittiği evin penceresinden yere
çakılmasını, kuran kursu haline getirilen bir apartman dairesinin
polislerce basılması ve halkın tepkisini…
Size de
tanıdık gelmiyor mu ‘sokakların öykücüsü’ Yılmaz Uçar’ın
anlattıkları…
Kaza
adlı öyküsünde yanlış park eden bir araca, belediye otobüsünün
çarpmasını ve sonrasında yaşananları anlatıyor yazarımız. Şoförün
otobüsten inmesini fırsat bilen tinerci çocuklar bilet kutusunu
söküp çalmak isterler. Yolcuların müdahalesi sonucu kaçarlar.
Çocukların kaçışı sonrası ise şu satırları okursunuz: “Sokak
çocuklarıyla polis bile mücadele edemiyordu. Biz ne yapabilirdik ki?
Sustalı bıçağın acısını bacağımızda hissetmek istemiyorduk.
Sövmekten başka elimizden bir şey gelmiyordu…”
Bu
sözlere ekleyecek bir şeyler bulmak mümkün mü? Bir gerçek bu kadar
açık olarak ancak bu şekilde ortaya konabilir…
Yılmaz Uçar
günlüklerinde ise yaşamının ilginçliklerini paylaşıyor okurlarıyla…
18 Aralık
2005’de Bakırköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde düzenlenen Barışa
Çağrı Şiir Gecesi’ne medyanın ilgisizliğinden yakınıyor ve şöyle
diyor: “Özel tv kanallarında aynı programı yinelemeliyiz. Barış,
demokrasi, insan hakları, yaşam adına, gelecek adına, çocuklarımız,
bebeklerimiz adına meydanlarda okumalıyız şiirlerimiz,
öykülerimizi…”
Bana
kalırsa bu isteğinin gerçekleşeceğine kendisi bile inanmıyor… Özel
tv kanalları şiire, öyküye yer vereceklermiş, hadi canım sende… Ne
mümkün…
Yılmaz Uçar
hayallerinde de sınır tanımıyor… Aynı akşamın gecesi ise bakın
aklından neler geçiyor: “Sürücü belgem var ama otomobilim, evim,
eşim, şirketim yok. Örneğin: şimdi atlamalıyım otomobilime,
basmalıydım gaza bu karlı havada, sahilde ilerlerken deniz kıyısında
bankta üşümüş veya durakta taşıt bekleyen bir sarışın almalıydım ön
koltuğa. Sonra, şarkıda dediği gibi ‘sabaha kadar ne yapmazdım değil
mi?...’ “
Bakmayın hayallerinin ulaşılmaz olmasına, azla yetinmesini, mutlu
olmasını bilen birisi Yılmaz Uçar… 2006 Tüyap İstanbul Kitap
fuarından bir sahne… Yazar dostlarıyla Türkiye Yazarlar
Sendikası’nın standında kitaplarını imzalamaktadır okurları için:
“İnsanlar kitaplarımızı almasalar da, gelip kitap masalarımıza göz
gezdirmeleri bizleri sevindiriyor…”
Yılmaz Uçar
kitaplarını yurtdışındaki medya kuruluşlarına da iletiyor… Neden mi?
“Bu dünyadan Yılmaz Uçar geçti diyebilmek için…” Sürekli
mücadele içindedir Yılmaz Uçar… Dosyalarını bırakır yayınevlerine,
belki yayınlarlar diye… Umut fakirin ekmeği ne de olsa… Bir yandan
da matbaacı dostlarıyla görüşüp kitabının basım maliyetini öğrenir.
Bilir çünkü eninde sonunda bütün yayınevlerinden ‘hayır’ yanıtını
alacağını ve kitabını kendi imkanlarıyla bastırmak zorunda
kalacağını… Sevgili dostum Yılmaz Uçar’a iki kitap poşetiyle, kitap
aşkına yağmur altında şemsiyesiz sırılsıklam ıslanarak Tünel’in
sokaklarında, kalabalık bir otobüsün içinde, bir esnaf lokantasında
kuru fasulye pilavını yerken, bir kitabevinde yeni çıkan kitapları
dergileri incelerken rastlayabilirsiniz… Edebiyat sevdalısı
Yılmaz Uçar ile yeni kitabı Yıkım üzerine söyleştik…
1 - ) Sayın
Yılmaz Uçar kitaplarınızı tanıtım çalışmalarını siz yapıyorsunuz.
Kitabınızı yurtiçinde ulaştırmadığınız medya kuruluşu yok neredeyse…
Hakkınızda çeşitli yazılarda çıkıyor. Peki kitabınıza büyük (!)
kitapevlerinin raflarında görmek mümkün mü? Elimden gelen
çabayı gösteriyorum. Sağolsun dostlar gazete, dergi, radyolarda
kitaplarımı tanıtıyorlar. Sizinde bildiğiniz gibi kitap, dağıtım
aşamasında tıkanıp kalıyor. Dağıtım şirketleri yeni yayınevlerinin
kitaplarını dağıtmış olsalar; benimde kitaplarım büyük
kitabevlerinde olabilir… Sabah Kitapçısı’nda çalışmış bir yazar
olarak söylüyorum ki, dağıtımevleri popüler kitapları dağıtıyor.
Satıp, mali geri dönüşü garanti olan kitapları marketlere
ulaştırıyor… Ne tür bir kitap yayınlanmış olsa da, sistemin
medyasında köşen veya kalemşörlerin yoksa ağzımızla kuş tutsak
boşuna. Havanda su dövüyoruz. Dağıtımcılar, kitap dağıtmamak için
bahaneler buluyor. Yayınevinin ve yazarın karnesine (!) bakıyor,
satış grafiğini inceliyor. İnsanlarımız kitaplarımızı görmüyor ki;
sistemin metası olmuş sanatsız, toplum dışı, soğuk, mekanik sanat(!)
ürünlerinin tozu dumanı arasında realist, halkçı, aydınlıkçı,
ilerici şiirlerimizi, öykülerimizi, romanlarımızı inceleyebilsin.
Böylece her şey dirençli, umutlu yazarın bireysel çabasına kalıyor
2 - )
Kitaplarınızı okurlarınıza nasıl ulaştırıyorsunuz?
Tüyap kitap
fuarlarında, TYS’nin ilçe belediyeleriyle ortaklaşa düzenlediği
kitap şölenlerinde, özel imza günlerinde, internet kitap siteleri
veya özel talepler sonucu ulaştırıyorum. Yakın zamanda,
Bulgaristan Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi Kültür Sanat Edebiyat
programında yeni öykü kitabım ‘Yıkım’ için bir saatlik bir program
yapıldı. CD’lere de kaydettim. Arşivimde saklıyorum… Bunlar beni
sevindiriyor. Radyo, dergi, internet, imza günleri bizi
okurlarımızla yakınlaştırıyor… Fakat madalyonun öteki yüzü farklı.
Maliyetlerimi çıkaramıyorum. Kızılay hesabına çalışıyorum açıkçası…
Kültür Bakanlığı kütüphanelerine, devlet kitaplıklarına;
yayınevleri aracılığla talep etse hiç olmazsa giderlerimizi
karşılayabiliriz. Bu da bir realist satış grafiği Kadir Bey…
3 - ) Genç
yazarlar kitaplarını yayımlatırken ne gibi zorluklarla
karşılaşıyor?
Yukarıdan aşağı bütün yayınevleri
ödül kazanan yazarların kitaplarını basma aşamasındalar. Havada
kapıyorlar. Hele de tanınmış, rahmetli olan yazarlarımızın
ödüllerini kazananlar; yayınevlerinden telif ücretlerini çekle
alıyorlar doğal olarak. Bizler nal topluyoruz. ‘Ağlamayan çocuğa
mama vermezler’ atasözünde de olduğu gibi söylemek
zorundayım. Küçük yayınevleri para
taleplerini en ince ayrıntısına kadar yazarına yüklüyor. Gözü kara
yazar ise, kitabını mutlaka yayımlayacak elbette. Şıkları
değerlendiriyor. Matbaa da, kendi yayımı olarak yayımlasa işi daha
zor. Yayınevi logosu olmadığından gazeteler, kitabevleri dikkate
bile almadıklarını saptadım. Dişimizden tırnağımızdan arttırarak
yayımlayabildiğim kitaplarımı paketler halinde odamın bir köşesinde
yığılı gördükçe üzülüyorum doğrusu. Avrupa’nın herhangi bir
ülkesinde doğsaydım, şimdi kitaplarımın geliriyle rahat
yaşardım.Üniversite de görevli olabilirdim. Ülkemiz imkansızlıklarla
dolu yukarıdan aşağı. Görünen köy kılavuz istemez.. Çok zor.
Edebiyat aşkının, beyin ve yürek işi olduğunu söylüyorum… Mali geri
dönüş olsa, kitaplarımın ikinci basımlarını yapmaya hazırım.
Sistemin propagandasını yapanlar her zaman kazanır. Muhalif edebiyat
yapanlar her zaman ve her ülkede açlık, işsizlik, yoksulluk
problemleriyle karşılaşırlar. İki kere iki dört… Değerleri daha
sonra anlaşılınca; “kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü”
oluyor ne yazık ki…
4 - )
Dişimden tırnağımdan arttırarak kitaplarımı yayımlatıyorum
diyorsunuz. Sizi bu zorluklara katlanmaya iten sebepler nedir? Neden
bu kadar sıkıntıyı göze alıyorsunuz?
Edebiyat
aşkı, sanat tutkusu, edebi bağlamda kalıcılık isteği, halkımıza
bilinç, umut, direnç, insani erdemleri sanatsal bağlamda ulaştırma
hedefi beni bu zorluklarla mücadele etmemi sağlıyor… Örneğin; Nazım
Hikmet devrimci sanatı, bir partinin yapabileceğinin on katını
yapmıştır. Sanatın dalları (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro, resim
vs.) politikadan daha etkili, kalıcı olabiliyor… Bunların sonucu
olarak; toplumcu yazarın realist sanat eserleri, halkına güneş
olmalı diye düşünüyorum. Her şeyi göze almamın nedeni, gelecekte de
kalıcı olmak ereğidir.
5 - )
Özellikle kısa öyküler yazıyorsunuz… Öykülerinizin kaynağı da hep
yaşam…
Poe, O.Hennry,
Çehov, Gorki öyküleriyle birlikte; Sabahattin Ali, Orhan Kemal,
Sait Faik, Bekir Yıldız, Adnan Özyalçıner, Osman Şahin, Cemil
Kavukçu vs. gibi değerli yazarlarımız gibi öykülerimin alanı yaşam.
Yaşam, akan bir deli ırmak… Benim öykülerim kıyıya vuran deli ırmak
selintileri… Trajik insan öyküleri. Orhan Kemal tarzı realist
öyküler. Gözlem, yaşam, anı, deneysel birikim ürünleri. Her insan
bir öyküdür aslında; dram, trajik yaşam kesitleridir. Toplumcu
gerçekçi, halkçı, ilerici şairin, yazarın yazması gerektiği
temalar.Gözü toplumda, kulağı halkta olan realist yazarlar olarak
yazı kaynağımız adaletsiz(!) yaşam… Bu kaynakları işliyorum…
KADİR
İNCESU
DENİZ FENERİ: YILMAZ UÇAR
Yılmaz Uçar yazdıklarında; bir rasathane memuru kadar gözlemci, bir deniz feneri kadar yanını yöresini aydınlatıcı. Yaşamın tanıklığını yaptığı günlüklerinde Türk Edebiyatının bilinen simalarının daha çok bilinmeyen yönlerini anlatmıştır. Öykülerinde hayatın içinden alınma tipleri canlandırıp karakterize eder. Onları, karakterlerini yalanla beslemez; doğruları söylettirir tiplerine. Bu anlamda, günümüzde karnından konuşan birçok yazıcı yanında, kenarda kalmış izlenimi vermesine rağmen,yürekten ve bilinçle anlatıyor Yılmaz Uçar. Şiirler yazdığını da biliyorum Uçar’ın. Bence daha çok öyküde yoğunlaşmalı; okuma, süzme/eleme, yazılaştırma sürecini öykü üzerine yöneltmeli… Tek bir yazı süreci yaşamanın, O’nu ne kadar ilerleteceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Biriktirdiği günlüklerle yaşama, sanatçılar arasındaki ilişkilere devamlı tanıklık edeceğine inanıyorum Yılmaz Uçar’ın. Bunun yanında öyküde, kendine özgü dili, çok az bir dikkatle daha da geliştireceğine inanıyorum. Dizgicilerin gazabından kurtulduğunda da, öykülerinin daha bir tadını alacağımıza da. Bu küçük deniz feneri yanını yöresini aydınlatmaya devam etmeli… YILMAZ ARSLAN
KANADI KIRIK
Kanadı Kırık (2004) : Yılmaz Uçar Yılmaz Uçar deyince, bir yumak heyecan gelir aklıma. Çünkü, tepeden tırnağa heyecandır Yılmaz. Konuşmaları, ilişkileri, doğal olarak sanatsal üretileri de heyecanla yüklüdür. Yılmaz Uçar 1965 İstanbul doğumlu. Bugüne kadar dört öykü ve bir şiir kitabı yayınladı. Son öykülerini de “Sone Yayınları”ndan çıkan kitabında topladı. “Kanadı Kırık” adlı bu kitabını, günlük ve öykü olmak üzere iki bölüme ayıran Uçar; günlüklerinde 15 Ocak 2001 – 31 Ocak 2004 tarihleri arasındaki gözlemlerine yer vermiş. Bilinir ki, zaman çok boyutlu bir kavramdır. O nedenle yaşadığımız dönem içinde gözlemleyip yazdıklarımızın o anda değeri önemsenmeyebilir ama öyle bir zaman gelir ki yazılanlar, yapılan gözlemler ya da saptamalar konularıyla bağımlı olarak bize geçmişin (sanat, siyaset, ekonomi) boyutunda önemli ipuçları verirler. Bana göre Yılmaz Uçar’daki heyecan, olumlu bir ivme kazanarak, hayatın içindeki ayrıntıları görmesini sağlıyor. Örneğin; bir çakmakçı arabasının adına kaç kişi dikkat eder de, onun üstüne öykü yazar. Bu bağlamda; İş Bulma Kurumu’nda engelli Recep’in başına gelenler, mahalle kavgaları, gecenin geç saatinde alışverişe giden Yusuf Bey’in hırsız sanılarak yakalanışı, emeklilerin maaş almak için girdikleri kuyrukta yaşadıkları, Milli Piyango’ya bağlanan umut, Hazma Bey’e Bağkur’da çıkarılan üç milyar küsur borç, Galatasaray’da yapılan eylemler ile tutuklayan polisler vb. görüntüler, Yılmaz Uçar’ın öykülerinin konularını oluşturuyor. Öner Yağcı’nın “….İstanbul’un küçük insanlarının küçük gibi görünen, ama aslında büyük insanlığın sorunları olan günlük dertlerini, duyarlılıklarını, çelişkilerini anlatmaya devam ediyor” diyerek öykülerini tanımladığı Yılmaz Uçar’ın kitabında on bir öykü yer alıyor. Anlatmak istediğini öz olarak, ironi katarak ve temiz bir Türkçe’yle dile getiren Uçar’ın öykülerini, bu nedenlerle, büyük bir kesimin severek okuyacağına inanıyorum… GÜNGÖR GENÇAY Günlük Evrensel Gazetesi Kültür Sanat Sayfası 3 Mayıs 2007 Perşembe Yıl:6, Sayı:2087, Sayfa:13
İSTANBUL’DAKİ İLGİNÇ İNSAN MANZARALARINI ÖYKÜ HALİNE GETİRDİ
Bankalar ve özel kuruluşlarda muhasebecilik yaptıktan sonra emekli olan ve öykü yazmaya başlayan Yılmaz Uçar, günlük yaşamında karşılaştığı birbirinden ilginç insan manzaralarını kitabına taşımış. Birbirinden ilginç öykülerin yeraldığı “Kanadı Kırık” adlı öykü kitabı, geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı ve eleştirmenler tarafından da beğenildi. Amatör bir yazar olmasına rağmen oldukça iyi bir performans sergilemiş. Sone Yayınları tarafından basılan bu esere sahip olmak isteyenler, yayınevinin Akınsal Sanayi Sitesi B Blok, No:45 Topkapı-İstanbul adresine veya 0537 497 97 53 numaralı telefona başvurabilirler. GÖZCÜ GAZETESİ Medyada ne var ne yok kitap köşesi 13 Aralık 2004 Perşembe, Sayfa 10
KANADI KIRIK
KANADI KIRIK Yılmaz Uçar’dan bir öykü kitabı daha: “Kanadı Kırık” (Sone Yayınları, Kasım 2004, 118 sayfa). Bir öykü kitabı daha dedim, çünkü öncesi var; 1996’da “İstanbul Düşü”, 1999’da “Ağlayan Bebek”, 2002’de “Artçı Sarsıntılar” adlı kitaplarını yayımlayan Yılmaz Uçar’ın, 1999’da yayımladığı “Umut” adlı şiir kitabı da bulunuyor. Kitapta, Öner Yağcı’nın “Yılmaz Uçar’ın İstanbul’dan Yeni İnsan Manzaraları:Kanadı Kırık” başlıklı yazısı ile birlikte 11 öykü yer alıyor. Yılmaz Uçar, kitabın sonuna 15 Mart 2001 tarihiyle başlayıp 31 Ocak 2004 tarihiyle biten günlüklerini de eklemiş. (Garip Ozan IV). “Garip Ozan” alçakgönüllü bir söylem. Günlükleri okuduğumuzda Yılmaz Uçar’ın “uçan, uçuşan ve de girişken” bir yazar olduğunu anlıyoruz. Ülkemizde çıkan edebiyat dergilerinde yazan Yılmaz Uçar, bununla da yetinmeyip, yurt dışındaki dergi ve radyolara da ulaşıyor… Kitabın en sonuna eklenen “Yazar ve Eserleri Üzerine Yazılar” bölümü ise, yazarı ve kitaplarını daha yakından tanımamızı sağlıyor. Bu bölümde H.Hüseyin Yalvaç’ın, Hüseyin Çetinkaya’nın, Sunay Akın’ın, Hüseyin Alemdar’ın, Emin Karaca’nın, Mustafa Çifci’nin, Savaş Erdem’in, Yılmaz Elmas’ın, Yılmaz Çongar’ın, Hasan Akarsu’nun , Alpay Kabacalı’nın, Ruhan Mavruk’un yazılarını okuyoruz. Yazarı ve kitaplarını daha kapsamlı tanıtan Öner Yağcı’dan aktaracağım bir bölümle yazımı noktalayacağım. “Yılmaz Uçar, koşturur, çırpınır dergilerde, yayınevlerinde, kitapçılarda. Usanmadan öyküleri için insan manzaraları toplar belleğine. Öğrenme sevdalısıdır, merak duygusunu hiç eksiltmez içinden. Bunaltırcasına sorular sorar, ama gülen gözleri ve sevecen bakışlarıyla topladıklarının ürünlerini dergilerde yayımlanmış gördükçe uçar mutluluktan. Tanığıyım bunların. Sokakların öykücüsü diyebiliriz Yılmaz Uçar’a. Sait Faik’in ve Orhan Kemal’in birleşerek İstanbul öyküleri yazması gibi algılanabilir onun öyküleri. İstanbul’un Sirkeci, Eminönü, Şişli, Galatasaray, Beyoğlu, İstiklal Caddesi gibi kalabalık semtlerinden insan manzaraları fotoğrafı sunuyor Uçar; an değil, birkaç anın fotoğrafları gibi. ‘İstanbul öykü kaynıyor’ diyen Yılmaz Uçar, öyküleriyle bunu bir kez daha kanıtlıyor…” RUŞEN HAKKI Özgür Kocaeli Gazetesi, 20 Şubat 2005 Pazar, Günce köşe yazısı. Yıl:15, Sayı:4898, Sayfa:2
YILMAZ UÇAR’IN İKİ KİTABI
Öykücü, ozan Yılmaz Uçar’ın yeni çıkan “Umut” adlı seçme şiirler kitabında 20 şiir yer alıyor. Şiirini toplumsal çizgide sürdürüyor. Özgürlük ona göre “kafeste bir güvercin”dir. Güvercinin kafesten kurtulmak için verdiği uğraşıyla Güneş’in doğacağına inanır. Dünya’nın her yerinde gülemeden ölen çocuklara üzülür. Oyuncak tabancayla oynayan çocuğa seslenir: “Oynama tabancayla sen./ Kötüdür yalancısı da./ Tetiğe dokunursa elin./ Yaralarsın yüreğini kardeşinin./ O küçücük ellerinde./ Çiçek olmalı senin…” (s.11) Şiirlerinde başlık parası yüzünden, yoksulluk yüzünden yurdundan ayrılan “Gurbet Kuşları”nı anlatır. Bir yandan da kendi işsizliğini, şiir üreticiliğini yansıtır: “… İşi gücü var herkesin,/ Benimse hiç./ Kalfasıyım boş gezenin,/ Şiir üretiyorum boyuna…” (s.13) Umutla sürdürür şiirlerini. Baharın yakında geleceğini muştular: “Sen serin tut içini,/ Eli kulağına baharın.” (s.17) Filistinli kardeşlerinin acılarını paylaşır, öçlerinin alınacağını söyler. Kimi kez kendi dertlerinden şiir yazamadığı, şiirin önünde ezildiği olur. Bahar geldiğinde, hüzünlü şarkılar dinlediğinde… sevdiğini anımsar. Onu yaşama bağlayan sevgidir, umuttur. Yılmaz Elmas’ın sorusuna şu yanıtı verir: “…Sanatçı, yetişmiş olduğu çevreyi işler. Kendi yaşam çizgisini çizerken, çıkış noktasından yararlanır.” (s.30-31) Yılmaz Uçar’ın yeni kitabı “Artçı Sarsıntılar”da, öyküleri ve günlükleri yer alıyor. “Artçı Sarsıntılar” öyküsünde, Ayşe Teyze’nin geçim sıkıntısı yansıtılır. 17 Ağustos 1999 depremi’ni yaşayan aile, apartmanın sağlamlaştırılması için daire başına düşen parayı nasıl ödeyeceğini düşünür. Fabrikada elektrik ustası olan oğulları Ali, bir çözüm bulacağını söyler annesine. Ayşe Teyze, oğluyla eve giderken gelen artçı sarsıntıyla apartman yıkılır. Böylece sağlamlaştırma giderinden kurtulmuş olurlar; ama evsiz kalırlar. “Yırtık Fatura”da, Kahveci Hüseyin’e gelen yüz milyonluk su faturasının sonu anlatılır. İSKİ’ye itiraz dilekçesi verilse de fatura ederi değişmez. Bunu ödeyemeyeceğini düşünen Hüseyin, faturayı yırtıp havuza atar… “Beyaz Baston”da, özürlü iki sevgilinin buluşup kalabalığa karışması anlatılırken, “Davulcu” öyküsünde, “emeğiyle çalışmanın utanılacak bir şey olmadığı” vurgulanır. “Depremzede” öyküsünde, Gölcük depremini yaşayıp tüm yakınlarını yitiren Metin’in acıklı sonu yansıtılır. Dili tutulan Metin, aç olduğunu söyleyemez kahvedekilere. Açlıktan sandalyesinde ölür, polis gelir, ölü götürülür, kahvedekiler sorgulanır. “Protesto” öyküsünde de üzücü bir olay anlatılır. Tüm esnaf kepenkleri indirip ekonomik bunalımı protesto eylemine katılır. Yaşlı Rıza Dayı da, polisin bir cop darbesiyle yere düşer, bayılır. Fiko, Tilki, Son Gün öykülerinde de yoksulluk, sıkıntılar, işten çıkarılma vb. durumlar işlenir. Yılmaz Uçar, çevresinde yaşananlara tanıklık ediyor. Şiirinde olduğu gibi, öykülerinde de toplumcu çizgide yürüyor. Yılmaz Uçar, şiirlerinde, öykülerinde, yalın anlatımıyla ilgi çekiyor. Kolay anlaşılan şiirler ve öyküler yazıyor. Bu da halktan yana olduğunu kanıtlamaya yetiyor… HASAN AKARSU Yaba Edebiyat Dergisi Yeni Dönem/ Temmuz-Ağustos 2003, Sayı:23, Sayfa:56, Yıl:25
TUTARLI BİR KALEM, YÜREKLİ BİR YAZAR:YILMAZ UÇAR
Sanat kendi işlevini iki yoldan gerçekleştirir. Birincisi gerçekleri aydınlatarak okuru düşüncesiyle yönlendirmek, ikincisi ise onun duygularını harekete geçirmek. Şöyle açımlayabiliriz: Sanat düşündürme eylemiyle insanın usuna seslenir, sezgileri yoluyla da duygularını tetikler. Düşünen insan, duyan insan ayrımına karşı olduğum için sanatı oluşturan bu iki yönün kesin ayrımına karşıyım. Toplumsal alt-üst oluş dönemleri, duyarlılığın, tepki ve lirizmin doruğudur. Edebiyatta ve edebiyat siyasi anlamda baskılanmış bir halkın sesini duyurduğu kürsü olmalı. Küreselleşme, yabancılaştırma, sürüleştirme politikalarıyla talan ve yalnızlaştırma sürecindeki bir ülkede nesneleştirmeye çalışılan “insan”ın sesidir sanatçılar. Verimli düzlüklerin başak çocuklarıdır onlar, geleceğe sonsuz bir köprü kurarlar. 20 Ekim 1965 tarih ve İstanbul doğumlu bir yazar olan Yılmaz Uçar’ın İstanbul Düşü, Ağlayan Bebek, Umut, Artçı Sarsıntılar, Kanadı Kırık isimli eserleri var… Daha önce izlediğimiz öykülerinde, iyi bir gözlemci olarak tanıdığımız yazar Yılmaz Uçar’ın başat özelikleri, çelişkisiz, önyargısız bir bakış açısıyla birikimlerini iyi kullanarak olayları, olayların ardındaki gerçekleri incelemesi, işlemesi, akıcı bir dil, yürekli ve yürekli yaklaşımıdır… Duru ve akıcı bir dille yazdığı öykülerinde kültür şoku, ekonomik, siyasi ve sosyal baskıların narkozu altındaki metropol insanının duygularını, yaşam mücadelesini anlatmış, kültür dünyamızın anlamlı isimleriyle iz bırakacak anılarını yazmış. “Rıfat Ilgaz; ’24 saatini anlat. Sait Faik Abasıyanık’ı oku. Olaysız öykü yazıyor. Sait, çok cimri bir insandı. Sigara vermez, içki ısmarlamazdı. Sait, Leyla Erbil’in aşkından öldü. Perhizi bozdu, içti. Sirozu vardı. Leyla’yı sevmişti. Ölümünden üç veya dört ay öncesi buluşmaya beni de götürmüştü Sait’ dedi.” diye yazıyor Yılmaz Uçar, Garip Ozan adlı güncesinde. (Ağlayan Bebek, 24 Mayıs 1989 Çarşamba güncesinde, Sayfa:98) Ağlayan Bebek adlı öyküde ve diğerlerinde de gerçek kesitlerden seçip yaşamla bütünleştirdiği “cana yakın” kahramanlarıyla yabancılaşmaya karşı kalemiyle bir kavgaya durmuş. Sokaklarda coplanan, dövülen, tartaklanan insanları da anlatmış… Okuyan, araştıran, sorunları yordalayan ve muhalif yanı alabildiğine açık bir yazar Yılmaz Uçar. Yapıtlarının “prim” yapması için tekelciliğe, kültürel, ırksal tektipleştirme politikalarına sığınmak yerine, bunlara karşı çıkmayı, insanı uyarmayı ve yönlendirmeyi seçmiş. Tutarlı bir kalem, yürekli bir yazar. Zorlu bir yolculukta karşımıza çıkıveren ıssız bir çeşme gibi sesleniyor… “ Vardiya çıkışı işçi kızların bakışındayım. Çiğ tanelerine vuran gün ışığında, Akar bir çeşmenin sevinciyim. Sıcak steplerde, Onurlu ve kimsesiz, Kimbilir kaç yolcuyu yaşatacak…” RUHAN MAVRUK
CADDELERE YÜRÜYEN BİR YOLCU
Bulvarlar ve koca koca caddeler, bir kentin gerçek yüzünü yansıtmaz, yansıtamaz. Kentin gizi ve kimliği, sanat eserleri ile ara sokaklarında saklıdır. O nedenle ara sokakları ve sanat yapıtları gezilip tanınmamış bir kenti, gördüm demek bile olası değildir. Ara sokakları, nesnelerin kılcal damarlarına benzetirdim ben. Çünkü, o nesneleri ayakta tutan, omurgayı oluşturan bu sık dokudur. Canlıların işlevsel yaşamında birinci derece etmen olmalarına karşın, önemlerini aynı oranda duyumsatmazlar. Diyeceğim, yaşamın her alanında bir ölçüttür ara sokaklar. Örneğin; motorlu taşıt kullanmak, geniş alanlarda gerçekleştirildiği halde, direksiyon, perspektif ve işe bağlı ilişkiler konusunda yetkinleşmenin yeri ara sokaklardır. Bu nedenle, ara sokaklarda hakkıyla taşıt kullanabilen bir kişi, gönül rahatlığıyla büyük caddelerin trafiğine çıkartılır. Hiç kuşkusuz, yazın dünyasının da ara sokakları vardır. Aynı trafikte olduğu gibi, yazın adamının yetkinliğini de bu ara sokaklar sağlar. Çünkü bu sokaklar yazara laboratuar görevi yapar. İnsan ve insana ilişkin her şeyin üzerinde ayrıntılı olarak durmak, düşünmek, gerektiğinde düşünülenleri onarmak ya da yeniden üretmek burada olasıdır. Söylediklerimizi şöyle somutlaştırabiliriz: Örneğin, şiiri uğraş edinen bir şair, dünyasını burada kurar. Tanıdığı ya da tanımadığı ustasını burada seçer. Yaratılarının teknik ve estetik boyutları üzerindeki çalışmalarını burada gerçekleştirir. Özce demek gerekirse, yarattığı iskeleti, ete kemiğe büründürür. İçinde bıkıp usanmadan dolaştığı dar sokaklardan caddelere doğru yürümeye başladığı zaman, kendi sesine ulaşmış ya da o sese yakınlaşmıştır artık. Yılmaz Uçar, bu sokağa önce şiirle girmiş bir sanatçı. Ardından da öykü, günlük ve söyleşi gelmiş. Çalışmalarını da 1996 yılından başlayarak “İstanbul Düşü, Ağlayan Bebek, Umut” adlı kitaplarıyla somutlamış. Yılmaz Uçar’ın, uğraştığı tüm sanat dallarıyla ara sokaklara girmiş olması, ana caddeyle bütünlüklü ve kısa erimde buluşmak isteminin yanı sıra; onu, yaptığı işe tüm varlığını adamış bir yazar kimliğiyle de çıkartıyor karşımıza. Ama Yılmaz Uçar deyince, öncelikli olarak öyküleri geliyor aklımıza. Bir usta, “tanımadığım, bilmediğim şeyleri kulak dolgunluğuyla yazacağıma; içinde yaşadığım ve çok iyi tanıdığım şeyleri yazıyorum” diyor. Yılmaz Uçar’ın öyküleri de gündelik yaşamdan besleniyor ve gündelik yaşamın gerçeklerini yansıtıyor. Çoğunlukla toplumun ezilen, sömürülen insanlarını işlediği için öykü kahramanlarının hepsi tanıdık yüzler olarak boyveriyorlar karşımızda. Kullandığı arı dil ve açık, anlaşılır olan söylemi, öykülerinin rahatça okunmasını sağlıyor. Bu demektir ki, öyküde ara sokaklardan çıkıp caddeye doğru kıvrılmış Yılmaz Uçar. Ne diyelim? Her alanda yolu açık olsun… GÜNGÖR GENÇAY
BİR DUYARLILIK ÖYKÜCÜSÜ YILMAZ UÇAR’DAN İLK KİTAP:“İSTANBUL DÜŞÜ”
Adını ilk kez dergilerde görmüştüm Yılmaz Uçar’ın. Kiraz, Gerçek Sanat, Varlık ve Karşı Edebiyat dergilerinde. Daha sonraları röportajları (Rıfat Ilgaz’la çeşitli tarihlerde yapılmış söyleşiler, röportajlardı bunlar) yayımlandı. Duyarlılık olarak öykücülüğe yatkınlığı varken, şiir yazmakla uğraştığını da biliyordum. Öyküleri, günümüzün olaylarına ait, yaşanmışlık ürünü olan öykülerdi. Bunları kendi duyarlılığle, titizlikle, kendi koşullarına göre eleştirmen, yazar ve şairlerle görüşerek, ülkemizin önemli sayılan dergilerin yayın yönetmenleri ve yazı kadrolarıyla ilişkiler kurarak; tekrar tekrar gözden geçirip, yeni şeyler katarak işliyordu. Bütün bu çabanın ardından, Eylül 1996 tarihinde, 2B Yayıncılık tarafından, “İstanbul Düşü” adlı kitabı yayımlandı. Kitabının yayımlanış sürecini, Yılmaz Uçar’ın sabırsızlık ve heyecanlarını çok yakından görüyordum. Bir kitaba sahip olmak, yazan, üreten her yazar için onur demekti. Emeğinin, çabasının somutlaşması demekti. Uçar, yazdıklarını “İstanbul Düşü” adlı kitabıyla somutlaştırmış oldu. Kitabının arka kapağından yayınevi Yılmaz Uçar’ı şöyle tanıtıyor: “Edebiyatı, sanatı bir bilinç işçiliği olarak algılayan Yılmaz Uçar 1965 İstanbul doğumlu olup Türkiye Yazarlar Sendikası üyesidir. Öyküleri Varlık, Gerçek Sanat dergilerinde yayımlanmıştır.” “İstanbul Düşü” iki bölümlü bir kitap. Daha doğrusu, edebiyatın iki janr’ını (türünü) birleştiren bir yapıt. Birinci bölüm; toplam 10 “öykü”nün bulunduğu, yazarın gözlemlerine, bilincine, duyarlılığına dayanarak yazdığı öyküleri içeren bölümdür. Kitabın ikinci bölümünde ise, Uçar’ın 2 Mart 1984’ten 12 Aralık 1987 tarihine kadar tuttuğu ve “Garip Ozan (Günce)” adını verdiği günlüğü bulunuyor. İlginç bir denemeydi; bu tarz bir kitap yayımlama girişimi. Çünkü bizim alışık olmadığımız bir şekilde, öykü ve günlükler bir arada basılmışlardı. Yine de bu girişimin sonucunu yazın tarihinin değerlendirmesine, zamana bırakmak gerekli. Onun değerini, ya da değersizliğini elbetteki bu iki belirgin bileşen saptamalı… Öykülerinde, toplumcu-gerçekçi sanatla, bu anlayışa bağlı ürünler sergilemiş Yılmaz Uçar. İçerik, söylem, anlatılan şey biçimsel denemelerden, öykülerin şekilsel temellendirmelerinden öne çekilmiş görüntüsü veriyor. Bu da yazarın, yukarıda andığım sanat anlayışından kaynaklanıyor elbetteki. Yazar personajlarını (eser kahramanlarını), günlük-pratik hayatın içinden seçiyor ve onları, günümüzün insanları olarak yaşanan olaylarla bütünleştirip sergiliyor. Kitapta yer alan on öykü, bizim bildiğimiz konuları, her an her yerde karşılaşacağımız yaşantıları, Yılmaz Uçar’ın duyarlılığı ve diliyle, yumuşak bir sesle sergiliyor. “Beşyüz Lira” adlı öyküde, tanıdığı kahvecinin kendisine verdiği beşyüz lirayı sarhoş babasından saklayan, ancak babası ceplerini aradığında parayı hem kaptıran ve para sakladığı için dayak yiyen Boyacı Ali, bizim tanıdığımız bir tip. Varoşlarımızda bu tür olaylar bolca yaşanmaktadır. “Kalıp” adlı öykünün kahramanları, İbrahim ve Hüseyin’dir. İbrahim torna makinesinin kalıbını kırmıştır. Hüseyin’e “Ben gidiyorum arkadaş” diyerek, ustasının zılgıtını yememek için işten kaçar. “Torbacı” adlı öykünün iki genci, kahvelerde, birahanelerde sürtmektedir. Birahanenin ortağı olan garson, onların işsiz-güçsüzlüğünü bildiği için bedava içki-çerez taşır masalarına. Karşılığında torbacılık (esrar satıcılığı) yapmalarını istemektedir. “İstanbul Düşü” adlı öyküde ise, iki askerlik arkadaşının iş maceraları anlatılır acıklı bir dille. Yaşar memleketinden kalkmış İstanbul’a gelmiştir. Askerlik arkadaşı Ahmet, kendi çalıştığı inşaata götürür Yaşar’ı. Çalışırlarken iskele yıkılır ve Yaşar altta kalır. Kitaba adını veren bu öykü, ülkemizin birçok yerinden çıkıp gelen, İstanbul Düşü’yle yaralı birçok Yaşar’ın dramını da veriyor bize. Çakmkaçı”, “Tonton Mobil”, “Kaçak”, “Kapıcı”, “Radyomu İstiyorum”, “Borç Mektubu” adlı öykülerde de aynı şekilde yaşamın içinden süzülmüş olaylar var. Okurun ulaşması gereken, anlatılmaması, sırları verilmemesi gereken öyküler bunlar. “Garip Ozan (Günce)” bölümü ise, Yılmaz Uçar’ın kendi gizlerini, yaşadıklarını, acılı günlerini, sevinçli günlerini, yazarlığa ilk adımlarını atma ve yazarlarla, sanat insanlarıyla kurduğu ilişkilerin serüvenlerini sergilediği bölümünü öluşturuyor kitabın. Kimler yok ki: Rıfat Ilgaz, Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Asım Bezirci, Özdemir İnce, Talip Apaydın, Şükran Kurdakul, Tarık Dursun K., Doğan Hızlan, Hasan Cemal, Mehmet Müfit, Ali Cengizkan, İsa Çelik, Öner Yağcı, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Haydar ve bunlarla yapılmış konuşmalarda öne çıkan tanıklıklar… Yazımın başlarında da söylediğim gibi, Yılmaz Uçar duyarlı bir yazar. Hergün gelişme kaydetmek için araştıran, okuyan sabırla çalışan bir insan. Kitabındaki tek talihsizlik, yayınevinin özensiz, tashihlerle dolu olarak yapılmış dizgiler. Yine de bu durum bile gölgeleyememiş Uçar’ın yazdıklarını, tanıklıklarını…Yarına giden yolda, Yılmaz Uçar’dan daha zengin ürünler, daha özen gösterilmiş kitaplar da bekliyoruz. Bunun için sabır ve özenli olmaya devam demesi yeterli… YILMAZ ARSLAN Söylem Dergisi Ocak 1998 sayısı.
ŞİİR İŞÇİSİ
Merhaba Yılmaz Uçar, Kendinizi şiir işçiliğine adama eğilimi içinde olduğunuz izlenimini veriyor. Ve bu soylu uğraşa adanma bizi sevindiriyor. Gerçekçi açınız değerli, şiir sezginiz var, rahat bir deyişiniz de var. Bunlar kuşkusuz. Ama bir o kadar da bu zor ve soylu işin ustalarını okumanız, daha çok ve titiz çalışmanız gerekiyor… Gözlemleri gerçekçi oysa, içerik sağlam, açı toplumsal; yalnız bunları söyleme tarzı şiirsel değil. Şiir çok boyutlu, çok emek isteyen, görüş, gözlem, yaşam deneyi ve kültür birikimi isteyen bir uğraştır. Dirençli ve çalışkan olduğunuz ölçüde başarılı olacaksınız… Şiirsellik, çarpıcılık, doyuruculuk, inandırıcılık, bir sızı bırakması gerekir yürekte şiirin; duygulandırma, düşünce ile söz arasında sağlam bir denge kurma, anlatıyı gereksiz ayrıntılardan ayıklama, sözcük seçimi, imgesel söyleyiş, dil duyarlılığı, şiir dili, şiirce düşündürme, duyguyu depreştirme, şiirsel buluş, bir şeyden her şey olmak, gerçekçilik çizgisinde en güvenli adım atar hissettiğin alanda çalışmak, tutarlı ve ardıcıl olmak… İşte böyle değerli dostumuz Yılmaz Uçar. Gerçekçilik çizgisinde hep tutarlı olmaya çalışarak sürdürün şiir çabalarınızı. Yeni şiirlerinizi bekliyoruz… FAHRİ ERDİNÇ Kültür Sanat Edebiyat Edebiyat Postası Programı 1982
DİL BÜYÜCÜSÜ
İnsanoğlu tarih boyunca DİL’ den daha etkili bir silahı gerçekten de hâlâ bulamamış olsa gerek ki, emperyalist devletlerde 20. yüzyılın ikinci yarısında; başta Hindistan, Pakistan ve Seylan olmak üzere tam elli halka anadillerini terk edip sömürgeci dillerine resmi dil olarak almayı kabul etmeleri koşuluyla altın tepsiler içinde güya bağımsızlıklarını armağan etmişlerdir. Oysa anadili elinden alınmış bir halkın bağımsız olabilmesi mümkün müdür hiç?.. Dili etkili silah haline getiren, sözcüklerin içindeki gizli enerjileri açığa çıkarabilen tek disiplinde kuşkusuz edebiyattır. Edebiyat ve edebiyatçı, zaten bu nedenle bir anlamda büyücüdür insanlığın gözünde. Yılmaz Uçar’da, salt Rıfat Ilgaz’la ilgili “Hocayla Söyleşi” adlı şiirindeki başarısıyla bile, bence bu büyücülerin arasında sayılsa gerektir. Şairin ve şiirin sözcüklerin içindeki o gizli enerji nasıl açığa çıkardığının kıvılcımlarını bu şiirde de görmemek olanaksızdır. Yılmaz Uçar’ın bu büyücülüğünü sürdürerek kıvılcımlarını daha da çoğaltacağından eminim… DEMİRTAŞ CEYHUN
BİR UMUT YILMAZ UÇAR
Sevgili Yılmaz Uçar’ı 80’li yıllardan beri tanırım, yazdıklarını ilk okuyanlardanım. Varlık dergisinin ‘okul’ özelliği taşıdığı o yıllarda gençler sınıfının ustalara saygıda kusur etmeyen birkaç öğrencisinden biriydi o; bizler zamanla değişsek de o hâlâ öyledir. O yılları hatırladığımda, nedense sevinçle hüzün aynı makarada akar beynimin sinemasında. Bir Nuh Ömer Çetinay’ı, bir Mustafa Ziyalan’ı, bir İsmail Delihasan’ı, bir Cemile Çakır’ı, bir Mustafa Sercan’ı, bir Necla Işık’ı, bir Derya Altıntren’i, bir Tahsin Bakırtaş’ı hüznün sevinciyle anımsarım. Şimdi bu güzel insanlar acep nerdedirler? Yazı mı ağır basmış onlarda, hayat mı? Her birini anımsamakla bir yaş daha gençleşiyor muyum; yoksa anımsamak da bir yaşlanma biçimi mi? Nuh çıkıp gelse Maraşlı yüzüyle ney üflese! İsmail, evliliklerinin mutsuzluk balkonlarını anlatsa uzun uzun! Necla ve Cemile gitmelerdeki gidememeyi anlatsalar evcil sesleriyle! Hepimiz nevrotik rüyalarımızdan uyansak Mustafa Sercan’ın muayene nöbetlerinde! Tahsin ve Derya büyük şiir düşleri kursalar yine liseli sevinçlerle hiçbir şey olmamış gibi şiire ve yazıya yeni başlasak! Gencelmek isteği başlamak mıdır? İşte, bütün bu anımsamaların, gencelmelerin içindeki umut sarmaşığıdır Yılmaz Uçar! Dönüp baktığım yerde bir biçimde O’nu görürüm. 1996’da ‘İstanbul Düşü’ kitabıyla başlayan ve ‘Artçı Sarsıntılar’la 2002’ye uzanan öykücülük serüveninde her nedense beni hep kendine çekmiştir. Onun öykülerinde yer yer hayata ikinci bir anlam yükler insan. Öykü hatta ikinci dokunuş yapar onda! Orhan Kemal, Demirtaş Ceyhun, Cemil Kavukçu çizgisinde gider gibi kendi öyküsünü kurar. Sanırım Anton Çehov’la da bir yerden akraba! ‘İşsiz’, ‘İki Ekmek’, ‘İş İlânı’, ‘Yırtık Fatura’, ‘Canlı İskelet’, ‘Fiko’, ‘Tilki’ gibi öyküler bendeki Yılmaz Uçar’ı bu duyarlılıkla anlatan en güzel öykülerdir. Onun bir güzel tarafı da, bizde hâlâ en güzeli yazılamayan kısa öykü türünde inatla kanat hareketleri yapmasıdır. “Yüzü uzun anlamlar içeren kişilerin öyküsü kısadır” sözü de en güzel UÇAR’da anlam kazanır. Tıpkı öyküleri gibi! Bunda şiirle uğraşmasının da payı büyüktür tabii. Onu en iyi yine kendi şiirinde anabiliriz: ‘Oynama tabanca ile sen, Kötüdür yalancısı da, Tetiğe dokanırsa elin, Yaralarsın yüreğini kardeşinin. O küçücük ellerinde, Daima çiçek olmalı senin.’ Yılmaz Uçar… Anlayan için daima umut olacak! Öyküde, şiirde, gün tozlarında!... HÜSEYİN ALEMDAR Cumhuriyet Kitap Eki 14 Ağustos 2003 Perşembe Sayı:704, Sayfa:15
SANATÇI
Sanatın doğasında herkesçe paylaşılma güdüsü vardır. Sanat alanında ürün verenler, er geç sanat alıcısına ulaşmayı beklerler. Kendisi için ürün verdiğini söyleyenlere inanmamak gerekir. Yılmaz Uçar, yıllardır edebiyatın ‘çile’sini çekiyor. Daha iyi, daha güzel ürünler verebilmek için çaba harcıyor. Bu çabasına karşılık beklemiyor ama; o beklemese de, onca çaba karşılığı hak ediyor… Şöyle de denebilir: En azından, görmezlikten gelinmeyi hak etmiyor. Öykülerinin kişileri olan İstanbul’un ‘sıradan’ insanları gibi… ALPAY KABACALI
UMUT: UÇAR
Küçükparmakkapı Sokağı’ndaki Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi’nde tanıdım Yılmaz Uçar’ı… O günden beri de, parmağıyla işaret ettiği şiirlerini, öykülerini okumaktayım. ‘Artçı Sarsıntılar’ adlı kitabı öykülerle başlıyor, yazarın yaşamının bir bölümüne tanık olduğumuz günlüğüyle sona eriyor… Doğrusu ben, radyolarla bağlantı kurduğunu bilmiyordum Uçar’ın. Moskova ve Sofya radyolarının Türkçe yayınlarında şiirleri, öyküleri okunmuş… Kapatılan Budapeşte radyosuyla da bağını koparmamış. Yılmaz Uçar’ın yaşadığı gezegeni gezme, değişik kültürleri tanıma özlemi duygulandırdı beni. Pasaportu hazır Uçar’ın. 1999 yılının 12 Ağustos’unda süresini 5 yıl daha uzatmış pasaportunun. Ne var ki, kitapları kendi ülkesinin kütüphanelerine ‘Bütçe Olanaksızlıkları’ nedeniyle alınmamış, işten çıkartılmış, parasızlık yüzünden çok istediği spikerlik kursuna da gidememiş… Ama olsun, Yılmaz Uçar’ın pasaportu 2004 yılına kadar hazır, bekliyor!.. Sonra ne mi olur?.. Benim bildiğim Uçar’ın umudu tükenmez. Bir beş yıl daha!.. SUNAY AKIN
KANADI KIRIK
Sevgili Yılmaz Uçar, öykülerinde “kanadı kırıkları” yalın bir dille, duyarlıkla anlatıyor. Kendisinin hiçbir zaman kanadı kırık değil. Yaşama dört elle tutunuyor. Çevresini genişletmesini, dostlarını çoğaltmasını biliyor. Daha doğrusu bunları hak ediyor… Kanadı kırık olmadığı halde kanadı kırıkları anlatmak insani bir erdem. Yazara da yakışan bir duyarlık. Yılmaz Uçar’ın öykülerini bu duyguyla okudum, sevdim. Onun yaşama dört elle sarıldığını gördükçe, çok daha güzel yapıtlar ortaya koyacağına inanıyorum. Dikkat ettiniz mi, Yılmaz’ın adında da “uçmak” sözcüğü var. Kanadı kırıklar uçamaz. Ama Yılmaz Uçar yüksek uçuyor!.. MEHMET GÜLER 27.10.2007 Cumartesi
YILMAZ’IN YENİ KİTABI
Yılmaz Uçar aradı geçenlerde… Bir öykü kitabı daha çıkarmış, onu haber veriyordu, bir de nereye bırakayım diye soruyordu… Daha iki yıl önce bir sonbahar günü söz etmişim burada, bir önceki öykü kitabından. “Artçı Sarsıntılar”mış o. Bu ise “Kanadı Kırık”… (Yılmaz Uçar, Sone Yayınları, Kasım 2004, 120 sayfa, İstanbul.) Bu kitabında 12 öyküsü yer alıyor Yılmaz Uçar’ın; Sakar Değil, Gol, Mavi Bisiklet, Engelli, Ekstre, Bankkart, Kanadı Kırık, Mr. Spaak, Üçün Biri, İki Küçük Öykü Busesi ve Şemsiyeci. Bundan sonrası gene her kitabında olduğu gibi: “Günce”… “Garip Ozan IV” sayfa 47’den 96’ya kadar, kendince önemli gördüğü günlerin dökümünü veriyor gene Yılmaz Uçar… Yılmaz Uçar şu koca şehrin kalabalıkları içinde gözlemlediği , gözlemlerken içine dahil olduğu her malzemeyi öyküye sokuyor. Bankayla fırının köşesine yerleşmiş çakmakçının arabasında yazılı “Sakar Çakmakçı”yı siz olsanız şöyle bir okur geçersiniz. Oysa Yılmaz Uçar, çakmakçının adının Remzi olduğunu, aslında “Çakmakçı”nın başındaki sözcüğün “Sakar” değil köyünün adı “Şakar” olduğunu öğreniveriyor. Bunun gibi Sirkeci’de, Eminönü’nde, Şişli’de, Galatasaray’da, İstiklal Caddesi’nde yanından , yöresinden geçip gittiğiniz manzaraların fotoğraflarını çekiveriyor. Yılmaz Uçar gezgin bir “şipşakçı” gibi… Galatasaray Meydanı’nda savaş karşıtı bir gösteri, polisin coplaması ve göstericileri otobüse doldurmalarıyla son bulurken, bir kameramanla muhabirin görevleri bakın nasıl sonlanıyor: “Ayşe, ağacın dibinde bir kuş gördü. Yaklaştı. Dudakları acıyla gülümsedi. Kanadı kırık yaralı bir güvercindi bu. Kırmızı kanı gagasının ucunda öbeklenmiş, beyaz tüyleri ala bulanmıştı. El etti Akın’a. Kamerasının objektifi beyaz güvercini çekiyordu…” Kitaba adını veren “Kanadı Kırık” öyküsünden bir paragraf bu… Yılmaz Uçar’ın “Sakar Değil” ve “Kanadı Kırık”tan sonraki on öyküsünde de böylesi fotoğraf karelerini göreceksiniz. Öyküleri bitirdikten sonra güncelerini okurken Yılmaz Uçar’ın, bir şey dikkatimi çekti; onun uluslar arası bir öykücü ve şair olduğunu fark ettim. Şimdiye kadarki, bütün öykü ve şiir kitaplarını ABD, İngiltere, Almanya, Bulgaristan, Romanya, Rusya ve daha bir çok ülkenin Türkçe Yayın Servislerine ulaştırıyor. Ve o radyolardan okunuyor. Biraz da bizim ülkedeki ulusal verici istasyonlar fark etse şu Yılmaz Uçar kardeşi olmaz mı? EMİN KARACA Bizim Gazete, Unutmadan köşesi, 25 Aralık 2004 Cumartesi, Sayfa:8
YILMAZ UÇAR’IN İSTANBUL’DAN YENİ İNSAN MANZARALARI:“KANADI KIRIK”
Yılmaz Uçar, koşturur, çırpınır dergilerde, yayınevlerinde, kitapçılarda… Usanmadan öyküleri için insan manzaraları toplar belleğine… Öğrenme sevdalısıdır, merak duygusunu hiç eksiltmez içinden… Bunaltırcasına sorular sorar ama gülen gözleri ve sevecen bakışlarıyla topladıklarının ürünlerini dergilerde yayınlanmış gördükçe uçar mutluluktan. Tanığıyım bunların… Sonra, kitaplarının tanığıyım: “İstanbul Düşü” (1996) adıyla topladığı öyküleri (ve “Garip Ozan” güncesi) ile “Ben de varım.” dedi edebiyat dünyasına. “Ağlayan Bebek” (1999) ile sürdürdüğü öykü/günce serüvenine “Umut Şiirleri” (1999) ile şiirlerini kattı. “Artçı Sarsıntılar” (2002) ise ondaki kararlılığın ve inadın devam ettiğinin kanıtıydı. Ondaki kararlılık ve inat, yeni bir öykü kitabıyla “Kanadı Kırık”la gündeme geliyor şimdi. Yılmaz Uçar, on yeni öyküsünün yanı sıra “Garip Ozan” güncesinin 4. bölümüne de yer verdiği kitabının sonuna, kendisiyle ve yapıtlarıyla ilgili yazılanlardan bir seçme de koymuş. “Sakar Değil” adlı öyküsünde, günlük yaşam serüveni içinde sıradan insanların yaşam kesitlerini aktarıyor; çakmaklara gaz dolduran Remzi Usta’yla tanıştırıyor okuyucuyu. “Gol” öyküsünde çocuklara oyuncak yapan Hakkı Dede’yi tanıtıyor. Top oynayan çocukların koşuşturduğu İstanbul’un bir kenar mahallesinde yaşanan dalaşmaları ve kavgayı anlatıyor. “Mavi Bisiklet” öyküsünde, terliğiyle bisikletine binen Yavuz Bey’in, bir otomobilin alarm sistemi nedeniyle başına gelen olayı, komik-gülünç öğelerle betimliyor. “Engelli” öyküsünde bürokrasiye yöneliyor ve iş arayan bir engellinin İş Bulma Kurumu’nda karşılaştığı duyarsızlığı, genel olarak insanlarımızdaki duyarsızlıkla pekiştirerek aktarıyor. “Ekstre” öyküsünde bürokrasi ve duyarsızlık, bu kez de Bağ-Kur’da karşımıza çıkıyor. Bir otomobil çarpıyor Hamza Bey’e ve kimsenin umurunda olmuyor onun yaşadığı kaza. “Bankkart” öyküsünde kuyruklar, bankanın otomatik makinesinden maaş alma, bilgisayar sisteminin çökmesi gibi ülkemizde sürekli yaşanan ve kimi zaman televizyonda haberlere konu da olan bir olayı öykülüyor. Günlük işleri Halil Emmi’nin yüreği kaldırmaz ve yığılır kalır. “Kanadı Kırık” öyküsü kalabalıklarla ve savaşlarla ilgili bir öykü. İstiklal Caddesinde işsizlik ve savaş iç içe. Bunlar ve kalabalıklar olunca polis ve cop eksik olur mu hiç? “Mr. Spaak” öyküsünde, fatura ödeme sırası, belediye ve halk otobüsleri ve bunlara binip inen küçük insanların dünyasına uzanıyor. “Üçün Biri” öyküsünde, yine iş arama ve piyango biletine bağlanan umut işlenirken “İki Küçük Öykü Busesi” öyküsünde, şiir ve öykü yazmak isteyen anaokulu öğrencisi Buse’nin yazdırdığı bir öyküyü okuyoruz. “Şemsiyeci” adlı öyküsünde tutumsuzluğu, boşvermişliği yüzünden acıklı duruma düşen, Kâmuran’ın hüzünlü öyküsünü okuyoruz… Sokakların öykücüsü diyebiliriz Yılmaz Uçar’a… Sait Faik’in ve Orhan Kemal’in birleşerek İstanbul öyküleri yazması gibi algılanabilir onun öyküleri… İstanbul’un Sirkeci, Eminönü, Şişli, Galatasaray, Beyoğlu, İstiklal Caddesi… gibi kalabalık semtlerinden insan manzaraları fotoğrafı sunuyor Uçar; an değil birkaç anın fotoğrafları gibi… “İstanbul öykü kaynıyor” diyen Yılmaz Uçar, öyküleriyle bunu bir kez daha kanıtlıyor. “Garip Ozan IV” başlıklı güncesinde, 15 Mart 2001 – 31 Ocak 2004 arasındaki üç yıllık bir dönemde yaşadıklarından kesitler aktarıyor Yılmaz Uçar. Güne tanıklık ederken, ilişkide bulunduğu edebiyat insanları ve kurumlardan haberler uçuruyor. Posta Kutusuna gelen dergileri ve kitapları görünce nasıl sevindiğini okusanız, ona her gün kitap göndermek gereksinimi duyarsınız. Bir yaşamın düşleri ve izleri bunlar. Günlük olaylarla ilgili düşülen notlarla, imza günleriyle söyleşileriyle bir cümbüş yaşatıyor. Sözün kısası, daha önceki öykülerinde olduğu gibi, “Kanadı Kırık” İstanbul’un küçük insanlarının küçük gibi görünen, ama aslında büyük insanlığın sorunları olan günlük dertlerini, duyarlılıklarını, çelişkilerini anlatmaya devam ediyor Yılmaz Uçar. ÖNER YAĞCI
YILMAZ UÇAR’IN ÖYKÜLERİ Hakkında
Yaşamdan hareket eden sanat okurla bağını, canlılığı, insanın sanatta kendisini bulması, örtüşmesi nedeniyle kurar. Bir başka nokta da, sokağın dilinin sanatın dili içinde bulduğu estetik kıvraklık, okuru kendine çektiği gibi, iletisini de bir üst düzeyde aktarır. Sanatın yaratılma kaynağı bu nedenle hep yaşamdır, yaşamdaki ilişkiler örgüsüdür. Kaynağın içselleştirilmesi ve okumalarla beslenmesi, sanatsal yaratının hem kolayca anlaşılmasını, hem de estetik boyutunun soyutluğunu, anlaşılır bir somutluğa çevirir. Yani soyutlama, yeni bir somuttur yazarda ve okurda. Yılmaz Uçar’ın, “Umut” adlı şiir kitabının dışında, 1996 tarihli “İstanbul Düşü”; 1999 tarihli “Ağlayan Bebek”; 2002 tarihli “Artçı Sarsıntılar” ve 2004 tarihli “Kanadı Kırık” adlı dört öykü kitabı var. Yılmaz Uçar, girişkenliği, insan sıcaklığını taşıyan yapısı gereği, ilişkilerini çoğaltan ve sahip çıkan davranışıyla sanatsal beslenmesinin kaynaklarını da çoğaltmaktadır bana göre. Her öykü kitabının ikinci bölümünü oluşturan günlükleri, bu ilişkilerin haritasını çizmekte ve sözünü ettiğimiz sanatsal beslenmenin kaynaklarını da aktarmaktadır bizlere. Ürettiklerini daha yayınlanmadan ustalarına sunması, onların eleştiri ve önerilerini alması, ayrıca önemsenmelidir. Çünkü edebiyatımızda gittikçe kopan, usta-çırak ilişkisini Uçar, özveriyle sürdürmektedir. Kendisiyle yapılan söyleşilerde, toplumcu-gerçekçi edebiyat çizgisini sürdürdüğünü belirten yazarımız, ustaların kitaplarından onları izlediği kadar birebir görüşmeleriyle, geçmişin birikimini daha bir sağlamlaştırmaktadır. Kısa öyküler diyebiliriz Yılmaz Uçar’ın öykülerine. Bu öykülere, hergün, her saat yanıbaşınızda tanıklık edebilirsiniz. Sokakta rastladığınız herhangi birisi, Uçar’ın öykülerinde karşınıza çıkabilir. Sıradan yaşamların, bakıp geçtiğimiz yaşamların tanıklıklarıdır bu öyküler. Hiçbir öykü kurmaca değildir, yaşamın içindendir. Olay örgüleri sade, tipler yalındır. Burada şunu söylemekte de yarar vardır; tipler biraz daha detaylandırılırsa , öyküler daha bir zenginleşir. Olayın esas alınması yeterli olmamaktadır. Yine de öykülerini baştan sona doğru değerlendirirken, tipin detaylandırılması eyleminin de yer yer başarıldığını görmekteyiz. Uçar’ın, insanlarla olan ilişkisi onların her an bir öykünün kahramanı olacak düşüncesini taşımamakla birlikte, öykülerinde yaptığınız gezintide böyle bir düşünceye kapılıyorsunuz. Bu büfeci, bu yazar, bu şoför, bu tamirci vs. Gittikçe yaygınlaştırılan, kapalı oda öyküleri, birey bunalımları, Yılmaz Uçar’ın öykülerine uzak. Toplumsal kimliği hep önde tutan, sanatını toplumdan üretme anlayışı, öykülerin içselleştirilmesini kolaylaştırılıyor. Yaşamla olan birliktelik, öykünün oluşumunu da belirliyor zaten. Yaşadığını, yaşanılanı ve yaşanılacağı saptamak, öykünün kurgulanmasını kolaylaştırıyor doğallıkla. Bu noktayı içselleştirdiği için de, yaratma süreci toplumcu gerçekçi bir yatakta akıyor. Sanatın izini sürmek nasıl bir emek gerektiriyorsa, sanatın halka ulaşmasını sağlamak da öyle bir emek gerektiriyor. Yayın dünyasında ve dağıtımında oluşan tekelleşme, sürekli olumlu, iyi ürünlerin önünü keserken, buna karşı da bir mücadelenin doğması gerekmektedir. Uçar, bu noktada da eylemlidir. Yapıtlarını bir yerlere ulaştırmak için büyük gayret sarfetmektedir. Edebiyatımız için utanç verici bir eylemdir bu çabalar. Ne var ki, editörlerin iz sürmediği, eleştirmenlerin kendilerine sunulanın dışında kaldığı (istisnalar hariç) günümüzde, yapılacak başka türlü bir eylemide düşünemiyorum ve Yılmaz Uçar’a hak veriyorum. Toplumcu gerçekçi yazarlara dayatılan tüm bu olumsuzluklara rağmen, verilecek mücadelelerle ve sanatın gücüyle, yazarlarımızın hak ettikleri değerlere kavuşmaları çok uzak değil. Uçar, yazdıkları ve eylemliliğle örnek gösterilebilinir. Bu noktadan şöyle bir sonuca varmak gerekli diye düşünüyorum: Hem iyi ürün yaratacağız hem de insanlara ulaşması için çaba harcayacağız. Bireyin bunalımlarına, karanlıklara, olumsuzluklara hapsedilen sanatı buralardan kurtarmak gerekiyor. Öyküleriyle, tanıklığını ve aydın sanatçı olma sorumluluğunu taşıdığını vurgulayan Uçar, toplumsal yaşamın bireysel yaşama yönelik, yapıcı ve yaratıcı yanını hep göz önünde bulundurarak, karanlığı değil aydınlığı; olumsuzluğu değil olumluluğu görmemizi de sağlamaktadır. Bu tesbitin yadsınması anlamına gelmemekte, aksine olumsuzluğun olumluluğa dönüştürülmesini ateşlemek anlamındadır. Yaşamın değiştirilip dönüştürülmesinde sanatçıların işlevi yok mudur? İletisiz bir sanat nereye hizmet eder? Bir şiir, dört öykü kitabıyla, edebiyatımızda var olma kavgasını sürdüren Yılmaz Uçar’ın, safıyla ve ürünleriyle kalıcı olma mücadelesinden başarıyla çıkacağına inanıyorum. Yaşam, bu isteğimin gerçekleştiğini gösteren örneklerle dolu. Zaten iyi bir yaratıyı yok etmeye kimsenin gücü yetmiyor. Yüzyılları aşıp gelen yapıtlar bize bu gücü ve inancı vermeli diye düşünüyorum. Yaşamdan kopmadıkça insana dönük yüzümüz aydınlık olacaktır. Yılmaz Uçar’ın öyküleri de aydınlık insan yüzlerine çağırıyor okurlarını… www.yilmazucar.com Cağaloğlu, 08.01.2007 H.HÜSEYİN YALVAÇ NOTOS ÖYKÜ DERGİSİ HAZİRAN – TEMMUZ 2007, YIL:1, SAYI: 4, SAYFA:135,
KANADI KIRIK(İnsancıl Dergisi)
Yılmaz Uçar’ın öykülerinin bir bölümünü topladığı bir yapıt. Kitapta toplam 12 öykü var. Öykülerde anlatıcı-yazar-kahraman örtüşmesi var: Birkaç öyküyü saymazsak öykülerde kimi zaman birinci tekil kişi, kimileyin de üçüncü tekil kişi kullanılmış. Uzam hemen hemen bütün öykülerinde İstanbul’dur. ENGELLİLERİN DÜNYASI Yılmaz Uçar, Kanadı Kırık’ta engelli kişilerin yaşamına yer vermiş. Edebiyatımızda engelli kişiler genellikle görmezlikten gelinir. Uçar, gözlerini kapatmamış unuttuğumuz, onun deyişiyle ‘Allah’a şükür duygularımızın kabardığı’ kişilere karşı. Bu işi yaparken arabesk duygulardan da oldukça uzaklaşmış. Umutla bakmayı salık veriyor, yaşama küsmeyi çözüm olarak sunmadan, engellilere. Öteki öykülerinde olduğu gibi, engellileri anlattığı öyküler de umut yüklü. Çünkü o, ‘umuttu insanı ayakta tutan’ diyor, bir engellinin nasıl yaşam savaşı verdiğini anlattığı Engelli adlı öyküsünde. Yılmaz Uçar’ın engellilerle ilgili öykülerine edebiyatımızda az rastlayacağımız kanısındayım. KÜRESELLEŞME DAYATMASININ SONUÇLARI Yılmaz Uçar, öykülerinde Amerika’nın ülkemize de dayattığı küreselleşme dayatmasını resmettiğini görüyoruz. Küreselleşme dayatması insanlarımıza işsizlik getirdi. Uçar’ın öykülerinde, ABD’nin dünya ülkelerine dayattığı küreselleşme sonucunda işinden olan işsiz insanları birçok öyküsünde görüyoruz. Ülkemizde, yaşanan krizlerin özellikle emekçi kesimleri vurduğunu belirtiyor, Yılmaz Uçar. Ekonomik krizler zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapmaktadır. Bir kahramanın ağzından; “Kriz bizde.” dedi. “Krizi biz yaşıyoruz. Zengin yine zengin” sözlerini çıkartır. Bu da yazarın öykü bütünlüğü içinde görüşünü belirttiği kanısındayım. Yalnız işinden atılan emekçiler değil, küçük esnaf da sıkıntılıdır. Çünkü toplumdaki ilişkiler ağı, bir yerinden bozulmaya görsün ötekilerini de etkiler. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan alım gücü düşen işçi, işsiz ne satın alabilir ki? Bir işsiz karnını doyurmaktan başka ne düşünebilir? Yılmaz Uçar, öykülerinde küreselleşme karşıtlarından da söz eder. Onlara göre, insanca bir yaşam için küreselleşmeye karşı olunmalı, asıl önemlisi de emperyalizme karşı mücadele etmek gerekir. Kitaba adını veren “Kanadı Kırık” adlı öykü, küreselleşme karşıtlarını gösterilerinin polisçe nasıl güç kullanılarak dağıtıldığını anlatır. Yazar, bu öyküde kanadı kırık bir güvercinle göstericiler arasında bir benzerlik kurmuştur. “Ellerindeki sopalarla yürüyüşe geçen gençler, Amerika, Avrupa Birliği, Küreselleşme, savaş, sömürgecilik, işsizlik üstüne slogan atıyorlardı. Galatasaray Lisesi’nin önünde basın bildirisi okumaya başladılar. Slogan, ıslık, alkışlar eşliğinde protesto gösterisi yapılıyordu. Yaya ve taşıt trafiği duraksamış, insanlar korku dolu gözlerle izliyorlardı…” (s.33) EMEKLİLER Emekliler, onun öykü kahramanları arasında önemli bir yer tutar. Ömürlerini çalışmakla geçirip, hiç vergi kaçırmadıkları halde insan gibi yaşayamamaktadırlar. Çünkü aylıkları oldukça düşüktür ve maaşlarının artışı gülünç denecek kadar azdır. Üç kuruş emekli maaşı için banka önlerinde soğuk, sıcak demeden bekleyenler. Beklemekle kalmayıp ölenleri öykülerinde abartısızca verdiğini görüyoruz, Yılmaz Uçar’ın. “Halil Emmi’nin yüreği, sevince, ivmeye dayanamadı. Oturduğu koltukta başı göğsüne, siyah renkli emekli kimliği parmaklarının arasından soğuk betona düşüverdi.” (Bankkart, s.30) SAVAŞA HAYIR! Uçar’ın öykülerindeki önemli iletilerinden birisi de “savaşa hayır, barış hemen şimdi!” gibi bir savsözle söyleyecek olursak savaş karşılığıdır. Savaş demek açlık, işsizlik, yoksulluk, fiyat artışı demektir; en önemlisi de yazarın aynı adlı öyküsünde dediği gibi “insanlığın sonu” demektir. “Savaş istemiyoruz. Savaş insanlığın sonu demektir. Körfez savaşı sonrası Türkiye’nin sıkıntısını biliyoruz.” dedi İrina. (Kanadı Kırık, s.31) SONUÇ OLARAK Yılmaz Uçar, “Kanadı Kırık” adlı yapıtında toplumun geniş kesiminin sesi olmuştur. Yoksulluğun yazgı olmadığını, söylemekle birlikte krizlerle yoksulluğun gittikçe artmasını küreselleşmeye bağlamıştır. Bu da günümüz için doğru bir saptamadır… İkinci bölümü oluşturan çalışmasında ise, edebiyat dünyamızı okurlara yaklaştırmakla kalmayıp, yazarlarımızın yaşantı ve düşünüş biçimleriyle ilgili önemli ipuçları sunuyor bizlere… MUSTAFA ASLAN İnsancıl Dergisi, Şubat 2007 sayısı, Yıl:17, Sayı:198, Sayfa:39.
KANADI KIRIK
Ne zaman sokakta giderken bakımsız, dağınık, bitik birini görsem, yanına koşup sormak gelir içimden: “Sen neden bu haldesin? Başına neler geldi? Anlat bana.” Bugüne dek, ne onlar anlattı, ne de ben sorabildim. Geçen gün Yılmaz Uçar’ın ‘Kanadı Kırık’ adlı öykü, günce yapıtını okurken “Benim gibi bir arkadaşım daha varmış” diye düşündüm. ‘Sakar Değil’ adlı öyküsünde şöyle der anlatıcı: “ Kır saçlı, kır bıyıklı, kırmızı yüzlü çakmakçı, başını sallıyordu. Sağır olabilir mi diye düşündüm bir ara… Kanlı gözlerinden gözlerimi alamıyordum bir türlü. İnadına konuşturacağım… Öğreneceğim!” Bankayla fırının köşesine küçük arabasını yerleştirmiş olan Sakar çakmakçı başlangıçta direnir ama sonradan dili açılır. Seyrek, çürük dişleri arasından, tüm derdini döker, o denli içten anlatır ki; dinleyenin boğazına bir şeyler düğümlenir, yutkunamaz. ‘Gol’ adlı öyküsünde ise, bir PTT emeklisini anlatır Yılmaz Uçar. Gençliğinde her gün Sirkeci’de trenden inip Tophane’ye dek yürüyen, kar, yağmur veya sıcağa aldırmadan görevini yapan Hakkı Dede, borç nedeniyle felç geçirmiş, çenesi, ağzı yamulmuş bir yaşlıdır artık. Evinin önünde, tabure üzerinde, yetmişli yaşların özelliklerini taşıyarak, bir soru işareti gibi iki büklüm oturmaktadır. Sokakta, taşlardan kale yapmış, futbol oynayan çocukların vurduğu top, Hakkı Dede’nin başına çarpar, dede sarsılır, başını sağa sola sallar, elindeki çekici hırsla havaya kaldırır… ‘Mavi Bisiklet’te, Yavuz Bey, beyaz atleti, siyah şortuyla bisikletine biner. Kel başı, sokak lambasının altında pırıl pırıldır. Uyumayan çocuğuna süt almak için gecenin ikisinde sokağa çıkmıştır. Ayaklarında terlik olduğundan pedalları zor çevirmekte, giderek sinirlenmektedir. Tekel bayiinin önünden geçerken alarm çalar, terlikler ayağından çıkar, üst kattaki Hüseyin Dayı “İmdat dükkanı soyuyorlar!” diye bağırır, uzaktan polis otosu görünür… Kanuna göre, iş yerlerinde belli oranda engelli çalıştırma zorunluluğu vardır, buna karşın engelliler yine iş arar. ‘Engelli’ öyküsünde, koltuk değneklerine dayanarak doğrulan, kalktığında iki bacağı da belinden aşağı sallanan Recep’te, İş Kurumu’na aynı amaçla gelmiştir. Masanın arkasındaki görevli kız: “Size göre iş yok şu an” der. Recep sinirlenir, başına ağrılar girer, “yarım insanım, yarım” diye düşünür, içinden söver… Acaba Recep iş bulabilecek mi? ‘Ekstre’ adlı öyküde, Hamza Bey, Şişli Bağkur Genel Müdürlüğü’nden hesap özetlerini isteyecek, böylece bilgisayardan çıkacak olan listeden, Bağkur’a olan borçlarını veya alacaklarını öğrenecekti. İşlem bittiğinde gözlerine inanamadı, ağzı açık kaldı bir süre. Hamza Bey üç milyar lira borçlu görünüyordu Bağkur’a, oysa her ay düzenli olarak ödemişti primini. Sinir içinde, soluk soluğa koştu durdu masadan masaya. Her kata çıktı, her camlı bölmeden içeri daldı, her memura başvurdu. İş, dilekçeye kaldı. Şimdi Şişli’de yürüyordu, trafik trafik… Kırmızı mı yanmıştı? Yeşil mi sönmüştü? Hiç ayrımında değildi… Bankkart varken neden kuyruklarda sürünür bu zavallı emekliler? ‘Bankkart’ adlı öykü bu sorunun yanıtını verir. Kuyruk, tren vagonları gibi uzuyordu. Simitçiler, sucular orada. Saatlerdir ayakta bekleyen yaşlılar, düşen tansiyonlar, ağrıyan beller, dayanamayan dizler… Yüzü beyazlaşan, dudakları titreyen bir tabureye oturtuluyor. Halil Emmi bu sıkıntıya dayanabilecek mi? Yapıta adını veren ‘Kanadı Kırık’ adlı öyküde, Galatasaray Meydanı anlatılır. Her zamanki gibi kalabalıktır, gürültü, arada yükselen kahkahalar, çevre binbir renk içinde. Akın’la Ayşe, bir özel televizyon haber servisinden iki genç eleman, enerji dolular. Mikrofonlarını vatandaşın ağzına tutup soruyorlar: “Savaş mı, barış mı?” Sonra yanıtlar… Yanıtlar… Herkes içini döküyor, derdini anlatıyor. Fakat o ne? Polisler coplarını çekmiş, çığlık, sövgü, tekme, yumruk… Meydandaki güvercinlerin hepsi uçmuş, kaçmış, ama biri yerde uçamıyor. Evet evet… kanadı kırık. Diğer öykülerde, kara gözlü sevgilisiyle evlenebilmek için umudunu piyango biletine bağlamış bir kişi; bir zamanların hızlı delikanlısı, iki lokanta sahibi Kamuran Ağabey’in bir lokma ekmek parası için yağmur altında şemsiye satması; altı yaşındaki Buse’nin yaşına göre olağanüstü öyküler yazması vb. konular anlatılır. Yapıtın ikinci bölümü güncelere ayrılmıştır. ‘Garip Ozan IV (Günce)’ adlı bu bölüm, yazarın bir dörtlüğüyle başlar: KENDİM Beni isyan ettirme Orhan Veli, İsyan ettirme. Seni okudukça, Kendimi düşünüyorum. Günceleri okudukça anlarız ki; Yılmaz Uçar İstanbul’un her yerinde dolaşır ama ilgi alanı yazındır (edebiyattır). Onu, bazen Beyoğlu Postanesi’nde Bulgaristan Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi’ne öykü, şiir gönderirken, bazen de yayınevlerinin birinde Bedrettin Aykın, Emin Karaca, Sunay Akın, Hüseyin Alemdar, Öner Yağcı, H.Hüseyin Yalvaç gibi dost yazarlarla, şairlerle söyleşirken görebilirsiniz. Eğer radyonuzun düğmesini çevirirseniz, Öner Yağcı’nın ‘Kardelen’ adlı programında Yılmaz Uçar’ın ‘Davulcu’ öyküsünü de kendi sesinden dinleyebilirsiniz. Yazar kaleminin ucuyla, sözcüklerle, çevresinde yaşıyanların fotoğrafını çekmiş, öykülerini birkaç kareye sığdırmış, kişilerin acılarını, kıvançlarını, umutlarını, yapay süslemelerden uzak, açık yüreklilikle anlatmıştır. Böylece belgesel niteliği de taşıyan ‘Kanadı Kırık’ adlı yapıtını tüm okurlara önerir, Yılmaz Uçar’ı kutlarım. YILMAZ ÇONGAR Cumhuriyet Kitap Eki, 27 Ocak 2005 Sayı:780, Sayfa:18 – 19, Kısa kısa Kanadı Kırık, Yılmaz Uçar, Öykü-Günce, Sone Yayınları, İstanbul, 118 sayfa, Kasım 2004.
YILMAZ UÇAR
Yılmaz Uçar yüreği gözlerinde ışıldayan, alçakgönüllü bir yazın emekçisi! Öykülerini okurken bu samimi sadeliği çok sıcak bir şekilde hissediyorum. Hayatın çıplak gerçekliğini yüklediği tiplemeler geçer yanıbaşınızdan. Sıcak gülüşleri değer zamana. Yılmaz’ın o saygılı duruşu, zorlamalarla dolu koridorlara girmeden öykülerini sahici bir kıyıya çıkarır. Kısa ama, bendeki yansısı bu… AYDIN ÖZTÜRK 12.12.2007 Çarşamba
|