www.Yilmazucar.com Dergi Söyleşileri

 

 


BULGARİSTAN TÜRK ŞİİRİNİN DİKBAŞLI İNSANCIL ŞAİR’İ NACİ FERHADOV’LA “UMUT YARINA TUZAK” ŞİİR KİTABI, POLİTİKA ve SANAT ÜZERİNE SÖYLEŞİ:

1940 Bulgaristan Kırcali/Dyadovtsi doğumlu olan şair Naci Ferhadov Sofya Üniversitesi Oryantalizm Bölümü mezunu. Öğretmenlik, ‘Yeni Hayat’ dergisinde editörlük yaptı. Şu an Bulgaristan Radyosu Türkçe Yayın Servisi’nde ‘Kültür Sanat Edebiyat’ programını hazırlayıp sunuyor. Türkçe ve Bulgarca yazıp, çevirmenlik yapıyor… Dağlı ve Deniz(1966), Silk Yakandan Ölümü(1995), Ömrümün Dipnotu(2000) şiir kitaplarının yanı sıra ‘Umut Yarına Tuzak’(2007)isimli Türkçe yeni şiir kitabını yayımladı. Yaksana Lambayı Bacım(1977), Tehlikeli Diyalog(1980), Yaşayanlar İçer Suyu(1985), Böyle Yaşıyorum İşte(1987), Ergenlik Çağı(1990), Söze Başlamadan Önce(2002) isimli Bulgarca şiir kitapları var… ‘Umut Yarına Tuzak’ isimli yeni şiir kitabı Bursa Düşlem Yayınları’nca yayımlanmış… Balkan Dağlarının şiir kartalı, Bulgaristan Yazarlar Birliği’nin ilk Türk şair’i Naci Ferhadov’un “Umut Yarına Tuzak” şiir kitabını bir solukta okudum. Şiirini sevdim. Temiz, akıcı bir Türkçe ile yazdığı şiirlerini hiciv, ironi, yergi gitgide göndermeler yaparak taşlama temalarıyla süslemiş. Yer yer de halk deyişleriyle örülü, güçlü bir ses Ferhadov’un şiiri… “ Bilinmezden gelen sesi yakalamaktır şiir, Görünmezin renkleriyle mevsimleri boyamak.” diyor Usta Şair. 1 - ) Merhaba Naci Ferhadov. ‘Umut Yarına Tuzak’ isimli şiir kitabınızda birbirinden başarılı şiirleriniz var. Memlekette, Bursa’da yayımlamışsınız kitabınızı. Daha öncekiler Sofya’da çıkmıştı. İstanbul’dan sadece yolculuk için geçmişsiniz. Yaz mevsiminde Sizi beklerken kitabınız çıkageldi. Bu serüveni anlatır mısınız okuyucularımıza? Ben, kendimi bildim bileli bütün işlerim yarım yamalaktır aslında, o biçim dağınık bir adamım. Gene de, yapacağımız ya da yapmayacağımız işleri bir sıraya koymaya çalışalım, Yılmaz kardeş, hazır ol durumuna düşmeden elbette. Önce, gösterdiğiniz ilgi için candan yürekten (öyle derler bizim taraflarda, rahmetli annem de hep “candan yürekten” yapardı yapacağı işi) teşekkür ediyorum. Başka deyimiyle Merhaba’nıza benden de katıksız bir merhaba!.. “Umut Yarına Tuzak” isimli şiir kitabımdaki şiirler birbirinden üstün şiirler mi, orasını ben bilemem, bilsem de söyleyemem, benden sorulmaz bu iş. Bildiğim, beni unutmayan arkadaşlar var güzel Bursa’da, eksik olmasınlar. Son şiir kitabımın üç-dört yıldır çekmecelerimde toz mu kader mi topladığını öğrenmişlerdi çoktan neredense kimdense, ‘gönder şu dosyayı bi daha biz de görelim’ dediler. Gönderdim, gördüler. Bu bi daha görmek dedikleri yayımlamak anlamına da gelirmiş galiba. Bilmezdim, sevindirdiler beni. Emeği geçenlere sağlıklı günler diliyorum. Dahası, geçtiğimiz yılın kasım ayı başlarında çok mutlu üç gün yaşadım bu nedenle Bursa’da. Pek sık gelmiyor başıma böyle şeyler, vurgusunu vurmadan geçmiyeyim. İkide bir gözü kör olsun göçlerin, göçmenliklerin deyip dursam da, benim için önemlidir. Değişik isimlerle çocukluğumun bütünü, kocamayan kesiminden gençliğimin yarısı, benden çok önce gitmiş oralara anlaşılan, gördüm kendi gözlerimle bi daha, yüreğimle inandım. Daha ne isteyecektim Allah aşkına. Ötesi, bildiğimiz ya da bilmediğimiz şiir… Urumeli çocukları bir araya geldikte, soluyamazlar türküsüz, hasret dağları inletir. Bekleyişler diner yağmurlu bir bulutta, uzak bir yıldıza sarıverir yatağını. Sevgi de, uyku hazırlıkları unutulmuştur. Eh, söyledik türkülerimizi. Şiirini de yazarız elbette bir gün… 2 - ) İlk göze çarpan, 20 Aralık 2002 tarihinden sonra hergün yazdığınız şiirler 20 Mart 2003’e kadar sürüyor. Şiir çağlayanı gibi bir şey. Bu yoğunluğun kaynağı nedir Naci Bey? Yoğunluk denebilecek yönü yoktur bu işin, kaynağını aramak da gerekmez. Durumun öncelikle göze batacağını sezmiştim zaten. Bir önsöz yazıp açıklamak niyetindeydim. İlle ne var; görevi Bursalılar üstlenince karıştı pazar, gerçekleşenler listesine giremedi niyetim. Şöyle bir düşünsek: üç ay süren bir zaman parçasında Naci Ferhadov dedikleri o şaşkının her gün birer şiir yazdığını görenler ya da işitenler, kaçırmış keçileri zavallı diyecekler haklı olarak. Çünkü, her gün, hatta bazen her yıl bile şiir yazılmaz. Şiir çağlayanı gibi bir şey, diyorsunuz. Çağlayanları meydan konuşmacılarına bırakalım, kardeşim, şiir’in uğradığı yerlerde damla ya da damlacık’tan söz edebiliriz ancak. Şimdi açıklayalım: Bu kitabın içindekiler, beş, bilemedim on yıl süresinde yazılmış şiirlerdir. Uzun bir yolculuktur şiir çünkü, bütün işler gibi ciddi bir iştir. Candan iştir ama, o yönü çok önemli. Dahası, yaşadığımız sürece o kadar çok yandan işlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz ki, aklımıza esen ya da gözlerimizi çıkaran candan şeyleri şiir deyip tamamlamaya vaktimiz kalmıyor. Her şeyler dışında vakit de ister bu işler öyle değil mi? O zaman ne yapacağım ben, yürüdüğüm uzun yolların en kopacak yerlerini, hep cebimde taşıdığım bir deftere enserleyeceğim. Bir dudak gülüş, bir kaşık deniz, yırtık bir bulut, karın doyurmayan biçiminden bir yudum umut, izler, gizler, sözler, sözcükler… Ve günlerden bir gün oturup kıçımın üstüne karıştırmaya başlıyorum bu defterleri. Ve havasına girebildiklerimi yazıyorum üç ay süresince… Bıraktığım ipuçlarını yakalayamazsam aylar, yıllar sonra, kısmetiniz yokmuş şiir arkadaşlar diyorum, unutulmuşlar vadisine gönderiyorum onları. Ama uzattık kısayı, işte bu kadar!.. 3 - ) Bulgaristan Türk Şiiri üzerine görüşlerinizi öğrenebilir miyim? Bulgaristan Türk Şiiri konusunda üç-beş sözle bilgi verebilecek cesareti bulamıyorum içimde. Söyleyebileceklerim yürek acısı aslında. Şair, hangi dilde yazıyorsa o dilin şairidir, demişler. Doğrudur bence. Bulgaristan Türklerinin Türkçe yazanlarını ya da yazmaya çalışanlarını taa Yeni Hayat dergisinde editör olarak çalıştığım gençlik yıllarımdan, isimlerini gizleseler bile, el yazılarından tanırım ben ve yıllar içinde nefeskesenler çekmecesine bir şeyler bırakabildiğimizi hiç sanmıyorum. Mış’lı, miş’li zamanlarda konuşmak istemediğim için, yutkunup kalıyorum bu acı konularda. Şimdiki zamanımız bitmek üzere çünkü, gelecek zamanımız da “duman aldı mezarımın taşını”… Yazan kişi için çok önemli olan o edebiyat ortamlarını yaratacak bir gazetemiz, bir dergimiz bile yok. Türkiye’den gelip gazete, dergi çıkaranlar da Türkçeyi değil, Bulgarcayı öğretmeye çalışıyorlar Bulgaristan Türklerine nedense. Nedir niyetleri, anlamak kolay değil… 4 - ) Merhum şairler, yazarlar Fahri Erdinç, Osman Aziz, Ahmet Ali, Muharrem Tahsin, Kazım Memişev dostlarınız için neler söylemek istersiniz? Fahri Erdinç, Muharrem Tahsin, Kazım Memişev, Ahmet Tımış, Ahmet Ali, Osman Aziz… Hele de 2007 yılında tamamıyla hazırlıksız yakalandığımız yaprak dökümünü düşündükçe dilim tutuluyor, konuşamıyorum. Babam vardı şimdi yok. Dostlarımdan koparıldım, kardeşlerimi yitirdim her gidenle. Toprakları bol olsun!.. Osman Aziz de gitti bir durakta beklediği otobüse binemeden. Artık sıra bendedir. Vaktinde gitmek en iyisiydi elbette. Başaramadık, sürüneceğiz… 5 - ) Bulgaristan Türk edebiyatının şimdiki zamanla geçmiş dönem edebiyatı arasındaki farklarını açıklayabilir misiniz? Biraz önce söylemeye çalıştım. Birkaç kişilik şimdiki zamanımız kaldı, bitmek üzere. Farklı olan bu işte. Bulgaristan Türklerinin edebiyatı da olsun diye yıllar boyu canla başla çalışanların ezici çoğunluğu aramızda yok artık. Elinden geleni, hatta gelmeyeni esirgemedi onlar, hiç değilse biz’leri yetiştirdiler. Şimdi bizim arkamızdan gelenler yok denecek kadar az olduklarına göre, benim kuşağım yapabileceğini yapmış sayılmaz. Yapılmamış işlerin bir sürü yapılamama nedeni vardır, hep onları arayıp dikmeyelim soranların karşısına, şanımıza yakışmaz. En kolayı, “vermemiş Allah, ne yapsın Hayrullah!” deyip geçebiliriz, ama iş bitirmez böylesi bir yanaşım. Gene de, kim ne kadar şişinecekse şişinsin, şişinmekle hindinin kilosu artmaz. Herkeslerce bilinen, sadece masallarda uçacaktır yılanlar, gökyüzünü bırakalım çocuklara, kuşlara… 6 - ) Sosyalizmin çiçek çağı ile totaliter sistemin uygulamalarıyla da karşılaştınız. 1984 – 1985 yıllarındaki asimilasyon hareketinin amacı neydi Sizce Naci Bey? Sosyalist sisteme saygınlık biraz da bundan ötürü sarsılmış olabilir mi dünya kamuoyunda? Sosyalist sistem dünya kamuoyunda saygınlık kazanabilmiş miydi bilemiyorum. Kazandıysa çoktaaan sarsılmalıymış. Sosyalizmin çiçek çağı da berbat bir uygulamaydı Bulgaristan’da. Yaşadım o yılları, güllerini de kokladım, zehirini de içtim, o günlere dönmek istemiyorum şimdi. Korkuya dayalı bir denge tahtası oluşturulmuştu. Yaklaşık yarım yüzyıl oynadık üzerinde oyunumuzu. İyi niyetle gerçekleştirilen yararlı girişimler bile göstermelik şeylermiş aslında, biz biraz geç anladık. En kötüsü, insanın insan olarak hiçbir değeri yoktu yazılanlar konuşulanlar dışında. Yalan ağacının dalları çekemez olmuştu yükümüzü, elbet bir gün düşecektik. Düştük, çok şükür!.. Tek parti, tek devlet, benimle konuşurken kuzu kuzu susacaksın! Sordular ara sıra, söyledik bildiğimizi. “Haklısınız!” dediler. Hiçbir şeycik değişmedi… Asimilasyon hareketinin amacı belli de besbelli: tek parti’ye tek ulus!.. İşte buracıkta kendi kendini küçük düşürdü, gücendirdi adamlar. Neymiş be, Türk yatıyorsun akşam akşam yatağına, Bulgar uyanıyorsun sabah sabah. Türklüğünü unutmak ya da Bulgar oluvermek bir gecelik sorunsa, çek kuyruğunu ulusun da, ulusçuluğun da! Dünyada ünlü opera şarkıcımız Rayna Kabaivanska şöyle yanıtlamıştı sıkça sorulan bir soruyu: “Sesle konuşmak yasaktı bize, eh, ömür boyu susacak değildik ya. Şarkı söyledik biz de inadımıza, iyi şarkıcı olduk.” Ekleyecek söz bulamıyorum galiba, içimizden birkaçı iyi şairler olabilseydi yıllar içinde, gözlerim açık gitmezdi… 7 - ) Fahri Erdinç’in de ismi değiştirildi mi acaba? Anımsıyor musunuz? Siz Aleksey Brezin imzasıyla yazmışsınız değil mi? Nasıl anımsamam, Aleksey Brezin imzasıyla birkaç şiir kitabım yayımlandı o yıllarda. Bu işin can sıkıcı yönlerine ışık tutmaya çalışayım: Ne Aleksey Brezin Naci Ferhadov’tan daha iyi Bulgardı. Ne de Naci Ferhadov Aleksey Brezin’den daha büyük, daha eğilmez bir Türk’tü. Şimdi, iş işten geçtikten sonra, şöyle ezildik, böyle çiğnendik diye yaygara koparıp kahramanlık satanların aklına şaşıyorum. Bütün yaptıklarımızı zorla yaptırılmış şeyler olarak anlatıp durmamız, erkekçe bir davranış biçimi sayılamaz bana sorarsanız. İstesek, yapmazdık yaptıklarımızın hiç birisini. Vuramazsan, kendini vurdurabilirdin rahat rahat; vurucu çoktu o dönemde. Asamazsan, kendini asabilirdin rahat rahat ağacı bol ülkemizde. Başımıza gelenler unutulmayacak da kolay kolay, yarım yüzyılımızı da gerçekleri çarpıtarak bunları anlatmakla geçireceksek; yapmayın arkadaşlar kısır kalacak şiirimiz, zor kullanmadan silinecek izimiz!.. Türk vatandaşı olduğu için, Fahri Erdinç’in adını değiştirmediler; kesin olarak biliyorum bunu. Dahası, milliyetçiydi!.. Her şeyi göze almıştı. Türkiye’ye dönmek istiyordu, ömrü yetmedi. Şimdi söyleyeceklerimi, uzun yıllar Sofya Pres Ajansı’nda çalışan İsmail Cambazov’tan dinledim. Daha yaşarken ricada bulunmuş şair, “Cambazov,” demiş. “Sen Türkiye’ye sıkça gidip geliyorsun, yapabilirsin bu işi. Ben vasiyet ettim, öldükten sonra krematoryumda yakacaklar cesedimi. Sen, gidip bizim hanımdan alacaksın külümü. Götürüp Akhisar …… camisinin minaresinden vereceksin rüzgâra. Benim dönemediğim yerlere küllerim bari dönsün!..” Caminin adını aklına getiremedi İsmail Cambazov bu olayı bana anlatırken, ama yerine getirmiş isteğini şairin. Fahri Erdinç’in külünün yarısı Akhisar’a ulaşmış, öbür yarısını Almanya’ya götürmüş hanımı oğlunun yanına giderken… İşte böyle kardeşim, çığlık dediğimiz çılgınlığa götüren sevinçlerden, tıknefeslik getiren korkulardan, yakamızdan silkip atamadığımız acılardan doğar, çığlıkta ahenk aranmaz… 8 - ) Şimdiki zamanda emperyalist küreselleşme, AB, BOP üzerine görüşlerinizi alabilir miyim? Şimdiki zamanda emperyalist küreselleşme dediğiniz, bizim dünkü sosyalist yurtseverliğimiz gibi bir şey olmalı. Allah aşkına, kaç türlüsü olurmuş yurtseverliğin? Ya seversin, ya sevmezsin! AB de bir nevi küreselleşme değil mi zaten? Yetkililer kafa yorsun bu konularda. Benim bildiğim, dünya aklını yitirmiş gayet çoktan, başından geçenlerden ibret dersi almıyor oldum olası. Bize benziyor bu yönden ya da biz ona benziyoruz. Önemi yok, hep o kavşağa çıkar. Küreselleşmeye gidilecekse, korkarım bize sormazlar, önüne durabilecek güç var mı? Küreselleşmenin önüne durabilecek olan güç dünyamızı yörüngesinden çıkaracaksa, verin küreselleşelim diyorum… Gene de, hazırlıklı bulunmakta yarar var sanıyorum. Gelişimizi anladık, teker tekermiş. Gidişimiz cümbür cemaatsa, başımıza gelecekleri bilelim bari vakitçe. Söyleşimize neden olan şiir kitabının son şiiri 20 Mart 2003’te yazılmış. O gün sabaha karşı, Bulgaristan saatiyle dört otuz beş’te Bin Bir Gece Masalları’nı bombalamışlar Irak’ta. Ben de, kaç tanesinin sağ kalabileceğini bilmediğimi bildirmişim çocuklara. Bush yönetimi barış götürüyordu oralara sözde, anlata anlata bitiremiyorlar hâlâ. Peki, bugün yaklaşık beş yıl sonra, o yörede olup bitenlerin adına Barış mı diyelim? Ağlasan bi türlü, gülsen bi türlü… 9 - ) Bulgarca’dan Rusça’dan Türkçe’ye, Türkçe’den Rusça ve Bulgarca’ya hangi şair ve yazarları çevirdiniz Naci Bey? Çeviri çok özel, çok ciddi bir iştir. Bu konuda kendimi ciddiye almıyorum ben, hakkım yok. Sevdiklerimi çevirmedim ki ben. Dara düşen arkadaşlar, “Al çevir şunları” dediler. Çevirdim. Devir deseler devirecektim belki de. Örnekse, çok uğraştım ama bir Yesenin’i bir türlü çeviremedim, ne Bulgarca’ya, ne Türkçe’ye. Rusça’nın büyük şairi o derece Rus!.. Her dilden her şairi oturup çevirebilenler, belli bir paraya karşılık mezar kazıyorlar bence. 10 - ) 1979 yılından beri kısa ve orta dalgadan; hele son yıllarda internet üzerinden yayınızı dinlediğim Bulgaristan Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi’ni okurlarımıza tanıtır mısınız Kültür Sanat Edebiyat program yapımcısı ve sunucusu olarak? Bulgaristan Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi’ni okurlarınıza tanıtmak istemiyorum, çünküüü; düzeyimiz gerekenin çok ama çok altında. Yayınlarımız kötüleştikçe, yönetici çevrelerin sevinci kabarıyor. Hep böyle olmuştur bu yıllar içinde, anlamak da zor, anlatmak da zor. Ulusal Televizyondaki beş on dakikalık Türkçe haberlerin bile, kabadayı yurtseverlerce taşla, topaçla, baltayla, bıçakla karşılanması neyi gösteriyor sizce? Kültür Sanat Edebiyat programı yapımcısı ve sunucusu olarak, dergi kitap göndererek işimde bana yardımcı olan tüm Türkiye’li arkadaşlara candan yürekten teşekkür ediyorum… 11 - ) Yeni bir şiirinizi okurlarımızla paylaşabilir misiniz Naci Bey? N A T Ü R M O R T Pencerede ölü bir kuş, galiba sala okuyor. Sırtındakileri ölçmüşler biçmişler de, Çıkmış yeşil iplikten. Örümcek gibi bahar, Penceresiz yerlerine duvarın, Damızlık ormanlar dokuyor. Ortadaki masada bir kadeh, bomboş, İçindekileri içmişler içmişler de, Bitirememişler gelecek zamanda, Gelecek günlerini ressamın. Eline sağlık, üstad! Dünya şarap kokuyor. B E N D E N B U K A D A R C I K Uzun ömür çiçekleri yüksekte, alçaklarda acımasız yaprak dökümü. İstesem yapmazdım yaptıklarımı, sonuç: gözler dolu, eller boş. Düşsel bir kürtünde dinleniyorum şimdi, bilemezsiniz ne hoş. Kaçan kaçtı, göçen göçtü, ben taşıdım yükümü. Yokuşları tırmanırken nefesi daralanlar, Çağırsınlar adımı, söylesinler türkümü. Ocak / 2008 12 - ) Geleceğe dönük planlarınız, projeleriniz nelerdir? Benim bildiğim, bu yaşta yalan söylenmez, inanmazlar zaten. Sabaha çıkıp çıkmayacağını bilmeyen hasta geleceğe dönük projeler üretmez, yazar aklına geleni. Bir de Dadaloğlu’na soralım istersen: “Şu yalan dünyaya geldim geleli / Severim kır atı bir de güzeli…” Kır atım yok, hiçbir zaman olmadı. Güzellerin de gözünden düştük galiba, telefonlar çalmaz oluyor, kardeşim… 1962 doğumlu Türk şair Akgün Akova’nın “Sevdiğim Kadın Adları” başlıklı bir dizi şiiri var. Sıra Elif’e gelince şöyle demiş: “Bir aşk şarkısı söylüyordun ki / Birden sustun / Düşmemek için saçlarına tutundu dünya…” Şiirin saçlarına tutunuyor Naci Ferhadov, düşmemek için… YILMAZ UÇAR
İnsancıl Dergisi Eylül 2008, Yıl:18, Sayı:218, Sayfa:54-55-56-57.


BAHREM YILDIZ İLE “İSTİKLÂL YOLU” ÜSTÜNE SÖYLEŞİ :


Bahrem Yıldız; 7 Ocak 1947 yılında Kastamonu Daday İnciğez köyünde doğdu. İlkokulu Azdavay Merkez İlkokulunda, ortaokul ve liseyi Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesinde okudu. 1966 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesine girdi. 12 Mart 1971 Muhtırasında tutuklandı. Bahrem Yıldız halen Devlet Memuru olarak çalışmakta olup, İstanbul Defterdarlığında Muhasebe Denetmeni olarak görev yapmaktadır. Bahrem Yıldız’ın şiirleri; Eski, Berfin Bahar, Aykırı Sanat, Mavi Dergi, Bilim ve Sanat dergilerinde yayımlandı. Sevdalanmak, Namlular Çiçek Açmaz Zulmün Elinde, Üveyik Kanadı, Sonsuza Rüzgardı 68 (Öner Yağcı, H.Hüseyin Yalvaç, Ahmet Nergiz, Bahrem Yıldız birlikte) ve İstiklal Yolu isimli beş kitabı bulunmaktadır. Bahrem Yıldız’la, çaylarımızı içerek söyleşiyoruz. - Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı, Mehmet Akif Ersoy, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Kurtuluşla ilgili şiirlerinden sonra, İstiklal Yolu isimli şiir kitabınız başarılı bir destan. Kutlarım. Kastamonu özelinden yola çıkarak, İstiklal Yolu’nu yazmanızdaki ana öğe; savaşa tanık gazilerle olan diyaloglarınız, bu konuda okuduğunuz eserler, 68 kuşağının Bağımsız Türkiye sevdasından mıdır? - Ben İstiklal Yolu isimli Kurtuluş Savaşı dönemini Kastamonu özelinde şiirlerle anlatan kitabı yazarken elbette Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nı gözardı etmedim. Yazdığım kitap bir destandan ziyade konuyla ilgili şiirlerin toplandığı bir kitap niteliğindedir. Bu kitabın hazırlanmasındaki en önemli etkenlerden biri de Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ceyhun Atıf Kansu ve Atilla İlhan dışında, son dönemlerde Kurtuluş Savaşımızla ilgili şiirlerin yok denecek kadar az yazılmasıdır. Bir diğer etken Kurtuluş Savaşı döneminde Kastamonu’da verilen mücadelenin bir kitapta toplanmamış olmasıdır. Kitabın sonunda işaret edilen kaynakçadan da bu açıkça anlaşılmaktadır. Rıfat Ilgaz Usta Rahime Kaptan’dan bilgiler vermiştir. Hasan İzzettin Dinamo 8 ciltlik Kutsal İsyan’ında çeşitli bilgiler vermiştir. Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler adlı ulusal kurtuluş savaşımızı anlatan kitabında pasajlar halinde bilgiler vermiştir. Bunun yanı sıra sayın Süleyman Şenel, Prof. Dr. Halil Serdar Bıyıklı, Yard. Doç. Dr. Mustafa Eski, Erdoğan Alp, Hüsnü Acar’ın eserleri ile yerel basında çıkan haberler, köşe yazarlarının verdiği bilgilerden yararlanılması da bunun kanıtıdır. Kitapta bulunan şiirlerin altına, topladığım bu bilgileri dip not halinde vermemin nedenlerinden biri de, bu bilgilerin kısaca da olsa bir kitapta bir araya gelmesini sağlamaktır. Zira televizyon kolaycılığı hastalığına yakalandığımız bu dönemde, okuma özürlü olmamızın da sonucudur. Kitaba koyduğum bu dip notlarla bilgileri kısacada olsa bir araya getirerek sunma isteğimdendir. Bu kitabın yazılmasındaki etkenlerden biri de, hiç işgal görmemesine rağmen Galiçya’dan Yemen’e, Kafkasya’dan Girit’e kadarki bir coğrafyada sayısız şehit vermiş gazilerle dolu bir toprağın insanı olmam ve dedelerimizden, ninelerimizden öğrendiklerimizin tarihe bir not olarak düşürülmesini sağlamak isteğidir. Bir Kurtuluş Savaşı gazisinin torunu olmamın onur ve gururu da ayrı bir etkendir. - Kastamonu Açıksöz Gazetesinin savaş yıllarındaki antiemperyalist tavrıyla; günümüzdeki Kastamonu basını arasındaki farkları açıklayabilir misiniz? - Kastamonu’da yayınlanan gazeteleri tam olarak bilmiyorum. Zira yirmibeş yıla yakın fiili bir ayrılığım var. Sadece Kastamonu Gazetesi’ni okuma imkanını elde edebildim. Ancak inanıyorum ki, Kastamonu’nun yerel basını kökleri Açık Söz’e dayanan , antiemperyalist tarzın dışında değildir. Bunu rahatlıkla söylememin nedeni de, Kastamonu halkının hangi siyasi görüşte olursa olsun, antiemperyalist duruşundan vazgeçmemesidir. Özellikle küreselleşme, globalleşme, Avrupa Birliği gibi emperyalizmin son herzelerine yüz vermemiş olmasıdır. O zaman böyle bir halka hizmet veren, yerel basının da bu görüşün dışında olması düşünülemez görüşündeyim. - Ulusal Kurtuluş Savaşındaki direniş hareketiyle, ülkemizin şu an karşılaştığı İkinci Sevr Dayatması arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz? 68 Kuşağı bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz? - Ulusal Kurtuluş Savaşındaki direniş Anadolu’ya kabul ettirilmek istenen esaret halkasının reddidir. Sevr bu halkanın dayatmasıdır. Ancak, Lozan’da bu halkanın reddidir ve kanla yazılmıştır. Anadolu’nun jeopolitik durumu nedeniyle bu topraklar asırlardır sömürgecilerin hedefi olmuştur. Ancak, Türklerin Anadolu’ya gelişlerinden sonra hevesleri hep kursaklarında kalmıştır. Avrupa Birliği adı verilen son emperyalist sistem de, Sevr’in aynısı maddeleri dayatma yoluna giderek, bu ülkeyi parçalamak hevesindedir. Ancak bu hevesinin de kursağında kalacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü bu dayatmalara karşı Anadolu’da antiemperyalist, ulusal tavır yükselmekte, Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık ilkesi temelinde yeni bir Kuvayi Milliye hareketi başlamaktadır. 68 Kuşağı olarak bizler her zaman antiemperyalist, emekten yana, ülke bütünlüğünden yana tavrımızı koymuşuzdur. Bu durumumuzdan da vazgeçip, emperyalist programların yanında yer alacağımız düşünülemez. Zaten bu sorunuz ile ilgili cevapları bir önceki sorunuza verdiğim cevaplarla yanıtlamış oldum. - Küreselleşme ve AB hakkında neler düşünüyorsunuz? - Küreselleşme ve Avrupa Birliği gibi programlar dünyada yükselen ulusalcı devrimci hareketin gücünü kırmak için kotarılmış emperyalist sistemin son sığınaklarıdır. Bu sistem er geç çökecektir. Bu isimler birer perdedir. Perde açıldığında veya yırtıldığında bunların iğrenç yüzü görülecektir. Vietnam’da, Irak’ta, Lübnan’da bir çok Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde bariz örneklerini görmekteyiz. Yani temelinde ulus devlet kavramının tarihe gömmek arzusu vardır. Amaç modern sömürü sistemiyle kendilerinden başka ulus devlet bırakmayarak geri bırakılmış ülkeleri sömürgeleştirmenin son çırpınışlarıdır. Bu amaçlarına ulaşmak için tüketime dayalı programlarla görece ekonomik büyümeleri dayatmaktan tutunda, dinsel ve etnik farklılıklara varıncaya dek tüm argümanlarını kullanmaktadırlar. Başaramadıkları anda doğrudan müdahale yoluna başvurmaktadırlar. En yakın örneği, Irak ve Lübnan olaylarıdır. - TÜYAP Kitap Fuarı üstüne görüşlerinizi öğrenebilir miyim? - Kitap Fuarları elbette çok sağlıklı bir etkinlik. Okuyucuların eserlerini okudukları yazarlarla bir araya gelmesini sağlayan imza günleri, kitap fuarlarında daha da bir anlam kazanıyor. Okumayı sevenlerin, sevgisini yoğunlaştırdığı bir yana okumaya uzak insanların da okumaya yönelmesinin sağlamaktadır. - Yeni bir şiirinizi okurlarımızla paylaşır mısınız? - Dosta Mektup isimli son şiirimi Size sunacağım. DOSTA MEKTUP Çocuktuk masum, Sevmelerimiz bile bir hoştu, Sevdalarımız zorlu. Ne sevdalara kürek çektik Kürek çeken ne sevdalar karşıladık yürekli, Bir köprü kurup, Geçti üzerimizden çileler. Yıllar, Yollar açtı bedenimizde, Dereler çağladı işkence tezgahlarında, Ilgazlar gibi kuytuluklarda. Ve, Namuslu kalabildiysek, Bu çürümüşlükte. Dik girip türküye, Dik söyleyebiliyorsak hala. Göze alabiliyorsak, Öne düşürmektense, Yere düşürmeyi başımızı. Ve, Koyabiliyorsak toprağa cesedimizi. Koydurtmaktansa kalıba, Dedirtebiliyorsak, Adımıza yurtsever. Beh diyebiliyorsak ölüme, Disiplini doğru alışımızdandır. Sevdaya yürekle bakışımızdandır. Soysuzluğa karşı duruşumuzdandır. BAHREM YILDIZ Sirkeci – 10 Kasım 2006 - Geleceğe dönük edebi planlarınız, projeleriniz nelerdir? - Yazmak üretmek, yazmak üretmek; elim kalem, aklım bilgi tutana kadar üretmek… - Teşekkür ederim Bahrem Yıldız. Dostça kalın, hoşça kalın…   /Yılmaz Uçar İnsancıl  Dergisi Mayıs 2008 Yıl:18 Sayı:214 Sayfa:55-56 



ŞİİRİMİZİN YALVAÇ’I, DİRENÇLİ AYDINLIKÇI ŞAİR’İ H.HÜSEYİN YALVAÇ İLE ŞİİR, YAYINCILIK VE POLİTİKA ÜZERİNE SÖYLEŞİ :


19 Kasım 1951 Yalıkavak/Bodrum doğumlu olan şairimiz Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler bölümünü bitirdi. Kars, Sinop/Gerze ve Çankırı/Kurşunlu Liselerinde Biyoloji-Jeoloji öğretmeni olarak çalıştı. Daha sonra özel şirketlerde muhasebecilik, eski kitapçılık yapıp, işçilikten emekli oldu. İlk şiiri 1964 yılında İzmir Yeniasır Gazetesinde yayımlandı. Şiir, öykü ve denemeleri çeşitli gazete ve dergilerde ( Cumhuriyet, Yeniasır, Demokrat İzmir, Evrensel, Aydınlık, Papirüs, Gerçek Sanat, Damar, Evrensel Kültür, Çağdaş Türk Dili, Berfin Bahar, Yaba, Öğretmen Dünyası vs. vs. ) yayımlandı. Basılı 22 kitabı var. ( Goca Goca Daşlar, Merhaba Yaşamak, Umudun Şafağı, Sevdadan Yana Yaşamak, Erek Torna Atölyesi, 770 Gün Türküleri, Adı Barış, ‘Amerika Katil Katil’, Şair ve Şiir, Arpaçay’da Beyaz Üşür, Sevda ki Hüznü Kalır Bana, Sonsuza Rüzgârdı 68, Kahrolsun Emperyalizm ve İşbirlikçileri vs. vs..) İstanbul’un güneşli bir gününde, Babıali’deki Sone Yayınevinde çaylarımızı içiyoruz. Dost insan, dürüst insan, toplumcu gerçekçi şair H.Hüseyin Yalvaç ile söyleşiyoruz. - Bir gününüz nasıl geçiyor? Bize anlatır mısınız? - Sabahın erken saatlerinden başlayıp gecenin geç saatlerine kadar süren ekmek kavgası, okumak ve yazmak olarak özetleyebilirim bir günümü. Yaşamımı düzeltmenlik, editörlük ve yazı yazarak kazanmaya çalışıyorum. Bu koşuşturmanın içinde de günde bir kitap okumak gibi bir alışkanlığıda sürdürüyorum. - Biyoloji öğretmenliği, muhasebecilik, yayıncılık müthiş dirençli bir aydınsınız. Yaşam mı Sizi dirençli kılan. Yaşamın akıcılığı mı; yoksa politik bakışınız mı Sizi enerjik kılıyor Sayın Yalvaç? - Yaşamda ayakta kalabilmek ve insani değerleri savunabilmek için dirençli olmak zorunda insan. Bu eylem biçimi salt bana özgü değil. Aslında herkesin normalde yapması gerekendir dirençli olmak. Emperyalizmin dünyayı sömürmek için gerçekleştirdiği saldırılara ve ülkemize dönük emellerine de yanıt verebilmek için dirençli olması gerekiyor insanın, şairin ve aydının. Sanatsal yaratı da bu direnmenin eylemsel boyutundan biridir. - Şiirimizin sorunları üstüne neler düşünüyorsunuz? Emperyalizm dünyamızı kanser hücreleri gibi sarmışken aydınsal tepki, edebiyat sanatsal direnç neden silik Sizce? - Şiirimizin sorunlarını toplumun sorunlarından ayrı düşünmedim hiç. Sanatın yaratılış aşamasındaki amaç oluşunu, yaratı sonrası araç olmasına çevirerek üretmeye çalışıyorum. Toplumcu-Gerçekçi sanatın sürdürücüsü bir çizgideyim. Emperyalist saldırılara, bir önceki soruda verdiğim yanıtta da olduğu gibi, sanatsal yaratılarımla direnmeye çalışıyor, insanları bu mücadeleye çağırıyorum. “Amerika Katil Katil” , “Kahrolsun Emperyalizm ve İşbirlikçileri”, “Adı Barış” ve “Sonsuza Rüzgârdı 68” adlı kitaplarımı bu konuda örnek gösterebilirim. Şöhretin ve paranın peşinde koşan edebiyatçının direnç göstermesini beklemeyiz, seçimi belli. - Yayıncılık için neler söyleyebilirsiniz? Kültür Bakanlığı’nın işlevi ne olmalıydı yeni yayınevlerine jest olarak? - Kendi yayınevimden hareketle söylersem; bizler şairi, yazarıyla birlikte bir şeyler kotarmaya çalışıyoruz. Yayınevleri tamamen ticari bir kuruma dönüşmüş durumda. Birçok dağıtımın kendi yayınevleri var ve bu büyük yayınevleri kendi yayınlarını dağıtmakla yetiniyor. Dağıtımın tekelleşmesi, adıolmayan (!) şair ve yazarların binbir zorlukla yayımladıkları kitapları dağıtmayacak elbette. Bir kitabın ortalama baskı sayısını bin kabul edelim, bu kitabı salt İstanbul içine dağıtsanız tükenir, derya deniz Anadolu’yu bırakın. Kitap tanıtım dergilerinin sergiledikleri görüntü ortada. Tanıtımı bu koşullarda nasıl gerçekleştireceksiniz? Kültür Bakanlığı’nın kitap alım politikası ortada. Yapılacak şey, tüm olaylara politik bakmaktan geçiyor. Çünkü karşı taraf politik bakıyor. Bu nedenle iyi bir örgütlenme ve dayanışma gerekiyor. Dostlarımızın kitaplarını, koşulları zorlayarak tanıtmamız, alınıp okunmasını sağlamamız bir eylem biçimi olarak söylenebilinir. Yayınlamak için kooperatif kurulabilinir, temsilciler kanalıyla dağıtımı yapılabilinir. Burada şunu da belirtelim, iyi ürün vermek, ilk yapmamız gereken eylemdir. Bir noktaya daha değinmek istiyorum: Yayınevlerinin editör kadroları yeterli çalışmıyor bana göre. Yayınlanan birçok kitabın sergilediği noksanlıklar bunun göstergesi. Ayrıca gençlerin izi sürülmüyor, ellerinden tutulup tanıtılmıyor. Ama aynı yayınevleri, hiç adını sanını duymadığımız (edebiyatın mutfağında görmediğimiz) birilerini bir anda yayınlayıp, reklam olanaklarıyla piyasaya sürüyorlar ve günü gelince de çöplüğe bırakıyorlar. Yani politik olarak sanatsız bir sanat ortamı inşa ediliyor. - Televizyon, internet kitap okuma alışkanlığını mı etkiliyor? Teknolojik yenilikler mi bizleri etkileyen unsurlar acaba? - Televizyonun, internetin okumayı etkilediği kesin ama okumamanın nedeni değil. Bu olaya da politik bakmak gerekir. Gençliği, insanlığı depolitize ederek, siyaset dışına taşırsanız ülke sorunlarından, toplumsal sorunlardan uzak tutarsanız, kendine yabancılaşırsanız ve de onlara olumlu şeyler verecek şair ve yazarları devre dışı bırakırsanız olacağı budur. Kendi dilini bozan, bacak arası edebiyatını yazdıklarının göbeğine oturtanları yazar diye ortalığa sürüp, kitaplarını maliyetinin altında fiyatlarla ortaya dökerseniz; gittikçe yoksullaşan insanın yapacağı nedir? Önce ekmek derdine düşen bu insan, kitap alacaksa da bu tür kitaplara yönelecektir. O kitaplarda da, ha bire sevişenleri okuyacak, ya bunlar hiç çalışmazlar mı, parayı nerden bulup harcarlar, diye düşünerek, yabancılaşmalarını ve kapkaç düzeninin çarkına parça olmayı istemeden de olsa kabulleneceklerdir. Emeksiz kazanılan paraya doğru yönelim, bu gençleri de insanlıklarından uzaklaştıracaktır ister istemez. Gittikçe artan işsizlik ve diplomalı cahillik, önümüze bu tablodan başka bir şey çıkaramazdı zaten. Teknolojik gelişmeler elbette önemlidir insanlık adına ama eşitlikçi bir kullanıma sokulabilinirse. Azınlığın hizmetindeki teknolojinin, çoğunluğa ne gibi bir yararı olabilir ki? Günümüzde televizyon kanallarının ve internet sitelerinin durumu ortada. Yayın politikaları nedeniyle zararı yararını çok çok aşan teknolojik değil mi bunlar? Böyle bir eylemlilik, iyi kitabı ve okumayı kovar. - TÜYAP Kitap Fuarı, televizyon, internet, küreselleşme, AB, BOP üstüne görüşleriniz nelerdir? Karşı duruş edebiyat örgütleri olarak nasıl alternatif politikalar üretebiliriz? - Sözünü ettiğiniz tüm bu kurum ve kuruluşların amacına, hizmet ettiği kesime bakmak onların anlaşılmasını sağlar. Tüyap Kitap Fuarı, bir kültür zenginliği; televizyon, internet iletisine ve kullanana bağlı olarak yararlı yada zararlı; küreselleşme emperyalist bir siyaset; AB, ABD emperyalizmine karşı kurulan ama onunla iç içe Hıristiyan kılıklı bir emperyalizm; BOP, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu ve Asya’yı hedefleyen sinsi politikasının bir projesi. Karşı duruş, en başta anti emperyalist olmakla başlar ve bu noktadan örgütlenerek eylemini yaşama geçirir. Sanatçının muhalif olması, olumlu işlere de karşı olması demek değildir. Muhalif sözcüğünün, yaratı sırasında ‘açılım derinliği’ anlamında genel kullanımı geçerlidir. Yoksa, değindiğim gibi olumlu şeylerde muhalifim demek çok akıllıca bir davranış olmaz. Böyle bir söylemin son noktası, sanatın, sanatçının hiçliğini doğurur ve aynı zamanda kurulu düzene, insanlığı yok etmeğe çalışan düzene hizmete kadar götürür. İktidarlar, yaptığımız bu eyleme, aldığımız bu karara yazar örgütleri ne der, sorusunu sormağa başladığında, örgütler, işlevsel duruma geçmiş demektir. - Dostluğumuza, samimiyetimize sığınarak, özür dileyerek soruyorum: “Ne olacak bu memleketin hali?” Ülkemiz 50 yıldan beri debelendiği bu bataklıktan nasıl kurtulacak Sayın Yalvaç Hocam? - “Ne olacak bu memleketin hali?” biraz ironik olsa da sorulması gereken bir soru. Mutlaka iyi olacak, bundan zerrece kuşkum yok, olamazda. Bu çarpık kapitalizm ve emperyalizm ömrünün son günlerini yaşıyor. Evrimini tamamlayacak ve insanlar bu çürümüş sistemin çözüm olmadığını, insana aykırı bir sistem olduğunu anlıyacaklardır. Bizlerin görevi bu anlamayı hızlandırmaktır. Ülkemizin bulunduğu konum, inanıyorum ki insanlığında iyi bir düzene geçişinin ateşleyicisi olacaktır. Yeterki bizler, yazdıklarımızla, söylediklerimizle halkımızı bilinçlendirelim ve yaşadıkları düzenin bir çıkmaz olduğunu bir an önce onlara anımsatalım, yani evrimi hızlandıralım. Emperyalizmin ve işbirlikçilerin çabalarının tam tersini biz düşünsek, işte o zaman onlar sormaya başlayacak, “ne olacak bizim halimiz?” diye. - Yeni yazdığınız bir şiirinizi okurlarımıza sunar mısınız? - BEKLE Bekle gün dönümlerinin ışık kırılmalarını, İçin içini yemesin anıların bilinen sarhoşluğunda. Zaman hangi nehrin sularına söz geçirebildi ki, Gelir elbet bekle. Bekle camlar hapsetsin akşam güneşinin kaçışını, Balıkçılar bırakıp gitsin köprü muhabbetini. Son otobüse de yetişme bekle, Gelir elbet. Ne kaldı ki affın çıkmasına, Şunun şurasında. Cağaloğlu , 19 Aralık 2006. - Geleceğe dönük planlarınız nelerdir? - Okumak ve yazmak. Ömrümün sonuna kadar bu çizgide kalarak üretmek ve ürettiklerimi kitaplaştırmak. Basılma aşamasında 40’a yakın dosyam bulunuyor. Ekonomik gücüm, olanaklarım elverdikçe bunları yayınlayacağım ve bu arada da üretmeye devam edeceğim. - Çok teşekkür ederim H.Hüseyin Yalvaç. Dirençli, bilinçli, aydınlık, dürüst yüreğinizden, beyninizden bizlere ışık sundunuz. Aydınlattınız. Birkez daha teşekkürler. Hoşçakalın. Dostçakalın… - Emeğin için sağol. Cağaloğlu, 08.01.2007 YILMAZ UÇAR BERFİN BAHAR DERGİSİ MAYIS 2007, YIL:13, SAYI:111, SAYFA:64-65



AYDIN ILGAZ İLE RIFAT ILGAZ VE HABABAM SINIFI AYDIN ILGAZ İLE RIFAT ILGAZ VE HABABAM SINIFI ÜZERİNE SÖYLEŞİ YILMAZ UÇAR

“ Hepimizin sınıfıdır o… Öğretmeniyle ve öğrencisiyle… Kara tahtası, tebeşir kokusu, haytaların gürültüsü, kağıt hışırtısı, sıra gıcırtısı, yazılısı, sözlüsü, kopyası, karnesi, yoklaması ve bütünlemesiyle okul hayatının acı ve tatlı anıları… Türkiye’nin gerçeği içinde orta eğitim hayatını mizah edebiyatında klasikleştiren bir eserdir Hababam Sınıfı. Köy gerçeği, Anadolu gerçeği, İstanbul gerçeği diye yürüyen edebiyatımız, görüyor ki bir de Hababam Sınıfı gerçeği var. Ve Türk toplum hayatının çok önemli bir kesitidir o …” diye tanımlıyor İlhan Selçuk Cumhuriyet Gazetesi 24.5.1965 tarihli köşe yazısında Hababam Sınıfı’nı… Herkesin defalarca seyrettiği halde bıkmadığı bir filmdir Hababam Sınıfı… İlk kez 25 Temmuz 1956 yılında, İlhan Selçuk’un sahibi olduğu Dolmuş mizah dergisinde yayımlanışının üzerinden tam 50 yıl geçmiş. Rıfat Ilgaz’ın bu değerli yapıtı defalarca filme çekilmiş, kitabı milyonlarca satmış… Rıfat Ilgaz’ın yaşamında ‘Sınıf’ sözcüğünün ayrı bir yeri var. Önce ‘Sınıf’ta öğrenciydi. Sonra öğretmen oldu. Daha sonra ‘Sınıf’ adlı şiir kitabını yazdı. Tutuklandı, öğretmenlikten atıldı. Hababam Sınıfı’yla bütün ülkenin öğretmeni oldu… Geçtiğimiz yıl Aydın Ilgaz, Hababam Sınıfı’nın yazılış serüvenini “Sınıf’ın Efsanesi” adıyla kitaplaştırdı. Aydın Ilgaz’la, Rıfat Ilgaz ve Hababam Sınıfı üzerine söyleştik. —Sayın Aydın Ilgaz ne acıdır ki, Rıfat Ilgaz Hababam Sınıfı’nın ilk baskısına adını koyamamış; ‘Stepne’ adını kullanmış. Buna neden gerek duymuş? —Ustalara Saygı gecesinde İlhan Selçuk şöyle diyordu: “Aydın Ilgaz, Dolmuş dergisine geldiğinde çekingen ve ürkek bakışlarıyla etrafı kolaçan ediyordu. Babasının o günlerdeki durumundan o da gergindi…” Elbette öyleydi. Dolmuş dergisi kâğıdını Seka’dan alabilmek için önce İçişleri Bakanlığı’ndan izin alınıyordu. İçişleri Bakanı, İlhan Selçuk’a sormuş: “Taraflı mı?” diye. İlhan Selçuk: “Tarafsız” demiş. “Az tarafsız mı, çok tarafsız mı?” diye sormuş yine İlhan Selçuk’a 1955 – 1956 yıllarında… 56 yılından 9 yıl önce Markopaşa’yı Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Aziz Nesin birlikte çıkardılar. 1948’de Sabahattin Ali öldürülüyor. Rıfat Ilgaz 8 yıl sonra, Dolmuş’ta yazı yazacak. Tabii ki Rıfat Ilgaz, Dolmuş mizah dergisinde yazı yazması adı ile soyadı ile olamaz. Mutlaka ona bir takma isim bulmak lâzım. Derginin adı Dolmuş. Bu Dolmuş’un parçaları olacak tabii ki. Birinci vites, İkinci vites, korna gibi. Yazarları da takma isimli. Bu takma isimleri kullanıyorlar. Rıfat Ilgaz, yedek lastik anlamına gelen ‘Stepne’yi kullanıyor. Öyle ya, sakıncalı… Dergi, kâğıt bile alamaz yoksa… - “Sınıf’ın Efsanesi” kitabınızda okuduğum bölümlerde yüreğimi yaralayan bazı bilgiler oldu. Ak Kitabevi sahibi İhsan Manavoğlu, Hababam Sınıfı sayesinde işhanları, evler, otomobiller kazanmış ve bavul dolusu parayla gelerek Hoca’ma ortaklık teklif etmiş. Sizin sayenizde Hababam Sınıfı korsanların elinden kurtuluyor. O günleri anlatır mısınız? - Bir yazısında Rıfat Ilgaz dedi ki: “Yine ben şükrediyorum ki, Ak kitabevi benim kitabımı bastı. Benim arkadaşlarım, yayınevi sahipleri bu kitabımı korkularından basamamışlardı.” Yayınevinin böyle bir yazarın kitabını basması onlar için Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaktı. Ak Kitabevi zaten bu tür kitaplardan basmadığı için kazaya geldi diyebilirlerdi. Eh bundan da 11 kere telif almak için mahkemelere düştü. Her mahkemede aynı gerekçe kullanılıyordu: “Satmıyor ki…” 1983 yılında yayıncılığa başlayınca, kitabı istedim. Bana eliyle işaret yaparak: “nah bu kitabı alabilirsin. Ben bu kitap sayesinde han, hamam sahibi oldum.” dedi. Ama telif hakları yasasının işlemediği yıllardı o yıllar. Belki Rıfat Ilgaz, telif hakkını ona vermişti ama tüm haklarını vermediği için, telif hakkındaki bir maddesini kullanarak ‘eserin bütünlüğüne halel getirmek’ suçundan dava açtık. Yani en ufak bir hata, eserin aslının dışında yazım hatası varsa eser, eser olmaktan çıkıyordu. Davayı öyle kazandım. Ve Hababam Sınıfı’nı kurtardık… - Hababam Sınıfı romanının ana teması; eğitim sistemimizin yetersizliğinin vurgulanması. Ezberciliğe, kopyacılığa, sahte sevgi, saygıya dayanan gösterişçiliğin, yapmacıklığın hicvi, ironisi… Askerliğinizi yedeksubay öğretmen olarak yaptınız. Amerika’da öğrenci iken, öğretmenlik yaptığınız Amerikan Çocuk Kulübü ve okullarındaki eğitim sistemlerini, bizim eğitim sistemimizle karşılaştırabilir misiniz? - Amerika’da burs kazandığım zaman yaz aylarında Türkiye’ye dönmüyordum. Bir nevi adı Çocuk Esirgeme Kurumuna benziyorsa da; Kızılderili törelerini ve yaşamını işleyen bir kamp hayatını her yaz yaşadım. Çocuk Kulübünde, yazın 3,5 ay kampta program direktörlüğü yaptım. Son senelerde o başarılı kamptaki öğrencileri Amerika, Kanada, Meksika’ya götürdüm. Otobüsün şoförlüğünü de ben yapıyordum. Geceleri Milli Parkta kalıyor, kamp ateşi yakıyor, ormanda karnımızı doyuruyorduk. Gündüzleri o yörelerin tarihi, turistik yerlerini geziyor ve kulübün bize sağladığı ücretsiz biletlerle basket maçlarına, film setlerine gezmeye gidiyorduk... Varoşlarda yaşayan çocuklarla, gençleri korumak amacıyla kurulmuştu. İşte 7 senelik süreç içinde göçmen Çinli, Polonyalı, Portorikolu ailelerin çocuklarını Kızılderili ve zenci çocuklarını tanıdım. Bunlar fakir sınıfın çocuklarıydı. Amerikan yoksulluğunu yaşayan çocuklardı. Onların yaşam öykülerini dinledim. Aileleriyle tanıştım. Benim için dünya halklarını bu kadar yakından inceleme şansı doğmuştu. Ezilen sınıfın, ülkenin ekonomik durumu ne olursa olsun, hiç de değişmediğini gördüm. Türkiye’ye döndüğümde özellikle askerlik görevimi yedek subay öğretmen olarak yapmak istedim. Hatay Samandağ ilçesinin Sutaşı köyünde, Asi nehrinin Akdeniz’e döküldüğü bölgede 2 sene öğretmenlik yaptım. Huduttaki kaçakçılığı pamuk tarlalarında çalışan çocukları, 7 yaşında başında doğuştan kalma düşen deri parçaları (‘konak’) , hâlâ yıkanamayan çocukları gördüm. Bu dünyanın en modern ülkelerinden biri olan Amerikan öğretim sistemiyle, Sutaşı’ndaki öğretimin çok da farklı olmadığını gördüm. Yoksulluk her yerde aynı yoksulluktu. Yani Samandağ Sutaşı köyünde olup bitenler pek de farklı değildi. Bu madalyonun diğer tarafı. Bir tarafı ABD, bir tarafı Samandağ hiç de bize söylendiği gibi “önü arkası arasında fark vardır” sözü gerçek değildi. Ayvaz kasap hep bir hesaptı… - ABD’de “ımdb” adlı internet sitesinde 2005 yılında yapılan oylamada komedi dalında dünya üçüncüsü seçilmesi Hababam Sınıfı ve Rıfat Ilgaz’severleri mutlu kıldı. Çin’de, Japonya’da tiyatrosu oynandı. Siz neler hissettiniz bu sevindirici haberleri duyunca? - TRT’den aradılar. Bu sevindirici haberi Reurters’den Anadolu Ajansına geçen haber olarak yansıttılar. Dünya üçüncüsü olduğunu onlardan duydum. Elbette bu haber Türkiye’de hemen sulandırıldı. “Canım 3 – 5 kişinin verdiği oyla tesadüfen Hababam Sınıfı üçüncü olmuş…” Elbetteki o oylar 3 – 5 kişinin değildi. Dünyada kaç kişi bu konuda oy atıyorsa onların içinden üçüncü olmuştu. Eh bu da bir teselli… Kim ne derse desin su katılmamış bir başarı. Ama falanca yazarın Almanya’da bir yayınevinin kendisine plaket verdiğini, kitabının ilgi duyduğunu haber yapanlar, bu haberi daha görkemli, daha büyük sayfalarda yansıttılar. O kitap, o yayınevinde en çok satabilir. Ben de yayınevi sahibiyim. Bütün dünyayı bu bilgi ne kadar ilgilendirir… Rıfat Ilgaz’ın Kıbrıs’ta geçirdiği kaza sonrasında, hiçte hoş olmayan şeyler getirildi gündeme… —1986 yılında Rıfat Ilgaz’ın Kıbrıs’taki imza günü gayet görkemli geçmişti. Ve bu görkemli imza gününü Malatya’daki imza günüyle özdeşleştirdi. Ve şöyle dedi: “Kıbrıs’taki imza günüm Malatya’daki gibi geçti.” Kıbrıslı bir gazeteci bunu şöyle yazmıştı: ‘Kıbrıs devletini Malatya şehriyle karşılaştırıyor.’ Küçümsüyor yani. Yorum yaparak kötü niyetini yansıtıyor, haber yapıyor. Överken Malatya şehriyle Kıbrıs’ı karşılaştırıyor gazeteci. O kadar kalabalık geçti ki imza günü, kapılar camlar kırılmıştı yoğunluktan. Daha sonraki günlerde 75. yaşında Harbiye’deki toplantıda Ali Sirmen, bu imza gününü övünçle anlatmıştı. İmza gününün yoğunluğundan kalabalığından, camların kırıldığından söz etmişti… Kıbrıs’taki trafik kazasından sonra Rıfat Ilgaz Lefkoşa’da hastanede yattı 45 gün. Kaza sonrası uçaktan inen aydın dostlar(!) havaalanında bekleyen bizlere trafik kazasını küçümseyerek, “sığınma için bir fırsat bildi. Kıbrıs’ta kaldı” dediler. Sözde, Rıfat Ilgaz yurtdışına kaçmak için Kıbrıs hükümetinin davetlisi olarak giderek ilk kez alabildiği pasaportundan yararlanarak yurtdışına kaçmış. Sözde oraya sığınmış. O kadar olay büyüdü ki, Kıbrıs’ın yetkilileri, devlet görevlileri hastanede Rıfat Ilgaz’ı ziyareti sırasında konuyu buraya getirip, “hastanede yatmanıza lüzum yok, Sizi Seramis Otelinde yatıralım niyetiniz bu ise…” dediler. Sözün kısası bu kazaya. ayağının sakat olduğuna kimse inanmadı... Ama 1993 yılında tabutunu örtmeye çalışırken, hâlâ ayağı kapağın kapanmasına mani oluyordu. Bir nebze beni de inandırdıkları için kendimden utandım… Acısını bize belli etmemişti… - Sivas Katliamından sonra, Rıfat Ilgaz Hocamızın yüreği dayanamadı bu soysuzluğa. Sevginin, saygının, içtenliğin, insanlığın, dostluğun, umutların örselendiği dünyaya küstü, gitti maalesef. Sivas Katliamı sonrası, Rıfat Hoca’mızın son günlerinden sözeder misiniz? - Babam Salı günü öldü. Pazar günü kendisine sordum. Ne düşünüyor diye. “Firavunlar Mısır’da tabletleri kırdılar. Alman Orduları Avrupa’da İkinci Dünya Savaşında bütün kütüphaneleri yaktılar. Dünya tarihinde insanlığa, aydınlara, bilim adamlarını bir araya kapatıp üstlerine benzin dökülmedi…” Ölümünden bir gün evvel pazartesi günü Cumhuriyet’te şöyle diyordu: “Ölümle yaşamın hiçbir anlamı kalmadı. Her şey yalama oldu.” Evet, bugün cıvatalar artık diş tutmuyor. Ne kadar da güzel söylemiş: “Her şey yalama oldu…” - Rıfat Ilgaz’ın şiirlerinden oluşan Yaşadıkça (CD), Hababam Sınıfı 50. Yıl Belgeseli (VCD), Edebiyatımızda Mizah (DVD) ve Hababam Sınıfı (50.yıl özel baskı) yayımladınız. Hababam Sınıfı Merhaba, Askerde, Üçbuçuk isimli filmler serisine, yenileri eklenerek sürecek mi? Yeni projeleriniz var mı? Sarı Yazma, Karadeniz’in Kıyıcığında, Yıldız Karayel gibi romanları da senaryolaştırılıp filme çekilirse en az Hababam Sınıfı ve Karartma Geceleri kadar başarılı olur ve ödüller alır. Siz neler düşünüyorsunuz? - Bütün bu dediklerinize katılıyorum. Hababam Sınıfı yeni filmleri geçmişteki bir anlaşmanın devamıydı. Sanki bizler arsamızı bina yapılsın diye bir mimara verdik. Projesine baktık. İmzayı attık. Ama gel gör ki, hepimizin gördüğü gibi bina ortada. Bunları sanat adına, kültür adına yaptıklarını söyleyenler projenin dışına çıkmışlar. Eh sinemada bir sanat olduğuna göre, bu edebiyat eserini katledenler sinema adına da bir ayıp etmişlerdir. Şimdi gerek Rıfat Ilgaz’ı yansıtan bir filmle bu ayıbın düzeltilmesi bize kaldı. Sarı Yazma romanını Yusuf Kurçenli film yapmayı düşünüyor. Karadeniz’in Kıyıcığında, Yıldız Karayel’de TRT’de proje olarak başladı. Nedense doğru dürüst gösterilmeden başında vazgeçti. Her yılda bu projeyi gerçekleştireceğini geçmişin genel müdürleri “prestij” eser deyip o yılki programlarında hep andılar. Ne hikmetse ayrılan bütçenin paraları başka eserlere kaydı. “Başarılı olur ve ödül alır.” diyorsunuz. Öyle olacağına biz de inanıyoruz ama kazın ayağı öyle değil… - Hababam Sınıfı 50. Yıl Etkinlikleri kapsamında neler yapıldı? Örneğin; Almanya’nın Köln kentindeki kutlama için neler söyleyeceksiniz? Özetleyebilir misiniz? - Hababam Sınıfı 50. Yılı için gerçekten ülkemizde ve yurtdışında halkımız birçok etkinlikler düzenleyerek bizleri onurlandırdı. En son Kadıköy’deki Liselerarası Rıfat Ilgaz mektup yarışması oldu. Almanya’nın Köln şehrinde Creativum Sanat Merkezi 3 gün süren bir etkinlik düzenledi. Yurttaşlarımızın ve Alman halkının katılımıyla gerçekleşen bu olumlu etkinlikte hele Melih Kibar’ın Hababam Sınıfı müziğini çalan orkestra çeşitli ülkelerden Almanya’ya gelmiş üniversite öğrencilerinden oluşuyordu. Fransız, Hintli ve Alman üniversite öğrencileriyle birlikte Türk ve İngilizler de vardı… Nisan ayında ise İzmir Namık Kemal Lisesi ve Kuşadası Derici Mustafa Gürbüz Anadolu Lisesi’nde Rıfat Ilgaz etkinlikleri düzenlendi. Rıfat Ilgaz Çocuk Edebiyatı “Roman” yarışması sonuçlandı. Seçici kurulumuz Küçük Tay adlı dosyasıyla Hamdullah Köseoğlu’nu birinciliğe değer gördü. - Cide’deki doğduğu evin Kültür Merkezine dönüşümü ve tanıtım amacıyla yapılan Festival çalışmaları için neler söylemek istersiniz? - 11 senedir süregelen bu etkinlik artık uluslararası anlam kazandı. Bu yılda doğduğu ev, Cide Belediyesi tarafından restore edilip 7 Temmuz’daki Festivalde açılacak. İçinde kitapları, kullandığı giysileri, çalışma masası ve özel eşyaları da olacak. - Geleceğe dönük projeleriniz, edebi planlarınız nelerdir? Şu anda hazırlığı devam eden bir çalışmanız olduğunu duydum. Bilgi verir misiniz?.. — Arşivleri yavaş yavaş kitap ve CD olarak topluma sunulmakta. 2011 yılında 100. doğum günü için şimdiden hazırlıklara başladık. 1940’ların karanlığından günümüze anılarımı yazıyorum. Kitabımın adı: “Kuzguncuklu Bir Çocuk” olacak… YILMAZ UÇAR Berfin Bahar Dergisi, Ağustos 2007 Yıl:13, Sayı:114, Sayfa:44-45-46.



ÖNER YAĞCI İLE SÖYLEŞİ


Yılmaz Uçar: Çalışkan bir yazarsınız Öner Yağcı. Nâzım Hikmet Aydınlığı, Aziz Nesin Aydınlığı, Şükran Kurdakul, Aydınlığın Ustaları, Aydınlıklar Önümüzde gibi kitaplarınızla değerlerimizi anımsatıyorsunuz. Umut İnsanda, Aydınlığın Ustaları, Sivas’ı Unutmak, Yine de İyimser, Aydınlıklar Önümüzde, Savaş ve Edebiyat, Nazi Kampları, Emperyalizm ve Yurtseverlik, Küreselleşme Sürecinde Edebiyatımız gibi kitaplarınızla çağımıza ve toplumumuza tanıklık ediyor, aydının uyarı görevini yerine getiriyorsunuz. Kardelen, Turnalar, Gökyüzüne Akan Irmak, Yediveren, Kaptan adlı beş romanınızın yanı sıra, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Hayyam, Nasreddin Hoca, Ezop, Yaşama Yön Veren Sözler adlı kitaplarınızın da yeni basımları yapıldı. İlk sorum çalışkanlığınızla ilgili olacak. Niçin? Öner Yağcı: Yazarlıktan önce öğretmendim. Öğretmenliğe hazırlayan öğretmenlerimiz çalışkan olmamızın zorunluluğunu öğretmişlerdi bize. Çünkü ülkemizin gelişmesinde, gerikalmışlıktan kurtarılmasında öğretmenlere büyük görevler düşüyordu ve öğretmen çalışkan olmalıydı. Kitap okumanın yaşamı doğru algılamada önemli bir işlevinin olduğu bilinç ve duyarlılığıyla sürdürdüğüm öğretmenliğin öğretici, eğitimci ve aydın kimliği gerektirmesi de bir gerçeklikti. Okuma birikiminin ve çalışkanlığın özgürleştirdiği bir öğretmenlikten sonra başlayan yazarlık serüvenimde de aynı gerçeklikle karşılaştım. Ülkemizin bize örnek olan usta yazarlarının yaklaşımıyla öğretmenlikten gelen yaşam biçiminin çakışması, beni yazarlığımda da çalışkan kıldı. Öğrenirken öğretmek, öğretirken öğretmek, yaşamın hem öğrencisi hem öğretmeni olmak için çalışkan olmak zorundaydım ve sanıyorum ki 20 yılda yayımladığım 40 kitap çalışkan olmamın sonucudur. Ülkemizde yazarın çalışkan olmaktan başka bir seçeneğinin olmadığını düşünüyor ve bunu yaşamımda uyguluyorum. Yazarlığı bir yaşama biçimi olarak belleyince bunun tersi düşünülemiyor bile. Hele ki günümüzde bir yazarın bu sorumluluktan kaçması, tembelliği hak olarak görmesi hiç düşünülemez. Yılmaz Uçar: Gazetelerde, dergilerde yazılar yazıyor, konferanslar veriyor, panellere katılıyorsunuz. Zaman zaman radyo programları da yapıyorsunuz. Romanlarınızın yanı sıra bir aydın olarak da ülkemizin sorunlarıyla ilgili düşünceler üretiyorsunuz ve bunların yaygınlaşması için çaba harcıyorsunuz. Bu tavır, yazar olmanın, aydın olmanın olmazsa olmazlarından mıdır? Öner Yağcı: Bu bir yetenek, birikim ve seçme işi bence. Her yazar ürettiği edebiyat türü dışında yapıt vermeyebilir, iyi bir konuşmacı olmayabilir ya da yazsa ve konuşsa da bunları kendisine görev bellemeyebilir. Ben, eğitimciliğimden, yaşama örgütlü bir insan olarak katılma bilincimden gelen paylaşma kaygısıyla ülkemizin kültür birikiminin mirasının yüklediği sorumlulukları birleştirerek romanlarım dışında toplumsal yaşamla, kültürle, dille, politikayla ilgili yazılar yazıyor, konuşmalar yapıyorum. Bu tavrın, yazar olmanın değil, ama aydın olmanın olmazsa olmazı olduğunu düşünüyorum. Elbette böyle düşünmeyen yazarlar da olabilir ve ne yazık ki günümüz yazarlarının çoğu yazar olmakla aydın olmak arasındaki ilişkiyi görmezden geliyor. Ben, yazar sorumluluğuyla aydın sorumluluğunun bütünleştiğini düşünen, günümüzde az sayıda da olsa geleneğimizi sürdüren anlayışın doğru olduğuna inanıyorum ve bu düşüncemin doğrultusunda çabalıyor, kendimi gerçekleştirmeye çalışıyorum. Aslında bu var olan gerçekliğin bir sonucudur. Bir çeşit iletişimdir bu; başka türlü okurlarımızla buluşma şansımız o kadar zayıf ki. Yılmaz Uçar: Yeni kitabınız Roman Aşkıyla’yı (İleri Yayınları, 363 s.) bir solukta okudum. Romancıların, roman yazmak isteyenlerin elinden bırakmaması gereken bir kitap sunmuşsunuz okurlarınıza. 1970’li yıllardan beri dergilerde yazdığınız roman ve romancılıkla ilgili yazılarınızdan oluşan yapıtınızda romanımızın 100 yıllık serüvenini okuyoruz. Bu serüvende özellikle 1980’li yılların romanını ayrıntılarıyla incelediğiniz görülüyor. 1980’li yılların romanımızın bugünü de belirlediğini savunuyorsunuz, niçin? Öner Yağcı: Bazıları tersini söylese de ben roman geleneğimizin güçlü olduğunu düşünüyorum. Özellikle harf ve dil devrimiyle başlayan büyük sıçramanın Anadolu’nun uyuyan güzelliklerini ortaya çıkararak yarattığı romancılarımızın insanını, tarihini, coğrafyasını anlatmadaki başarısını yadsımanın olanağı yoktur. Bu başarıdır ki 1950’li yıllarda başlayıp 1960’lı ve 1970’li yıllarda yükselişini sürdüren büyük romanımızı var etmiştir. 1980’li yıllar ise yaşamın her alanında köklü değişimler getirmiştir. Toplumsal yapıdaki, siyasetteki, kültürdeki yeni politikalar ülkemizi borç bataklığında, tuzaklarda, magazinlerde, mistikliklerde, bağnazlıklarda kulaç atan bir ülkeye dönüştürdü. Sanatın tüm dalları gibi edebiyatın ve romanın da bundan payını alması kaçınılmazdı. Bu nedenle 1980’li yılların bugünümüzü her açıdan olduğu gibi romanımız açısından da belirlediğini söylemenin yanlış olmadığını düşünüyorum. 1990’lı yıllardaki küresel politikaların, kültürsüzleştirilmenin, postmodern ideolojinin egemenliğinin sağlanmasının temelleri de 1980’lerde atılmıştı. Yılmaz Uçar: Yapıtınızda romanın ve romancılığın sorunlarıyla ilgili denemeleriniz dışında “darbelerin romanımıza etkileri”, “eşkıyalık romanları”, “barış romanları”, “68 Kuşağının romanımıza etkileri” gibi ilginç ve özgün incelemeler de var. Bu özel konuların da üstesinden gelmişsiniz. Kitapta yer alan ve ilki 1975 tarihinde yayımlanmış olan romanla ilgili 40 yazının sizin romancılığınızla ilgisi nedir? Öner Yağcı: Bu yazıların büyük kısmının romancı kimliğimle ilgisi yoktur. İlk romanımın yayımlanmasından önce yazılan yazılar da vardır içlerinde. Asıl olarak bir edebiyat tarihçisi, incelemecisi, eleştirmeni yaklaşımıyla roman alanına bir yazarın bakışı söz konusudur bu yazılarda. Roman Aşkıyla’da roman incelemesinden çok romanlarda karşılaşılan ya da romancıların karşılaştığı sorunlarla ilgili değerlendirmelerim yer alıyor. Bu yazılarda işlenen konuların benim kendi romancılığımla ilgili düşüncelerimi de oluşturması, geliştirmesi doğaldır. Bu yazıları yazmadan önce ya da bunlarla birlikte elbette ülkemizde yayımlanan romanlarla ilgili onlarce tanıtma, eleştirme, değerlendirme yazısı da yazdım. Onlardan yalnızca birkaç tanesi Roman Aşkıyla’da yer alıyor. Kalanları yeni bir kitapta değerlendireceğim. Yılmaz Uçar: Yapıtınızdaki Balzac, Flaubert, B. Traven, Hovard Fast, Jack London’ı ele aldığınız, Türkçede Sovyet romanları, barış romanları gibi değerlendirmeler içeren “Dünya Romanından” bölümü beni çok mutlu etti. Öğretici bir araştırma alanı oluşturmuşsunuz. Romanımız, dünya romancılığıyla boy ölçüşebilir durumda mı? Öner Yağcı: Romanımızın 1960’lı yıllarda evrensel düzeyde ürünler verdiğine inanıyorum. O yıllardan bu yana da büyük ustalar yetiştirdiğini dost düşman kabul etmek zorunda. Toplumsal panorama çıkararak toplumbilimcilere ve siyasete yol gösterme görevini de tam anlamıyla yerine getirmiştir romanımız. İnsanı anlayarak, toplumsal yaşam içindeki ilişkileriyle ve çelişkileriyle onu anlatmak gibi zorlu bir görevi başarmıştır. Örnekse Orhan Kemal’den Yaşar Kemal’e, Kemal Bilbaşar’dan Fakir Baykurt’a ustalarımızın yarattığı romanların dünya romanından geri kalır hiçbir yanı yoktur. Günümüzde ise medyatik ve küresel egemenliğin ölçütleri ve dayatmasıyla romanımızın gerileme dönemi yaşamakta olduğu söylenebilir. Yılmaz Uçar: Postmodernist roman, gerçekçi romana karşı güçlendi mi sizce? Öner Yağcı Ne yazık ki evet. Çünkü iletişimin olağanüstü etkili olan gücüyle küreselleşmenin kültür politikası tüm dünyada her alanda egemenliğini pekitştirirken roman alaınının bunun dışında kalması düşünülemezdi. Ama yaşamın her alanındaki direniş gibi romanın ve romancıların da tabii ki direnişi sürüyor. Yılmaz Uçar: Roman Aşkıyla’dan sonra, öbür türlerdeki aşklarınız sürecek mi? Öner Yağcı: Edebiyat Aşkıyla ve Şiir Aşkıyla dosyalarım 2007 ve 2008’de yayımlanacak. Öykü Aşkıyla ve Aydınlık Aşkıyla ise tamamlanıyor. Aydınlığın Ustaları, Aydınlıklar Önümüzde adlarıyla sürdürdüğüm ve toplumsal yaşamımızın direnme damarını oluşturan ustalarımızın yaşamları ve yapıtlarıyla değerlendirildiği çalışmalarımı yeni ustalarımızı da ekleyip genişleterek Aydınlık Aşkıyla adlı bir ansiklopedik yapıta dönüştüreceğim. Beyler Bu Vatana Nasıl Kıydınız? ve Türkiyem Nereye? adlı çalışmalarım da yayımlanmayı bekliyor. Günümüzde yaşananlara bir edebiyatçı yaklaşımı olan, çok sevilen, ilgi gören Savaş ve Edebiyat adlı çalışmamın da yeni basımı yapılıyor. Basımları olmayan Dil Kaleminin Enstitüsü, Fedailer Mangası, Umut İnsanda adlı kitaplarımı yeni basımları için hazırlayacağım. Önümüzdeki yıl romanımı da bitirmeyi planlıyorum. Yılmaz Uçar: Neden aşk Öner Yağcı? Roman Aşkıyla’dan sonra, Edebiyat Aşkıyla, Şiir Aşkıyla, Öykü Aşkıyla, Aydınlık Aşkıyla... gerisini getirirsek herhalde Deneme Aşkıyla, İnceleme Aşkıyla, Dergi Aşkıyla gelecek mi? Öner Yağcı: Şimdilik bu kadar tasarladım. Diğerleri konularına göre çeşitli kitaplarda yer alıyor. Yılmaz Uçar: Sanatta “star sistemi” üzerine düşüncelerinizi alabilir miyim? Öner Yağcı:1990’lı yıllarda Cengiz Gündoğdu’nun edebiyatımıza kattığı bir zenginliktir “star sistemi”. O yıllarda hem yoğun olarak kabul görmüş hem de çokça tartışılmıştı. Ne yazık ki yaşamın her alanında olduğu gibi sanatta da birikimi ve değerleri yadsıyan, günübürlük değersizlikleri ve tüketime hizmet eden nesneleri özneleştirerek piyasa sürme olayıdır bu sistem. Her alanda o alanın yönlendirilmesi istenilen yerine insanları çeken bir sistemdir. Bir çeşit büyük reklam operasyonu denilebilir. Tabii ardında büyük sponsorlukların olduğu bir yönlendirme ile yaratılan “harika çocuklar”ın o alanın değerlerini iğdiş ederek alana egemen olmasıdır. Siyasette de böyledir bu, ekonomide de, kültürde de. Özal’ın ABD’den gelen harika çocuklarının yıllarca ekonomimizin pazarlanmasına hizmet etmeleri gibi sanattaki star sisteminin yarattığı harika çocuklar da sanatın soysuzlaştırılmasına ve emperyalist kültürün egemenliğine sunulmasına hizmet ettiler. Yılmaz Uçar: Nobel Edebiyat Ödülü romancılığın zirvesi midir? Yazarlığın olmazsa olmazlarından mıdır? Öner Yağcı: Kesinlikle hayır. Böyle bir anlayış, romanın özgürlüğünü kısıtlamaktan, sınırlamaktan başka bir anlama gelmez. Nobel alan yazarlar dışındaki yazarları edebiyatın dışına alma gibi bir saçmalığa götürür bizi bu. Bu da edebiyatı yoksullaştırır. Oysa edebiyat zenginliğiyle var ve edebiyatın birilerinin önayak olmasıyla zirveye taşınıp taşınmama sorunu olamaz. Ayrıca Nobel gibi uluslararası tekellerin politikaları ve kültür önermeleri doğrultusundaki bir egemenlik kurumunun romanı belirlemesine roman da romancı da izin vermemelidir. Yılmaz Uçar: Roman Aşkıyla’dan yola çıkarak, yeni romanınızı bu edebi aşkla mı yazıyorsunuz, teması? Öner Yağcı: Yaşamın her şeyiyle kirletilmesini anlatıyorum yeni romanımda. Kirlilikle ilgili olacak yani. Yılmaz Uçar: Şimdiki zamanda yazarın sorumluluğu ne olmalıdır? Öner Yağcı: Yazmak, gerçekliği, gerçeklikle ilgili düşünceleri sözcüklerle yeniden yaratarak söyleme sanatıdır. Gerçeğin anlaşılması için yaşam, yazarın kalemiyle yeniden yaratılır. Yazar esinler insanları, yaşamı savunur ve umut taşır. Her yazar bir yol göstericidir, ama her yazarın da bir yol göstericisi, yolunu aydınlatıcısı vardır. Yazara yol gösteren, yazarın yolunu aydınlatan yaşamdır, insanlığın dişiyle tırnağıyla kazandığı yaşam. Yazar insanlara yol gösterir, atalarının aydınlık arayışına bir damla katmayı düşleyen insanlara. Her şeyi, yaşama hakkından başlayıp her hakkı ve özgürlüğü yok eden, yaşamın içinde geçtiği doğadan başlayıp kentleri, zamanı, kazanılmış değerleri kirleten, tüketen bir egemen belirliyor dünyanın ve ülkemizin gidişini. İnsanın aşağılandığı koşullar yaşanırken dünyada, yazara düşen herhalde bu soysuzlaştırılan yaşamı utanç belgesiyle geleceğe aktarmak olmalıdır. İnsanca seslere gerek duyuyor insanlık; tüm sanatçıların oluşturduğu görkemli bir orkestraya. Yazar suskunsa vay haline dünyanın; eksiktir çünkü; eksik olduğu için de yanlıştır. Dünyanın ve insanlığın vicdanına seslenmek zorundadır günümüzün yazarı; Şçedrin’in “Vicdan Kayboldu” çığlığını kulağından ve yüreğinden çıkarmadan üstelik. İnsanın bulduğu, gerçeği kavratan güçlü bir makinedir yazarın elindeki; bu makine paslanmak üzere bir köşeye bırakılabilir, oyuncak haline de getirilebilir istenirse; ama doğrusu, yakışanı, insanın bu makineyi bulma nedenine, işlevine göre kullanmasıdır. Yaşam değişmektedir. Yazardan bu değişimin nasıl olduğunu açıklamasını ister yaşam. Yazarın yapacağı şey kalmadı demek, yaşamın ve insanın yadsınması demektir. Durumu saptamak, değişimi anlatmak yazarın; değişimin yasasını anlamak okuyanın gereksinimidir. “Sanatın gücünü bildiğimiz içindir ki, sorumluluğumuz bu denli büyük” diyor Anna Seghers. Günümüzde yazarın sorumluluğu ne olabilir?.. Tüketimin pompalandığı bir düzen uygun görülüyor insanlığa; bunu onaylamak ahlaksızlığını yakıştıramaz kendisine bir yazar. Tüketmek için değil, üretmek, çoğaltmak, yaratmak için var olmuştur yazar. Dünyanın değişmesine yardım eden bir gerçeklik ama Aragon’un dediği gibi, “Yüreğimize su serpmeyip tersine, bizi uyandıran ve kimi zaman, sırf bu yüzden, insanı tedirgin eden bir gerçeklik” günümüz yazarının silahı olmalıdır. Yazarın kalemi, yaşatılan gerçekliği sanatıyla yoğurarak insanların bilinçleriyle algılamalarına hizmet etmezse neye yarar? Yazar, gerçek yazarsa ve gücünün bilincindeyse yaşamın aydınlığını çoğaltabilir; yeter ki, buna inansın; bu bilinçle öğretsin, umut versin, aydınlatsın. Çağdaş bir toplumun değerleri, bir yazarın da toplumuna aktarması gereken değerlerdir. Bunu gözetmeyen bir yazara yazar değil yazıcı denir. “Dünyayı ödünç aldığımız çocuklarımız” bizi dinliyor. Bir yazar gerçeği söyleyecek onlara elbette. Saf sanat olamaz diyecek. Yazar, insanlık değerlerini yazacak; politikacıların medyayla, mafyayla, baskı güçleriyle, yasayla yok ettiği insanlık değerlerini. Bizim yazarımız bizim gerçeğimizi yazacak. Ustamız, soluğumuz Nâzım Hikmet yazmış: “İnsanlarım, ah benim insanlarım, yalanla besliyorlar seni...” Yalana karşı gerçek. İşte yazar. Onurumuz Aziz Nesin’le bitirelim: “Yazar, başta kendi olmak üzere okurlarını, kendilerini ve koşullarını değiştirmeye özendirmelidir yapıtlarıyla... Kötülüklerden sorumluyuz. Kötü bir şeyi değiştirmek zorundayız. Yazar değiştiremez, ama insanlara değiştirme isteği ve özlemi verir. Ve yazarın sorumluluğu bu...” Evet, yazarın sorumlulukları bunlar olmalı günümüzde. Yılmaz Uçar: Teşekkür ederim... Öner Yağcı: Ben de teşekkür ederim. YILMAZ UÇAR İNSANCIL DERGİSİ TEMMUZ 2007, SAYI:203 YIL:17, SAYFA:40 – 41 – 42

Yilmaz Ucar








 

 

 

 [ Efend]