www.Yilmazucar.com Hikayeler

 

 


YIKIM

Burnunun ucundaki ince çerçeveli gözlüğünü düzeltti Hamdi Usta. Pos bıyıklarını sarartmış sigarasını, kül tablasında ezdi. Gözlerine kaçan duman, gazeteyi okumasını engelledi bir an. Yeşil gözlerini açtı, kapadı. İnce parmakları, saçsız başını kaşıdı. Altmış yaşında, uzun boylu, zayıftı. Çelik gibi yumrukları vardı. Demirci ustalığından emekliydi. Televizyonun sesi açık olduğundan duyamayan kahveciye baktı. Parmağını kaşık gibi karıştırarak, dudaklarını kıpırdatarak çay istedi. Kahveci Remzi anlamadı. Uzaktan kumandayı eline alarak, televizyona dik tuttu. Kıstı sesini at yarışları programının… “Çay mı?“ dedi. Başını salladı Hamdi Usta. “Bu dallamaya da megafonla konuşmak lazım. Eşeklerden bir şey tutturdu sanki.“ Kahvede oturan gençlerin çoğu, altılı ganyan kuponları dolduruyordu. Esprileri de at yarışları üstüneydi. Dip masada oturan Ali, elindeki okey taşını, ıstakaya hızla vurdu. Göz ucuyla Tombalacı Salim’i görünce; “Yürü be beş numara. Kim tutar seni.” dedi. Elindeki tombala torbasını, taşlarını karıştırarak yaklaştı masaya Salim. Numaralı taş kâğıtlarını uzattı. Ali, torbayı karıştırmaya başladı. Beş taş çekti. Fakat, numaraları tutturamadı. Para vermedi Ali. Tutturabilseydi yabancı sigarayı alırken tombala ücretini ödeyecekti. Salim, bozuldu bozulmasına, belli etmedi. Yan masalara yürüdü... Salim, Ali’nin hesabına çay istedi kahveciden. Sövdü. “Şerefsiz“ dedi. Kahvedeki beş masa da doluydu. Garson boş bardakları topluyor, yeni siparişler alıyordu. “Güm” diye masaya yumruk indi cam kıyısından. İçeride sessizlik oldu. Başlar kapıya, cama yakın masaya çevrildi. Kül tablasının yanındaki yarı dolu çay bardağı devrilmiş, örtü ıslanmıştı. Hamdi Usta, elindeki gazeteyi göstererek bağırıyordu. “Neden Umut Mahallesini yıkmak istiyorlar. Bileniniz var mı?“ Yıkımı demek istiyordu Hamdi Usta. Belediyeye gidip konuşmuştu. Depreme dayanıklı evler yapılacak denilmişti. Dünya Bankası kredisi sözü geçmişti. “Arkadaşlar, neden böyle eli kolu bağlı duruyorsunuz? Evinizi, elinizden alacaklar. Size kulübe verecekler İkitelli’de. Sonra borçlandıracaklar yine kendi evlerinizi almak için. Parayı ödeyemezseniz, prefabrik evlerde kalacaksınız Gölcüklüler gibi. Daha sonra istikamet; memleket. Yani sürgün… Hangi hakla benim evimi alıp, bana yine parayla satarsın ulan sahtekâr. Yapılacak bloklarda aidatları nasıl ödeyecek garibanlar? Bunları düşüneniz var mı? Amaç; temizlik yapmak. Zenginlerin oturmasını sağlayarak, kendileri köşeleri dönecek… Gözlerinden belli dolandırıcı oldukları ama anlayan kim? “ “Yok öyle şey Hamdi Amca.“ dedi kahveci. “İptal edilmiş, yıkılmayacakmış.“ “Belediye Başkanı konuştu ya televizyonda. Aha bakın gazete yazıyor. Umut Mahallesi diyor.” Masanın çevresini sardı kahvedekiler. Gazeteyi çekiştirip okumaya başladılar. “Peki neden sahile otellerin inşaat temelleri atıldı hiç düşündünüz mü? Hepimizi defetmek istiyorlar. Buraları otel, turistik tesis, alışveriş merkezleri, gökdelenlerle dolacak. Deprem yalanlarıyla bizleri topraklarımızdan edecekler. Zenginlere peşkeş çekecekler.“ Hamdi Usta, sinirden bağırıyordu. Kahvenin önüne, çardak altına iskemle atıp, çay içen müşteriler “ne oluyor” diye içeri girmişlerdi. Sokaktan duyan, kavga ediyorlar sanırdı. “Semtimiz pilot bölge seçildi ya ondan.” dedi kısık sesiyle Tombalacı Salim. Susturdular hemen Salim’i. Ateşe, benzinle gittiği için… “Başlarım lan senin pilot bölgenden Arap çocuğu.” dedi Ali. Elindeki okey taşını, birikmiş okey taşlarının üstüne vurarak. “Pilot sensin.” Eliyle, sövme işareti yaptı. İşaret parmağıyla, orta parmağının arasına baş parmağını sıkıştırdı. “Vermiyorum lan paranı.“ dedi. Dişlerini karıştırarak kahveye giren Sendur Bey sakin, soğukkanlıydı. Çalışmıyor, emekli parasını yiyordu. “Sinirlenmeyin arkadaşlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine veririz.” dedi. “Avukat arkadaşlarım var.” Sigarası dudaklarında tütüyor, mavi gözleri sevinçten parlıyordu. “Paran var mı avukata verecek? Kim gidecek peşinden? Belediye garibanlara kırk, elli milyar verince; hepsi dönecek bunların. Herkes memleketine, buraları zenginlere kalacak“ dedi Hamdi Usta. Kalbini tuttu. Ayaktaydı, oturdu iskemleye. Alnı terlemiş, yüzü kül gibi olmuştu. Sırtını yasladı. Ceketinin cebinde, ilacını araştırıyordu. Bir bardak su getirdi kahveci. İskambil oyunlarını yarım bırakanlar, çardak altında oturup içeri girenler düşünüyorlardı. Cep telefonuna sarılan oldu. Simitçi, börekçi, çakmakçı girdi çıktı kahveye. Televizyonda türkü klibi başlamıştı. Sesini açıverdi kahveci. Sigaralarını yakıp burunlarından dumanlarını salanlar, içerisini dumanaltı yapmışlardı… “Hamdi Amca.” dedi Çakmakçı Salih. “Sinirlenme, hiç yoktan kalbine inecek. Konuşuruz, bekle. Buldozeri alıp gelmiyorlar ya, apartmanını, daireni yıkmaya. Hem kanun var, hukuk var.“ Sağ elinin parmaklarını açtı, yumdu, gerdi Hamdi Usta, “Tabii, alaska var, frigo var. Bak sen. Konuşma lan. Paran varsa hepsi var.” dedi. Cevap veren olmadı. Gözler, dertli gurbet türküsünü söyleyen bayan sanatçıyı izliyordu. Parmaklarındaki sigara, ikide bir dudaklarına gidiyor, dumanlarını salıyorlardı sessiz sessiz… “Yakacam ulan kendimi.” dedi Hamdi Usta. “Bizden artık ne köy olur, ne kasaba. Yakacam kendimi belediyenin önünde. Gazetelere, televizyonlara çıkacam ibret olsun âleme. Depremle korkutup, evlerimizi elimizden almak ne demekmiş gösterecem o kravatlı hırsızlara. Atatürk, cumhuriyet, halk düşmanlarına.“ Parti liderini karşılarmış gibi, bir alkış koptu kahvenin ortasında. Hamdi Ustanın ellerini, yanaklarını öpüyorlardı. “Atatürk düşmanları” sözünden hepsi duygulanmıştı. Gözleri doldu. “Biz de yakarız kendimizi.“ dediler. Kahveden çıkan yirmi kişilik grup, Belediyeye yürüyordu. Tren istasyonu köprüsünü geçtiler. Yolda karşılaştıkları birkaç arkadaşlarını da yanlarına almışlardı. Dudaklarında sigara konuşuyorlardı… Hamdi Usta, belediye binasındaki güvenlikçilerle tartıştı. Randevusuz görüşme yapılamazmış. Hem bu kalabalıkta neymiş canım!.. Yürüyüverdiler üst kat merdivenlerine… Neyin, ne olduğunu ve ne olacağını öğrenmek için hesap soracaklardı!.. Belediye Başkanı ve İmar Müdürü Odaları, bir üst kattaydı. İyi biliyordu… Hamdi Usta birkaç basamak çıktı. Sağ elini göğsüne bastırıyor, soluk alamıyordu. Gözlerini kapatmış; dişlerini sıkıyordu… Binanın merdivenlerinde düştü. Yığıldı kaldı… Yüreğine yenilmişti!..
YILMAZ UÇAR




CUMHURİYET BAYRAMI

Her apartmanda vardı son yıllarda. Ya kara çarşaflı, ya kara sakallı insanlar. Nasıl da çoğalmışlardı… Kara çarşafının içinde, zayıf olduğu anlaşılan ince yüzlü kadın Ayşe’ydi. Otuzunda var yoktu. Eşi Veli, işsizdi ama güçlü kuvvetli. Üç ay çalışsa, altı ay boş geziyordu. Şimdi de öyle… İki yılda bir dünyaya getirdikleri dört çocuğuyla kirada oturuyorlardı apartman katında. Gecekonduluktular aslında… İki kız, iki erkek dört canavarla başa çıkamıyorlardı. Komşularından uyarı alsalar da, bana mısın demediler. Gece yarılarına dek, çocukların gürültüsü eksik olmazdı evlerinde. Çekyatlarının açılıp kapatılırken, bilinçli biçimde birden bırakılması apartman sakinlerini korkutmak içindi. Arif olan anlıyordu. Karşı dairedeki komşusuna söylemişti: “Temizlik yaparken gürültü çıkarmak strese iyi geliyor.” Islak halılarını balkonundan aşağı salıp, alt komşularının camlarını kirletmeleri olağandı ona göre. Apartmanda terör estiriyordu sanki… Kara çarşafının içinde sadece ince yüzü, ince kaşları, kömür karası kocaman gözleri görünüyordu… Kara çarşafının altında sakladığı poşetlerdeki pideleri evine götürüyordu. Kız çocukların kuran kursunu evinde okutuyordu. Yeni yasalarla düzenlenmişti yeni yönetmelikler… Çocukların ailelerinden para da alacaktı. Yemekler, tarikat lokantasından geliyordu. Dokuz ve yedi yaşlarında büyük kızlarını, her sabah saat on sularında servis minibüsü alıyordu. Kara sakallı Hasan Dayı, kara gözlerini balkonlarına çevirir, kaş göz ederdi. “Gidiyoruz” dercesine. Şimdi o telâşları olmayacaktı… Resmi okula gönderemeyişinin nedeni, yoksulluğuymuş Ayşe’nin. Öyle diyordu konu komşusuna. İnandırıyordu. Acındırıyordu da kendini. Saflar çoktu memlekette. Saflar tutulmuş, saflar sıklaştırılmıştı onlara göre!.. Merdivenleri sert sert basarak çıktı. Üçüncü kattaki altıncı dairenin kapı ziline bastı. Gürültü, bağırışma ile açıldı kapı. Beş ve üç yaşlarında iki oğlu, kapı açma yarışına girmişler, kapı eşiğinde itişip kakışıyorlardı. Açtı ağzını yumdu gözünü Ayşe. İki büyükçe ablalarına çıkışıyordu. Çıtları çıkmadı çocukların. Kapıyı öyle bir çarptı ki, bina sarsıldı gürültüden. Yan dairede oturan komşusu polis memuru Ali’nin sesi çıkmıyordu. Üst kat Rumeli göçmeni Melahat Teyze gülüyordu keyifli keyifli. Çocukları çok sevdiğinden… Ayşe, eşi Veli memnundu apartmandan. Doğal olarak seviyorlardı da. Yönetici her ay değiştiğinden, kimse ilgilenmiyordu apartmanın olanı biteniyle… Kim kime dum duma, dingonun ahırı gibiydi apartman… Ayşe’nin kapı zili çaldı. Uzun uzun basarak açtı apartman giriş kapı otomatiğini. Kara çarşaflı iki öğretmenlerinin eşliğinde, otuz kız çocuğu kedi gibi tırmanıyorlardı merdivenleri. Din öğretmenleri, kara çarşaflı kadınlar susturuyorlardı hemen parmaklarını dudaklarına götürerek. Apartmandakileri rahatsız edip, şikâyet olmasın düşüncesiyle… Yerlere halı döşenmişti odalarında Ayşe’nin. Yılbaşı gecesi gizlice getirmişlerdi servis minibüsüyle. Herkes eğlencesine bakıyordu yani… Üç küçük oda, bir antre ne kadar tutardı ki halı… Öğle sularındaki yemek molası, gürültülerini çoğaltıyordu doğal olarak. Masum yüzleri, çekingen bakışlarıyla çevrelerindeki insanları etkiliyor, acındırıyorlardı kendilerini!.. Arapça ve Kuran okuma dersinde çocuklar seslerini çıkarmıyorlardı. Apartmanda kimden izin almışlardı kurs için? Neden resmi okullara göndermiyordu aileler kız çocuklarını?.. Çevreden de mi korkmuyorlardı?.. Toplumun, sistemin atmosferi mi onları cesaretlendiriyor, yüreklendiriyordu? Kim bilir?!. Gece yarılarına dek, koşup bağıran, televizyonu, kasetçaları yüksek sesle dinleyip oynayan dört kardeşin şimdi sesleri çıkmıyordu nedense. Ayşe, sesinin son düğmesine dek açtığı ağzını, açmaz olmuştu. Hem nasıl açsındı. Açsa da bütün dişlerinin çürük olduğunu mu gösterseydi. Yüksek sesle konuşmak, dine saygısızlık olmaz mıydı yani!.. Saat onbeşi gösteriyordu. Çıkış saati yaklaşıyordu. Servis şoförü Hasan Dayı, çıkmaz sokakta beklemesindi. Balkondan çevreyi gözleyen Ayşe’nin dudakları dua, gözleri velfecir (!) okuyor; üflüyordu… Çıkmaz sokağın oto parkında, ilk kez gördüğü adamlar geziniyordu. Yan apartmanlara, konfeksiyona gelmiş olmalılar diye geçirdi saf yüreğinden… Beyaz bir ford yanaşıyordu geri geri apartmanın giriş kapısına. Kara sakallı Hasan Dayı, şükür ederek çekti ayağını gaz pedalından. Minibüsünü durdurdu. Stop ettirdi. İlahi kaseti çalıyordu oto teybinde. Başıyla tempo tutuyordu kara sakallarını kaşıyarak… Çocuklar inerdi şimdi üçüncü kattan. Alıp götürürdü mahallelerine. Bir kaçı da gelmeye başlamıştı işte… Siyah minibüsten, özel otolardan inen medya çalışanları kameralarını, fotoğraf makinelerini işletmeye başladılar. Filme alıp, fotoğraf çekiyorlardı. Sokak girişi polis otomobilleriyle kapatılmıştı… Kameralar filme alıyor, flaşlar patlıyor, mikrofonlar uzatılıyordu kara çarşaflı öğretmenlere, küçücük kız çocuklarına. Şoför Hasan Dayı, muhabirlerin elinden sıyrıldı. Kaçmaya çabalıyordu. Sivil polisler, başını eğerek polis minibüsüne soktular… Demek şikâyet etmişlerdi. Hangi kâfir edebilirdi? Hangi din düşmanı, hangi dinsiz komünist? Kimlere zararları dokunmuştu ki?.. Çocuklara Arapça din dersi vermek, geleceklerini mi karartıyordu kara sakalları, kara çarşafları gibi?.. Yoksa beyinlerini mi donduruyordu küçücük çocukların karartarak?.. Atatürk düşmanı mıydılar yani?!. Çevre apartmanlarda oturanlar, balkonlarından, pencerelerinden bakıyor, şaşkınlıkla dişlerinin arasından “cık cık” ediyorlardı. Ayşe, balkonda açtı ağzını yumdu gözünü: “Din elden gidiyor. Kâfirler bizi öldürecek.” Üçüncü katın altıncı dairesine dek girebilen üniformalı polisler, Ayşe’nin ağzını kapatmaya çabalıyorlardı. Zayıflığı, çevikliğine engel olamıyordu. Ellerinden sıyrılan Ayşe slogan atıyor, bağırıyordu. Ters dönmüş hamamböceği gibi debeleniyordu yerde. Balkonlarına ayyıldızlı bayrak asıp alkışlayan yurttaşlar: “Türkiye laiktir, laik kalacak.” “Ne mutlu Türküm diyene.” “Vatan bir bütündür parçalanamaz.” “Tam bağımsız Türkiye” diye bağırıyordu… Astsubay emeklisi Basri Dayı, tüfeğini göğe doğrultmuş, parmağı tetikte, gözleri gibi ağzını da açmış misilleme yapıyor, cevap veriyordu. “İnanç sömürüsü yaparak bizleri dini inançlarımızdan soğuttunuz Allahsızlar. Şeriatçı şeytanlar, siz kimi kandırıyorsunuz terbiyesizler?.. Amerikalılar bile sizin gibi takiyyecilere islamofaşist diyor, utanmıyor musunuz şerefsizler?.. Ahlâksız, kültürsüzler…” Balkonlarında Türk bayrağını açıp, İstiklal Marşı okuyan yurttaşlar, Basri Dayı’yı alkışlıyordu. Coştukça coşuyor, askerlerine nutuk çeker gibi konuşuyordu astsubay emeklisi Basri Dayı. “Türk doğduk, Türk öleceğiz. Vatanımızı böldürmeyeceğiz. Biz Arap değil, Türkoğlu Türküz. Ezan Türkçe okunsun… İslam dini ahlâk ve kültür dinidir. Nerede ahlâk, nerede kültür? Kara cahiller, örümcek kafalılar. Dünyamızı, içimizi kararttınız. Güneşimizi karartamayacaksınız ama…” Dirençli Cumhuriyet Bayramı yaşanıyordu sanki apartmanlarda, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda… Ayyıldızlı Türk bayraklarıyla Adliye Meydanına yürüyüşe geçtiler. Atatürk Anıtına çelenk koyup, saygı duruşunda bulunmak için… Özel bir televizyonun 19’daki anahaber bülteninde izledik. Şeriatçı bir örgüt evine yapılan baskında laiklik karşıtı, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı yetiştirmek isteyen kurs yöneticileri; otuz çocukla birlikte televizyon ekranlarından topluma gösteriliyordu!..
YILMAZ UÇAR


TİLKİ


“Tilki tilki saatin kaç?” oyunu oynardı çocukluğunda. Sıfatını o zaman aldı. Otuzbeş yaşında, sarı saçları dağınık, sarı yüzlü, zayıf… Kısa boylu, babası gibi… Yetmişbeş yaşındaki Halil Dayı kara kuru, sıska mı sıska, tazı gibi. Dudaklarından sigarası eksik olmaz. Enerjisini sigaradan alıyor sanki. Dinç, hızlı mı hızlı. Allah vergisi!.. Tilki, gerçekten tilki adam mı? Haftalığı yüz milyonluk işinden bir kalemde çıkan, kadın çanta imalat ustası. Gönlü bol… Tilki Arif’i, sıcak yaz gecesinde uyuyamayıp, balkonda sigara içtiğim sırada gördüm. Eski arkadaşım… Saatim sabaha karşı, üçü gösteriyordu. İskemleyi çekmiş, kolumu pencereye yaslamıştım ki, artezyen durağında üç kişi birbirlerinin koluna girmiş; bir o yana, bir bu yana sallanıyorlar. Uzaktan gören halay çekiyorlar sanır. Ortalarında Fino Ahmet. İri yarı. İki kolunda iki ufaklık. Solundakini tanımıyorum. Sağındaki Tilki Arif. Yol ortasında gidip geliyorlar. Kaldırımın kıyısına park eden taşıtlara yaslanıyor, dengelerini sağlayıp yola koyuluyorlar… Yine sil baştan!.. Bakkalın köşesinde ayrıldılar. Üçü nasıl çözüldü görülesiydi. Bilmece gibi… Nereye gittikleri belli de, nereden geldikleri şüpheliydi. Tilki Arif gözümün altından geçiyor; bulutların üstünde yürürmüş gibi. Ceketinin iç cebine elini atıyor. Gözleri bir kapanıyor, bir açılıyor. Durup dengesini sağlıyor. Kutudaki sigarasını çıkarıyor… Sigarası bir tane kalmış. Yakmadı. Yürürken sallanıyor… Dörtyol ağzında orta boylu genç bir kadını gördüm. Yanında başörtülü yaşlı bir nine var. İkisinin de elleri arkasında saklı… “Nerdesin sen be.” Yaşlı nine bağırıyor. “Çocukların, karın seni bekliyor bu saate kadar. Bak…” Genç kadın, ellerini arkasından çözdü. Elindeki merdaneyi Tilki Arif’e sallıyor, vuruyordu. Yaşlı ninede gelininden yüz bularak oklavayı veriyordu sırtına, bacaklarına. Gecenin sessizliğinde bu patırdı rahatça duyuluyordu. Tekme tokat, sövgü başlamıştı aşağıda. Tilki Arif’i evire çevire dövüyorlardı… “Hangi Nataşa’nın koynundan geliyorsun? Pis adam…” Genç kadının sesiydi bu. Yaşlı ninenin sesini duyamıyordum. “Şey ne karısı anne. Dur vurma Pakize. Ahh kolum!..” Sağ kolunu dirseğinden bükmüş, başını ceketinin altına sokan Arif, kendini korumaya çalışıyordu. Bir yandan cevap veriyor, merdaneyi oklavayı sırtında, kafasında hissediyordu… Kavga, gürültü mahalleliyi uyandırmıştı. Ramazan davulcusu bile, bu kadar kimseyi uyandıramamıştı doğrusu. Pencere, kapı, balkonlar insan yumağı oluyordu. Her daire ışıklarını yakmış, aile kavgasını izliyordu. Hiçbir televizyon kanalında canlısı bulunamazdı bu saatte… Gülenler, gülmeye çalışanlar, göz kapaklarını silip, kollarını gererek esneyenler çoğunluktaydı… “Anne rezil oluyoruz. Vurma…” “Sus pezevenk hangi karıyla fingirdedin puşt…” “Höst höst ulan avratlar. Benim arkadaşımı nasıl döversiniz haa…” Balkonda oturup sarı leblebiyle bira içen Kıl Kadir’in sesiydi bu. Her akşam böyle demlenirdi balkonunda. Fabrikadan atılıp, tazminat parasını bankaya yatırmış, faizini yiyordu. Haram diyenlere sövüyordu… Balkon demirlerine tırmanmıştı. Dörtyol ağzındaki kavgayı ayırmak için aşağıya atlayacaktı. Kafasına koymuştu… Çocukluğunda seyrettiği Cüneyt Arkın’lı filmler usundan geçiyor, kahramanlık duyguları kabarıyordu. “Heyt lan dağılın bee…” Üç şişe birayla sarhoş olan Kıl Kadir, iki metre aşağıya atlamaya çalışıyor, dengesini sağlamaya çabalıyordu. Attı kendini aşağı… Kaldırımın kıyısına park edilen otomobil, servis otobüsleri sokağın girişinden caddeye dek uzuyordu. Ücretsiz park alanı gibiydi sanki… Direksiyon kilidi, alarm takan çekiyordu arabasını apartmanının önüne!.. Beyaz şahin marka otomobilin ön kaportası üstüne düşmüştü Kıl Kadir. Boylu boyunca yatıyordu. Yüzükoyun. Otomobilin alarmı sürekli çalıyor, gürültü çoğalıyordu… Apartman sakinleri geceyarısı pijama, gecelikle kaldırımların kıyılarını, apartman girişlerini doldurmuşlardı. Kimi cep telefonuyla olayı arkadaşlarına anlatıp gülüyor, kimi polisi arıyordu. Beyaz Şahin marka otomobilin sahibi kuru sıkı silahını kapmış, ne olduğunu anlamadan havaya bir iki sıkmıştı. Kadınlar, genç kızlar çığlık çığlığa bağırıyor, delikanlılar kaportanın üstünde yatan Kıl Kadir’i kollarından, bacaklarından çekip indiriyorlardı. “Hırsızı vurdum.” Otomobilin sahibi Kel Ali’ydi bu. Bekârlığının dazlak başına vurduğu belliydi. Uydu anteninden yabancı ülke televizyonlarını sabaha dek izler, porno filmler arardı. Şortla aşağı inmişti, yalınayaktı. Atletik vücudunu göstererek sövüyordu… Kıl Kadir’in annesi, babası ve eşi aşağıdaydı. Kendilerini yerden yere atıp ağlıyorlardı. Olayı anlayamamışlardı ki… Kıl Kadir’in burnu kanıyor, parmaklarının arasından kanlar şıp şıp asfalta damlıyordu. Yeni doğmuş tay gibi titriyordu. Çoktan ayılmış, sarhoşluğunun eseri bile kalmamıştı… Polis minibüsü alarm çalarak geldi. Mavi ışıkları dönüp duruyordu. Polis telsizi tıslayıp duruyor, geceyarısı insanların tüyleri diken diken oluyordu… Polisler Tilki Arif’i, Kıl Kadir’i, Kel Ali’yi ortalarına alıp konuşuyorlar, annelerine babalarına soru sorup duruyorlardı. Minibüsün çevresi insan kaynıyor, ticari taksiler durup bekliyorlardı. Tilki Arif’in eşi, bu saate kadar nerede olduğunu soruyordu hâlâ. Sağ eliyle yakasına yapışmış, sarsıyordu. Ağzını açmadan da yumruğu çakıyordu başına. “Ahmet’e altılı vurdu, birahanedeydik!..” Tilki Arif’in üstündeki elbiseler parçalanmış, ayakkabısının teki kaybolmuştu. Kıl Kadir’in sesi ağlamaklıydı. Kel Ali bağırıp duruyordu. “Mahkemeye vereceğim. Süründüreceğim…” Polisler kollarına girip minibüse attılar. Sırayla Tilki Arif, Kıl Kadir de koltuklara oturdu. Eşleri, anne, babaları da arka koltukta sıralanmış sessizce oturuyorlardı… Polis minibüsü siren çalıp, gözümün altından caddeye doğru geçti, gitti. Mavi ışığı göz alıyordu… İki parmak aramdaki sönmüş sigaramı attım. Mahalle halkı olayı gülerek anlatıyor, birbirlerinin sırtına vurup şakalaşıyorlardı… Gürültüden, siren seslerinden uyanan annem, babam balkona koştular. Korkudan, şaşkınlıktan gözleri açılmıştı. “Ne o, yangın mı var?” dedi babam. “Deprem mi oldu yoksa?” diye atıldı annem. Güleceğim, gülemiyorum… “Hayır,” dedim. “İkisi de değil. Tilki, tilki…” Anlatmaya başladım… YILMAZ UÇAR


SAKAR DEĞİL

Bankayla, fırının köşesine yerleştirmişti çakmak arabasını. Ayakta dikiliyordu… Otobüste ayakta giderken görmüştüm. Kır saçlı, kırmızı yüzlü çakmakçı dikkatimi çekmişti. Ne demek “Sakar Çakmakçı?” Yani çakmağın gazını doldurup, taşını değiştirip yayını yerleştirirken tornavidanın ucundaki yay fırlayıp minibüs durağındaki kadının dekoltesinden içeri girip… olabilir mi? Vidaları, yayları elinden düşürüp komik duruma düştüğü için mi, sakar çakmakçı yazmıştı arabasının köşesine. Merak etmiştim doğrusu… Bankadan çıktım. Ödediğim faturaların makbuzlarını katlayıp ceketimin iç cebine yerleştirdim. Sol elim ceketimin cebine indi. Sarı renkli çakmağımı çıkardım. Bir iki denemem başarısız oldu. Yanmadı. Çakmak arabasına doğru yürüyordum. Sağ avucumun içindeki çakmağımı bir kerpeden gibi dört parmağımla sıkıştırmış, baş parmağımla yakmağa uğraşıyordum… Kır saçlı, kırmızı yüzlü, kalem bıyıklı, orta yaşlı çakmakçı dalgın düşünüyordu. “Merhaba Usta,” dedim selam vererek. “Benim çakmağın karnı ağrıyor herhalde…” Kırmızı yüzü daha da kızardı. Kanlı gözleriyle masum masum baktı. Demek akşamcı! Koyu kırmızı dudaklarını açmadı bile. Elimdeki çakmağı uzattım. Doldurmasını söyledim. Başını salladı. Küçük vidayı alıp, içindeki gazı çıkarmaya başladı. Temmuz sıcağı yakıp kavuruyordu. Saatime baktım. Onbiri gösteriyordu. Ya öğleden sonra buraları ne olur diye düşündüm. Ceketimin cebindeki faturaları, makbuzları karıştırıyordum bir yandan. Çakmakçıyı nasıl konuşturmalıydım ki, ağzındaki baklayı çıkartayım diye düşünüyordum. Bir şeyler çekiyordu beni. İlginç geliyordu. “Yirmi tane banka battı.” dedim arkamdaki bankayı göstererek; “Milletin çıtı çıkmadı…” Ses yok. Çakmakçının ağzı var, dili yok sanki. Ben de kurcalıyorum işi. “Başka ülkede olsaydı bu hortumcular, halk taş üstünde taş bırakmazdı.” dedim. Kır saçlı, kır bıyıklı, kırmızı yüzlü çakmakçı başını sallıyordu.Sağır olabilir mi diye düşündüm bir ara… Kanlı gözlerinden, gözlerimi alamıyordum bir türlü. İnadına konuşturacağım… Öğreneceğim! Elleri işliyordu ustanın. Sarı çakmak tüpleri, tornavida, yay, küçük vida, çakmak taşlarının olduğu cam bölmeye bakıyordum… Çakmak arabasının üstüne kırmızı boyayla yazdığı, “Sakar Çakmakçı” sıfatını sordum sesimi yumuşatarak… Kırmızı yüzü neşelendi, gülümsedi. “Köyümün ismi, Şakar Köyü. Sakar değil. Artvin’in bir köyü…” S harfinin altında işaret yoktu aslında. Ama yine de, konuşturabildim. Kendimi mutlu hissediyorum… “Nereden geliyor bu isim,” dedim. “Şakar ne demek?” “Bülbül gibi şakımaktan geliyor.” dedi. İsmi, Remzi’ymiş. Memnun oldum. Remzi Usta bülbül gibi şakımasa da, tilki gibi düşünüyordu… Gurbette olduğu için üzgündü. İstanbul’da bir ağabeyi varmış. Memleketten haber alınca, memleket türkülerini dinleyince mutlu oluyormuş… “Köyde çiftçiydik. Traktör yok. Mazot pahalı. Tarlamızı hayvanla mı sürelim?...” Sigarasını kanlı gözlerine dek çekiyordu Remzi Usta. “Anam babam köyde kaldı.” Derdini epeyce deşmiştim. Güneş, güneşliğini kanıtlıyor, ortalığı yakıyordu. Doğal olarak terliyordum. Saat üçe doğru burası ne olabilir diye düşünüyordum. “Usta,” dedim. “Bu sıcakta şu tüpler patlamaz mı?...” Sağ elimle işaret parmağımı uzatarak sarı tüpleri, dolu çakmakları gösterdim. “Yağmur yağınca şemsiyemi açıyorum.” dedi. Yani, sıcakta açmıyormuş. Tüplerin patlama olasılığını düşünmemiş doğrusu… “Ekonomik kriz gibi patlar tüpler.” dedim. Sarı, seyrek, çürük dişlerini göstererek güldü. Dudaklarındaki sigarasını ayaklarının dibine atıp, üstüne bastı. Çakmağımı doldurmuştu. Yakıp söndürüyordu… Borcumu sordum. Söyledi. Kağıt ikiyüzellibin lirayı uzattım. Teşekkür ettim. İyi günler diledim. “Sağ ol abi.” dedi. Caddede taşıt yumağı artıyordu. Dörtyol ağzı araçlardan tıkanmıştı. Sarı ticari taksiler, minibüsler, otobüsler, yayalar gidip geliyorlardı. Bankanın köşesindeki Remzi Usta siyah şemsiyesini açmaya çabalıyordu. Halk Otobüsüne bindim… YILMAZ UÇAR


İLAÇ


Serpil, giyim mağazasında çalışan tezgâhtar bir kızdı. Vitrini düzenlemiş, yeni elbiseleri sergilemişti. Işıl ışıldı vitrin… 58. Bulvar Caddesi, gelip geçenlerle bu saatte daha yoğundu. Mesaisi bitmişti Serpil’in. Yorgunluk omuzlarına, ince beline, ayaklarına dek süzülüyordu. Öbür esnaflar da kepenklerini indiriyor, güz gecesine hazırlanıyordu cadde. Lokantalar açıktı. Karnı da bir acıkmıştı ki… Şöyle limonlu bir ezogelin çorbası, tereyağlı kıymalı yumurtalı bir pide, yanında köpüklü ayran. Üstüne de sigarasını yakınca; şeker hastası olan patronu bile, karnını doyuramazdı ona göre… Yürüyordu. Yürüdükçe düşünüyordu. Askerdeki ağabeyi yine para istemişti. Ya kalp hastası annesine ilacını nasıl almalıydı?... Kazlıçeşme Dispanserine ilaç yazdırmaya gitse mesaiden kalacaktı. Yeni işe girdiği için, izin alması uygun olmazdı patrondan… O kaza başlarına gelmeseydi keşke. İnşaat duvar ustası Ahmet Dayı, dış sıva işini yapmaya başlayınca, iskele çöküp yaralanmıştı. Çalışamıyordu işte. Küçük kardeşi Ali ile, evde oturup televizyon izliyorlardı.Alçıdaki bacağı hâlâ iyileşememişti. Sigara içip duruyordu sıkıntıdan… Perdeler is olmuştu sigara dumanından. Her hafta pazar günü yıkıyordu Serpil. İzinli olduğu için… 19 yaşın verdiği cesaret, 1.70 boyun verdiği kendine güvenle başı dik, mavi kot pantolonu siyah paltosuyla 58. Bulvar Caddesinde ciddi yürüyordu. Siyah saçları omuzlarına dökülmüş, kahverengi çantasının üst kulpunu örtmüştü. Sağ boşluğuna çekerek yürüyordu. Televizyondan izlemiş, basından okumuş, arkadaşlarından duymuştu. Genç kızları, kadınları çantaları için sokaklarda sürüklüyorlardı. Cep telefonu için cinayet işliyordu kapkaç çeteleri; meydanı boş bulmuşlardı yine son günlerde… Yeni aldığı zarf içindeki maaşını, çantasının ön kısmına bırakmıştı aceleden. Çıkıp evine koşmak, anne babasına göstermek istiyordu turuncu, yeşil, kırmızı, sarı kâğıt paralarını. Yüreği sevinç içindeydi. Siyah gözleri pırıl pırıldı mutluluktan… Depo durağı yoğundu. Banka, sinema, gazino önleri iş çıkışı kalabalıktı. Lokanta, balıkçı, fırının müşterileri girip çıkıyorlardı. Göz ucuyla baktı geçti. Minibüse, otobüse para vermezdi. Gençti, güçlüydü. Çantasını, kapkaçcılara karşı korurdu. Cesaretliydi… Taşıtlar, dükkânlar, sokak lambaları ışıl ışıldı. Neden korksundu ki? Mavi kırmızı siren lambalarıyla caddelerde gezen polis otomobilleri ne güne duruyordu. Yakalayamazlar mıydı suçluları?!.. Ne güzel mağazalar açılmıştı son günlerde! Halı, giyim, gıda, birkaç banka şubesi. İşsizlik olduğuna inanmıyordu Serpil. İnsan yeter ki “çalışacağım” desindi. Çalışırdı elbet. “Çalışan demir pas tutmaz“ derdi babası Serpil’e. Çalışkan olmasını, okumasını öğütlerdi. Okuyamamıştı işte. Lise İki’den terk etmişti okulu. Üniversiteyi bitirmeyi arzulamıştı oysa… Şöyle banka şubelerinde memur olmayı hedeflemişti. Beyaz gelinliğiyle, siyah damatlığı içindeki eşiyle bankanın merdivenlerinden inmeyi, süslü gelin arabasına binip gitmeyi isterdi… Sert bir fren sesiyle irkildi Serpil. Siyah bir otomobil önünde durmuştu. Farların ışıltısından plakasını okuyamıyordu. Kimdi bu haydutlar?.. Giyim mağazasına gelip gözlerine kestirmiş olmasınlardı. Ne istiyorlardı Serpil’den?... Hava kararmıştı, yüreği gibi Serpil’in. Dörtyol ağzında da kimseler yoktu. Kaçabilse, ne yana gidecekti. Yokuş yukarı koşamazdı ki. Bayan kuaförü kepenklerini indirmiş, gitmişti. Sol yanda karanlık bir sokak... Siyah otomobilin radyosu sonuna dek açılmıştı. Kolonlar gümbürdüyordu. Arka kapı açıldı. Kar maskeli, montlu bir genç indi. Belinden çıkardığı, sivri bıçağını gösteriyordu Serpil’e. Meşin eldivenli parmakları, sol omzundaki çantasına yöneliyordu… Serpil şaşalamış, ürkmüştü. Karate kursuna yazılsaydı geçen yıl, bir tekmede sokardı şimdi otomobilden içeri. Bir yumrukta indirirdi dişlerini. Ama parasızlıktan yazılamamıştı kursa!.. “Köpeğe atsan yemez parayı. İnsanları ne hallere düşürüyor namussuz“ derdi annesi. Kalp ilacını alacaktı oysa. Köşedeki eczaneye ulaşabilseydi. Annesine ilk maaşından Serpil’ce bir armağan verecekti. İşyerinde planlamıştı… “Şerefsizler. Adi köpekler. İnsanlık düşmanları“ diye bağırdı. “ İmdat” dedi Serpil. Kimse duymadı… Sol yanından boşluğuna, gırtlağına bıçağın girip çıktığını, omzundaki çantasının çekilip alındığını anımsıyordu. Yere düşmüştü. Başını kaldırımın kıyısına vurmuş, kaşı patlamıştı. Yüzünün sol yanı kan içindeydi. Dudaklarından kan damlıyordu. Yol kıyısına park edilen otomobillerin arasına yığıldı kaldı Serpil. Kendini toparlayıp ayağa kalkmaya çabalamış, ama yine düşmüştü… Siyah otomobil, uzun farlarını yakıp karanlık sokağa yıldırım gibi daldı gitti Serpil’in cesedini devriye gezen polisler buldu!.. YILMAZ UÇAR


BALIKÇI


“Tazye balık, tazye balık. Palamutlar iki buçuk“ Adnan sesini yükselterek bağırıyor, bir türlü kısık sesini istediği gibi çıkaramıyordu. Öksürdü bir iki kez. Taze balık satıyordu. Orta boyluydu. Kırk yaşındaydı. Siyah saçları dağınıktı. Gözleri enerjisini yitirmişti ayakları gibi. Kumkapı’dan sabahları aldığı balıkları semtinde el arabasıyla, kışın çinekop, istavrit, hamsi, palamut satıyordu. Yaz mevsiminde ise sebze, meyve… Kazanıyordu kazanmasına ama; ev kirası, günlük giderleri kazancını eritiyordu Adnan’ın. Eşi Selma, el işi oya, dantel yapıyordu komşularına. Çocukları büyüyordu bir kız, bir oğlan. Kızı bu yıl okula başlamıştı. “Okuyacak benim kızım” diyordu. “Doktor olacak” Ah bir de annesi yatalak olmasaydı. Ölen babasının ardından hastalanmıştı… Adnan, kahverengi yün kazağı, mavi kot pantolonuyla sokaklarda geziyor, aksayan bacağını sürüyerek balıklarını satıyordu. “Tazye balık, tazye balık “ Sol bacağı sızlıyordu soğuk havalarda. Su varilinin üstünden atladığı, o çocukluk günlerinden bu yana aksıyordu bacağı. Kalçasından ameliyat olmuştu. Çelik korseler içinde gezmişti. İstediği gibi koşup top oynayamamıştı arkadaşları gibi çocukluğunda. Rapor almış; askere de gidememişti. En çok okuyamadığına üzülüyordu…. Annesinin köyünden bir kızla evlenmişti. Babasının ölümünden sonra, yük omuzlarındaydı Adnan’ın. Mahalle aralarında sebze, meyve, balık satıyordu satmasına, ama mutsuzdu, umutsuzdu… Mavi kot pantolonunun paçaları çamurlanmış, dizlerine dek ıslanmıştı. Geçtiği yerleri silip süpürüyordu. Tonton göbeğinden pantolonu düşüyordu… Ardındaydım. Uzaktan görmüş yaklaşmıştım. “Kolay gelsin usta. Nasıl işler?“ Başını çevirdi. Gözleri solgun, yüzü sarı, bitkindi… “İdare ediyorum be arkadaşım.“ “Yorgunsun.“ dedim. “Oruçluyum ondan.“ dedi. Ramazan ayındaydık. Mahalle halkı, iftar yemeği için palamut alıyordu. Kâğıt paraları ıslak elleriyle önlüğüne atıyor, madeni para arıyordu ceplerinde. Kovanın içine daldırdığı saplı bardağı su ile doldurarak tabladaki balıkların üstüne serpiştiriyordu… Yeni yıldan sonra, daha çok madeni paraya kavuşacağımızı anlatıyordu Adnan. İşsizlikten konuştuk. Birkaç kez İş Kurumunda karşılaşmıştık… “ Seksen bir yılından beri sigortalıyım. İsteğe bağlı ödüyorum. Kaliteli, sigortalı iş aradım. Yok. Emekli de olamadım…” dedi. İş Kurumu’nun gönderdiği işyerleri ilgilenmiyormuş… Beynini bir şeylerin kurcaladığını anladım. “ Yüzde altmış beş engelli raporumu Ankara’ya gönderdim. Geri gönderdiler“ Şaşıp kalmış Adnan. ‘Ne yapmalıyım’ dercesine baktı. Aynı yolları aştığım için yol gösterdim. “ Defterdarlığa başvur. Onların göndereceği hastaneden yeni rapor alıp, bir firmadan sigorta primlerini ödeyip, Sağlık Bakanlığı onaylarsa emekli olabilirsin… “ dedim. Dikkatle dinliyordu. Neşesiz gözleriyle bakıyordu. Sigorta prim hesabını sesli yapıyordum. “ Rapor alabilirsen 3600 iş günü, 15 yıl ödemelerde malülen emekli olabilirsin. 1981 günümüze dek 24 yıl. Kesintisiz mi ödeme yaptın. Bir yıl kalmış demektir emekli olabilmen için. Yeni kanunlar çıksa da eski sigortalı olduğun için seni etkilemez. Rapor alıp, Ankara’dan, Sigorta Müdürlüğünden, Defterdarlık’tan cevap gelene kadar altı ay geçer. Karar senin… “ Yeni sigorta kanununu mali müşavire veya Defterdarlığa sormasını söyledim… Düşündü kaldı Adnan. Dudaklarını büktü. Çok zor gelmişti. Başını sallıyordu. “ Tezgâhımı kapatmam gerekiyor ki, bütün bu işleri görebileyim. İşe çıkmadığım zaman, çoluğumun çocuğumun nafakasını kim getirecek? Koşturmaca bir ayımı alır değil mi arkadaşım?” Hak veriyordum. Adnan, ıslak elleriyle yağlı saçlarını kaşıdı. Dudak büktü. Mırın kırın etti. Emekli olmayı kolay sanmıştı… Umudunu yitirmemesini salık verdim. Cağaloğlu Defterdarlık, Bakırköy SSK’daki arkadaşlarımın isimlerini, telefonlarını verebileceğimi söyledim… Yağmur dinmiş olsa da, rüzgâr insanı ürpertiyordu. Yürüyorduk. Balık kasaları, yarım kova su, elbezleri bulunan el arabasını sürüyordu Adnan. Söyleşiyorduk. Dörtyol ağzında karşılaştığımız bir aile, tezgâhındaki palamutlara bakıyordu. Yaklaştılar. “ Tazye balık, tazye balık. Palamutlar ikibuçuk…. “ Adnan, kısık sesiyle bağırmasını sürdürüyordu. Balık kasasında, üç palamut kalmıştı. “ Buyur abla.” dedi. Yaşlıca karı kocaya dönerek. Gözlükleri burunlarının üstünde palamutları inceliyorlardı. Bir tane aldılar. Adnan, balıklarını satana dek bağırdı… Evine yürüdü… YILMAZ UÇAR


AĞLAYAN BEBEK


AĞLAYAN BEBEK Fatma, tezgâhını bankanın önüne koydu. Poşetinden çıkardığı mentollü, mentolsüz kağıt mendilleri, küçük büyük jetonları, telefon kartlarını tezgâhın içine dizdi. Mini tabure üstündeki, karton tezgâhı dengeledi. Bankaya girip çıkanların, lokantaya sipariş veren, yemek yiyenlerin görüp alabileceği yöne bakıyordu. Mavi kabanının fermuarını boğazına dek çekmiş, basma entarisi yeşil çizmelerini perdelemişti. Ağzından dumanlar çıkara çıkara bağırarak, kağıt mendil satıyordu. Fatma yedi yaşında, siyah saçlı, kara üzüm gözlüydü. Doktor olmak istiyordu. Doktor olup , yatalak babasını iyileştirmeyi düşlüyordu. Siirtli inşaat ustası Arif Dayı, iş kazası geçirmişti. Aylardan beri, evde yatıyordu. Annesi, Döndü Bacı komşu evlere temizliğe gidiyordu. Yeni evlenen ablası, arayıp sormuyordu onları!.. Fatma, seslice ağzını açarak esnedi. Bankaya giren memur kızlar gülümsediler. Yanağını okşadılar Fatma’nın. Sabah erkenden uyandırıyordu annesi. Gözlerini açamıyor, sızlanıyordu. Fatma çay, ekmek, kuru zeytin bulunan kahvaltı masasında uyuklarken; annesi yatalak babasına çorba içiriyordu. “Allah’a emanet” deyip, çekiyordu kapısını Döndü Bacı. Tarlabaşı’nın dik yokuşunda yürüyorlardı. Fatma, oyuncak bebek istediğini söylüyordu annesine. Döndü Bacı, elini çeke çeke yürütüyordu. Dik yokuşta, nefes nefes kalıyorlardı. “Alacak kızım,” diyordu. “Hele baban bir ayağa kalksın.” ma anne, yatırınca ağlayan, kaldırınca susan bir bebek istiyorum.” Fatma, İstiklal Caddesinde annesinden ayrılıyor, bankanın önüne yürüyordu!.. Kırmızı renkli tramvayın çan sesiyle irkildi Fatma. Kara üzüm tanesi gözlerini sevecenlikle çevirdi. Vatman, ciddi ciddi bakıyor, çanı çalıyor taşıtları, insanları uyarıyordu. Tramvay, Tünel’e gidiyordu… Tramvayın, arka kapısına asılan çocukları gördü Fatma. Koşarak basamağa atlıyordular. Sevinç çığlıkları atıyor, gülüyorlardı. Tramvay, raylarda kayıyordu… “Mendil al abla, üç tane yüz bin…” diye bağırıyordu Fatma. İstiklal Caddesi yoğunlaşıyordu. İşçiler, memurlar, esnaf işbaşı yapmak için çabalıyordu… Fatma, en iyi satışı bu saatlerde yapıyordu. Yağmur sonrası mendil satılıyordu. Noter, banka, giyim mağazalarında çalışan memurlar birer, ikişer aldılar. Paralarını nereye koyacağını şaşırdı Fatma. Annesinin öğütlediği gibi, mavi kabanının iç cebine koyacaktı. Daha sonra bankada hesap açtıracaktı. Defterde kendi adı, soyadı yazacaktı Fatma’nın. Hele bir okullar açılsın, ilk kayıt Fatma olacaktı. Annesi öyle demişti… Babasına üzülüyordu. Gözleri, dolu dolu oldu… “Mendil al amca, üç tane yüz bin…” Giyim mağazasından çıkan, iki küçük kız Fatma’ya bakarak gülüştüler. Elleri cebinde, soğuktan ürpermişti Fatma. Burnunu çekti… Bağırarak müşteri çağırıyor, mendillerini satıyordu!.. Tünel’den dönen kırmızı tramvay çan çalarak, bankanın önünden geçiyordu. Gözleri ışıdı Fatma’nın. Sevinçle seyrediyordu. Pencereden gülümseyerek bakan insanlardan biri olmak istiyordu. Hamburger yiyip, kola içmek istiyordu. Sıcak mantosunun içinde sinemaya gitmek, kaloriferli evinde televizyon seyretmek istiyordu Fatma. Düşlüyordu… Tramvayın peşinden koşan çocukları gördü. Sevinçle gidiyorlardı. Şu boyacı çocuk, ustaca zıplamıştı basamağa. Tramvay, Fransız Konsolosluğuna yaklaşıyordu. İstiklal Caddesi insan kaynıyordu… Güneş, sıcak yüzünü göstermişti. Fatma koşmaya başladı. Tramvay, taşıtlara yol vermek için duraksıyor, insanları çanıyla uyarıyordu. Boyacı çocuk, gülümsüyordu. El etti. “Atla.” dedi Fatma’ya. Kınalı parmaklarını uzattı Fatma. Basamak demirini yakalayacaktı ki, çizmesi kaydı. Yere düştü. Yüzükoyun kapaklandı. Mavi kabanı, basma entarisi çamurlanmış, ıslanmıştı. Dudağı patlamıştı. Kanıyordu. Küçük parmaklarını dudağında gezdirdi. Ellerine bulanmış kanı görünce korktu. Ağlamaya başladı… Tramvay durmuş, vatman inmişti. Çevredeki insanlar, Fatma’yı çembere aldılar… YILMAZ UÇAR (Ağlayan Bebek isimli öykü kitabından alınmıştır. Sayfa: 35 – 36 – 37 – 38 )


AYAKKABI TAMİRCİSİ


‘İstanbul kazan, ben kepçe’ gezmekten sağ botumun topuğu, dikiş yerinden yırtılmıştı. Yürürken sallanıyordu… Semtimizin ayakkabı tamircisi Rauf Ağabeyin küçük kulübesine gittim. Apartmanın yanındaki, boş arazinin bir köşesine kondurmuştu kulübesini. Kapı girişine renk renk ayakkabı bağcıkları asmış… Çekiç seslerini duyuyordum. Yaklaştım. Selâm verdim. “Merhaba kardeşim.” dedi. “Geç otur.” Küçük kırmızı tabureyi gösteriyordu siyah boyalı parmaklarıyla. Dudakları arasındaki çiviyi alıp, örsteki ayakkabıya, çekiçle vurmaya başladı. Zayıf, uzun boylu 55 yaşındaki, gri önlüğü içinde Rauf Ağabeyin saçları beyazlamıştı. Yeni sakal tıraşı olmuş… Mavi gözleriyle, parmakları arasındaki kahverengi ayakkabıya dikkatle bakıyordu. Raftaki küçük el radyosunu dinliyordu… Siyah, kahverengi boya kutuları, uzunlu kısalı çiviler, çekiçler, ayakkabı lastikleri raflarında sıralıydı. Yerde tamir edilecek ayakkabılar, boya kutuları, kadife bezler vardı… Örsü dizleri arasında tutuyor, çekici çiviye vuruyordu. Mavi gözlerini bana çevirdi. Çekici elinden bıraktı. ‘Ne var, ne yok’ dercesine baktı. Yarısına dek yırtılan siyah botumun topuğunu gösterdim. Yerdeki mavi terlikleri alıp, uzattı. “Giy, botları çıkarıver.” dedi. Dediğini yaptım. Sağ botumu eline aldı. İnceledi. “Dikiş yerlerinden yırtılmış.” dedi. “Dikmem lâzım. Yapıştırıcı tutmaz…” Elindeki iğneyi, botumun derisiyle kaucuk topuklara batırıyor, siyah ipliği üstünde işliyordu… Dudakları da işliyordu… Babamı sordu. “İyi.” dedim. “Dükkânda çalışıyor. Çalışmasa da oturuyor. Kahveye gidip sigara dumanında boğulacağına, dükkânda oturup gazetesini okusun…” Tesviyeci dükkânımızın olduğunu biliyordu. Babamın elinde yapacağı işi olmadığı zaman, oturup gazetesini okur veya altılı ganyan kuponları doldururdu. “Babanla çok top oynadık. Baban orta sahadan gol attı. Ben de orta sahadan gol attım.” dedi Rauf Ağabey. Mavi gözleri sevinçle bakıyordu. Babamı örnek almış demek… Dudaklarını bükerek anlatıyordu. “Çok sert top oynardı baban…” “Aynı takımda mı oynuyordunuz?” “Hayır, karşı takımlarda. Fakat çok güzel oynardı. Orta sahadan gol atmasını unutamıyorum. Ben, Sahilspor’da oynuyordum…” Evet, babamın 1957 – 1958 yıllarında Zeytinburnuspor, Sümerspor, Bakırköy İstiklâlspor ve Darüşşafakaspor’da sağ açık oynadığını biliyordum. Amcamın da, Zeytinburnuspor ve Sümerspor’da futbol oynadığını söylemişti babam… Söyleşiyoruz Rauf Ağabeyle. Sağ elinin boyalı parmaklarıyla, sol köşedeki apartman bloklarını gösterdi. “Şu gördüğün binalar, hep futbol sahasıydı o zamanlar. Karşıdaki kaldırıma kadar üzüm bağları vardı. Sahibi, Arnavuttu. Arnavutunbağı top sahası ismi oradan geliyor.” dedi. Durdu, düşündü... “Daha sonra Sultanahmet Alemdarspor’a geçtim. Bizim zamanımızda futbolcuya para vermiyorlardı. Elimizden tutan olmadı. Bana Mardinspor’dan teklif gelmişti ama annemiz, babamız izin vermedi o çağlarımızda…” “Şimdikiler para ile oynuyor.” dedim. Yüzü ışıdı, gülümsedi. “Geçen gün gazetede okumuştum. Japonya’dan gelen bir takım yöneticisi, ümit genç takımlardan bir çocuğu Japon takımına transfer etmiş. Çocuğun hayatı kurtuldu…” Zeytinburnuspor’da oynayan bir çocuğun Fenerbahçe’ye transfer edileceğini gazetede okuduğumu söyledim. Başını salladı sessizce… Botumu elinde tutuyor, dikiş yerlerine bakıyordu. Emin olmak için kenarlarını yapıştırdı. “Bu kışı çıkarırsın.” dedi. Geçmiş yıllardan anımsıyordum Rauf Ağabeyi. Otobüs durağının yanında, ayakkabı mağazası vardı… Neler olduğunu sordum. “Evet, çok iyi ayakkabı yapıyordum. Kadın, çocuk, her renk ve çeşit ısmarlama yapıp, satıyordum. Daha sonra, şu köşedeki pastanenin olduğu yere taşındım. Yeni makineler, yeni ustalar aldım yanıma. Ah o kriz olmasaydı… Bankaya kredi borçlarımı ödeyemedim…” Mavi gözlerini kıstı. Dalmıştı acı anılarına. Ekonomik krizden sonra iflas etmiş Rauf Ağabey. Elini yumruk yapıp, dizine vuruyordu. “Yılmadım, çalıştım. Ayakkabı tamirci dükkânı açtım. Şimdi belediyenin memurları bile ayakkabılarını getiriyor. Küçücük kulübeme gelip, kolluyorlar beni. Çevre esnafıyla aram iyi. Çorba parası çıkıyor. Arazi sahibi, apartman yaptırırsa işim kötü demektir. Ama düşünmüyorum. Kimsenin işine karışmıyorum. İşimi yapıyorum…” dedi Rauf Ağabey. Botumu uzattı. Teşekkür ettim. Botlarımın bağcıkları eskimişti. İstedim… Botlarımın bağcıklarını kendi elleriyle bağladı. Baba dostu Rauf Ağabeye borcumu sordum. “Dört lira” dedi. Gönlü bol ustaya ücretini ödedim. Birkaç müşteri gelip, ayakkabılarını bıraktı. Bir özel otomobil durdu kaldırımın kıyısında. Şoför indi. Ayakkabılarını boyatacakmış. Mavi terlikleri uzattı gelen müşteriye. Yine maçlardan sözü açıyor; bu hafta oynayacak takımları ve futbolcuları yorumluyordu Rauf Ağabey… Siyah boyayı, süngerle ayakkabıya sürerken, mutlu gülümsüyordu. “Hoşça kal ustam.” dedim. Sessizce ayrıldım. Sağ botumun topuğu sallanmıyordu artık… YILMAZ UÇAR


ALEKS


Üç numara tıraşlı saçları kirpi gibiydi. Kahverengi gözleriyle sincap gibi bakıyordu.. Bir haftalık sakallarını kaşıya kaşıya dinliyordu. Banyo yapmadığı anlaşılıyordu ağır kokusundan… Nasıl yapsındı!?... Annesini, babasını yitireli on yıllar olmuştu. Amcasının yanında sığıntıydı sanki. Tek göz evde, yengesi ve yeğenleriyle anlaşmaya çalışıyordu. Babasının kömür taşıyıcılığından başka iyi bir işi yoktu ki sağlığında. Kendisi müdür mü olacaktı yani… Cüneyt, yirmialtı yaşında, Tokatlıydı. Askerliğini Şırnak’ta yapmış. Parasızlıktan ilkokul dördüncü sınıfa dek okuyabilmiş. Semtten semte taşınanların, yük ve eşyalarını taşımalarına yardımcı oluyordu şimdi. Babasından daha temizceydi işi. Konu komşusunun acıyıp verdiği pantolon, gömlek, ceket, ayakkabılarını giyerdi. Serseri değil, yoksuldu Cüneyt… Yük taşımacılığından kazandığı paralarını, altılı ganyan bayilerinde at yarışları kuponlarına harcıyordu. Çok zengin olmak, nefis yemekler tatmak sevdasındaydı. “İskemleleri taşıdım abi,” dedi. “Kahveye bıraktım.” Yeni doğan yeğenimin mevlidi için, iskemle açığımızı kahveden sağlamıştık. Cüneyt taşımıştı. Kollarındaki ikişer iskemleyi, ter içinde apartmanın ikinci katına çıkarmıştı. Yirmi iskemleyle on kez inip çıkmıştı. Mevlitten ayırdığımız etli pilav ve ayranı, tepsi içinde masaya bıraktım. Apartmanın alt katındaki babamın tesviyeci dükkânındaydık. Tezgâhındaki işinden başını kaldıran babam, Cüneyt’e göz ucuyla bakıyordu gülümseyerek… Cüneyt, kaşığı pilava daldırıyor, ağzına götürürken kaşıktan pirinç taneleri dökülüyordu. Pilavın etlerine bayıldı, zevkle yiyordu. Ayranı içtikçe, siyah bıyıklarının uçları beyaza dönüşüyordu. Elinin üstüyle ağzını siliyor, yine kaşığı pilav öbeğine daldırıyordu… “Cüneyt,” dedim başını pilav tabağından kaldırınca. “Neden Aleks diyorlar sana?” “Fenerbahçeli Aleks var ya,” dedi. Güçlükle yutkundu. Kahverengi gözlerini açtı. “Onun için bana Aleks diyorlar.” Demek, Aleks’e özendiği için başı sürekli tıraşlı geziyordu. Pazar günleri sarı lacivert forması sırtında dolaşıyor, Fenerbahçe marşları söylüyordu. Bir kezinde, kahveye futbolcu Aleks’in posteriyle girmiş, kahvedekiler alkışlamıştı. Elindeki iskambil kağıtlarını masaya bırakan Selman Usta; “Ulan babanın fotoğrafı olsa taşımazsın it.“ demişti. “Git.“ Birkaç kişi araya girip sakinleştirmişlerdi Selman Ustayı. Hasta Galatasaraylıydı çünkü… Cüneyt, bu haftaki Beşiktaş maçını anlatıyordu sevinçle; “Alacağız,“ diyordu. “Başka yolu yok“ Ayranı bir dikişte içti. Elinin üstüyle ayranlı dudaklarını sildi Cüneyt. Diyafonla üst kattaki evime seslendim. Tatlı istedim. İkinci kattaki balkondan sepet içinde bir tabak baklavasını gönderdi annem. Cüneyt, daha bir sevindi. Zil takıp oynayacaktı nerdeyse. Çatalını baklavaya batırıyordu ki, duraksadı. “Annem, babam keşke sağ olsalardı.” dedi. “Amcamın evinde olmuyor abi. Eziliyorum. Millet alay ediyor, dövüyorlar…” Anlıyordum Cüneyt’i. Anlatmasını sürdürüyordu. “Para istemek ağrıma gidiyor. İş bulamıyorum. Bir zengin olsam abi, evler arabalar almazsam namerdim. Fenerbahçe’ye de yardım edeceğim…” Baklava kırıntıları ağzından dökülüyordu. “Hiç çalışmadın mı Cüneyt?...” diye sordum. “Su istasyonunda bidonla, damacanayla su taşıdım apartmanlardaki dairelere. Yanlış götürdüğüm için, patron işten attı. “ Sağ elini yumruk yapıp, diken saçlı başına vurdu. Çalışmıyor demek istedi. Sigara uzattım daha sonra yakması için. Kulağının üstüne koydu. Babam, gözlüğünün üstünden bizi izliyordu. “Çok konuştun be Cüneyt, “ dedi. “Kahvenin profesörü.“ Cüneyt, çürük dişlerini göstererek gülüyordu. Babam, pantolon cebinden çıkardığı beş yeni lirayı uzattı. “Git tıraş ol.“ dedi. “Hippi gibisin.“ Parmakları, dikenleşmiş sakallarındaydı. Pantolonu, ceketi, gömleği kadar eski, kırışık kağıt parayı aldı. “Sağ ol.” dedi. Gitti. Paytak yürüyüşüyle sevimliydi Cüneyt. Siyah ceketinin iç cebinden, sarı lacivert bayrağını çıkardı. Kahvedekilere sallıyor, bağırıyordu. “Oley, oley, oley.” İskemlelerde oturup, çardak altında çay içen müşteriler, birden hareketlendi. Kimi iskemleyi kaldırdı. Kimi sigara yaktı. Cüneyt’e sinir oluyorlardı. ‘Aleks‘ Cüneyt’e sövdüler… YILMAZ UÇAR


ŞEMSİYECİ


İstanbul Tıp Fakültesi otobüs durağında, semtimizin otobüsünü bekliyordum. Gri bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Yağmur damlaları çoğalıyordu. Meteorolojiye kulak verip şemsiyelerini yanında taşıyanlar açıveriyorlardı. Ceviz ağacının altına attım kendimi. Dallar ıslanmamı engelleyemiyordu güz ayında. Bahar yağmuru olsa yapraklar engelleyebilirdi damlaları. Fakat dalların arasından akıveriyordu aşağıdakilerin üstüne. Yanımda şapkam yoktu. Şeker miyim ki eriyeceğim diye düşündüm. Hoca Nasreddin’in ‘Rahmet’ fıkrasını anımsayarak gülümsedim. Gözlerim belediye ve halk otobüslerinin semt tabelalarını tarıyordu. Fazla ıslanmamak için otobüse binmek istiyordum. Ne zaman istekle otobüs beklesem gelmiyordu. Taksiye de binmek istemiyordum… Solumdaki adamın sesiyle irkildim… “Şemsiyeler bir buçuk, şemsiyeler bir buçuk…” Şemsiye tezgâhını muşambayla örtmüştü. Değişik renkteki şemsiyeleri yine de görünüyordu. Orta boylu, kırkbeşinde gösteren, siyah saçları ortadan seyrelmiş, kahverengi ceketiyle sinmiş, üşüdüğü için ayakları üstünde sarsılan, kara bıyıklı, kara gözlü adamı tanıdım. Topkapı Eresin Otelinin önünde de görmüştüm. Otobüs durağında bilet satıyordu gece on sularında. Aynı semtte, aynı sokakta karşılaştığımız, aynı kahveye çıktığımız, kahve sahibiyle şakalaşan Kâmuran Ağabey’di bu. “Vay be, yıl 1984. Semtin en hızlı delikanlılarındandı. Ne oldu da bu işleri yapıyor şimdi” diye düşündüm. “Şemsiyeler bir buçuk, şemsiyeler bir buçuk.” Siyah seyrek saçlarından alnına kayan sular, burnunun ucundan yere düşüyordu… Kaldırımın kıyısında biriken insanlar, otobüsten otobüse koşuyorlardı. Durağa hızla yaklaşan taksiler, otobüsler biriken suları, bekleşen insanların üstüne sıçratıyorlardı istemeden. Otobüsünün geldiğine sevinen kimi insanlar, atıveriyorlardı kendini asfalt yola. Sulara daldığının ayrımına ancak ayakları ıslanınca varıyorlardı. Kedi gibi zıplıyorlardı otobüsün basamağına… Trafik polisi düdüğünü öttürüyor, yol açıyordu. Durakta boş bekleyen taksilere bağırıyordu. Şemsiyeci de bağırıyordu. “Şemsiyeler bir buçuk, şemsiyeler bir buçuk…” Gözlerine baktım. Kara gözleri, kırık ışıklar saçıyordu. Düşünceliydi. Umutsuz gibi geldi bana. Neşesizdi. Gözlerinin altı siyahımsı, çürükümsüydü. Bunalım yaşadığını anladım. Benim tanıdığım Kâmuran Ağabey, havada tutup tavada yiyendi. Ne olmuştu da, yazın bilet, kışın şemsiye satıyordu?.. Sormadan edemedim. İçimden geliyordu… Tanıştık. Bir yerden gözü ısırıyormuş ama anımsayamamış… “Kâşif Amca’nın kahvesini bilirsin.” dedim. Kâmuran Ağabey’in jetonu düştü. “Evet, hatırladım.” dedi. Kahve sahibiyle birbirlerine çapkınlık serüvenlerini anlatır, şakalaşırlardı. “Kâşif Amca rahmetli oldu.” dedim. Biliyormuş. “Şimdi oğlu işletiyor kahveyi…” Başını sallıyordu Kâmuran Ağabey. Psikolojik açıdan çökmüş gördüm. Yıllar geçmişti aradan. Nice fırtına, nice bora yaşadığı belliydi. “İşler oluyor mu?..” diye sordum. “Çorba parası.” dedi. “Eve ekmek götürüyorum.” Yağmur hızlanmıştı. Aldırmıyordum. Eski dostla, ıslanma pahasına da olsa konuşmalıydım. “Sizi otobüs bileti satarken görüyordum Eresin Otelinin önünde.” dedim. Başını sallıyordu. Gururunu da kırmak istemiyordum. “Kriz insanların alım gücünü zorluyor. Nice işyeri kapandı. Nice insan aç kaldı.” dedim. Gözleri parladı Kâmuran Ağabeyin. Mutlu günleri usuna geldi demek. “Benim Sirkeci’de iki restoranım vardı.” dedi. “Krizden sonra iflas ettim…” Sigaranın dumanlarını neremizden çıkaracağımızı şaşırdık. “Şehremini’de oturuyorum. Mahalleden ayrılınca evlendim. Çoluk çocuk zor geçiniyoruz şimdi…” Düşünüyordu. “Şemsiye bir buçuk. Gel abla. Bayan şemsiyeleri bir buçuk. Buyur amca…” Bir iki insan göz atıyordu tezgâhına. Bir yandan da konuşuyordu. “Restoran sahibiyken bekârdım. İşi boşladım biraz. Eve gitmedim. Sonra evlenince ikinci restoranım da oldu ama kriz beni batırdı…” Ağlayacaktı. Attığı sigarası su birikintisinde cız diye söndü. “Benim de suçum var tabii ki. Yanımdaki garsonlara güvendim. Yanıma işçi olarak aldığım garsonlara sattım dükkânımı…” Garsonlar kasadan para aşırıyormuş, malı götürüyormuşlar. Çok acıdım Kâmuran Ağabey’e. Besle kargayı oysun gözünü atasözünü anımsadım içim burkularak… “ İşin başında olmak lâzım ağabey.” dedim. Tezgâhındaki şemsiyeleri düzeltiyordu. Birkaç adet satmıştı. Gözleri fırıl fırıl dönüyordu. “Benim dükkânıma semtten Barbaroslar, çoban Hüseyinler gelirdi.” Çoban Hüseyin’in köşeleri döndüğünü, tekstil dükkânını, üçkâğıtçılıkla ihracat yaptığını anlattı. “İşinin başında olmak gerek ağabey.” dedim. Acı acı gülümsüyordum. Ne diyeyim… Anlamlı başını sallıyordu. Geçmişti artık. Üzülmenin, dövünmenin, ağlamanın yararı yoktu elbet… Şemsiye alamadım, otobüsüm gelmişti. Islak ellerini sıktım… “Hayırlı işler.” dedim. İyi günler diledim. Belediye otobüsüne atladım. Yağmur damlaları, otobüsün tavanına sertçe düşüyordu… Kâmuran Ağabey ağzından dumanlar çıkararak bağırıyor; şemsiyelerini satıyordu… YILMAZ UÇAR


( Kanadı Kırık isimli öykü kitabından alınmıştır. Sayfa: 42 - 43 - 44 - 45 ) ( Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, 9. cilt, sayfa: 3645’te de yayımlanmıştır… )



UMUT EDEBİYAT


Semih, bilgisayarının başındaydı. Parmakları klavyenin tuşları üstünde tıkırdıyordu. Mavi gözleri, daktilo ile yazılmış dosyanın kopyalarındaydı. Dizgi yapıyordu. Küçük bir yayınevinde iş bulmuştu. Bekârdı. Nermin’le nasıl evleneceklerini tartışıyorlardı cafelerde, sinema fuayelerinde. Boşa koyuyor dolduramıyor, doluya koyuyor aldıramıyordu… Sigarasının dumanlarını burun deliklerinden çıkardı. Kel başını okşadı bir süre. Terlemişti. İlk yazın öğle güneşi, Babıali Yokuşunu ısıtmaya başlamıştı… Cep telefonu tatlı tatlı öttü. Tarkan’ın güzel bir şarkısının melodisiydi. Üniversitedeki bayan arkadaşı sanmıştı arayanın. Kendisi de yanında olmalıydı şimdi. Sınavlarını verebilseydi keşke… Evinin kirasını çıkarabiliyordu basın emekçilerinin yanında… Telefonu açtı. Baro’da görevli, üniversiteden arkadaşıydı. İktisat Fakültesinden… “Dostum dergimizin dizgileri bitti mi?” diye soruyordu. “Bitmek üzere.” dedi Semih. Aydınger çıkışlarını alabilmesi için, dizgi ücretini ödemesi gerektiğini anımsattı patronun diliyle. Borçları birikmişti birikmesine. Emir, demiri kesiyordu çünkü. “Murat kusura bakma. Zeki Bey söylememi istedi…” “Fark etmez dostum. Ortaklarla görüşeceğim.” Telefonlar kapanmıştı. Semih dizgiyi sürdürüyordu… İstiklâl Caddesi Baro Binasındaki Murat, odasına gelen insanlara AİHM formları, bilgisayar çıktılarını veriyordu… Yazıyordu da. Siyasi, edebi, eleştiri yazılarını dergilerde yayımlıyordu. Odasında kimse kalmayınca, masasındaki hesap makinesini çekti önüne. Rakamlara dokanıyor, hesaplıyordu. “ Ortaklardan her ay elli milyon alsak, bir buçuk milyar eder. İki aylık çıkaracağımıza göre üç milyar yapar. Bizde olmayan tek şey; para!..” Barodan aldığı memur maaşının bir bölümünü, kitap dergi için ayırıyordu Murat. Kitaplarını matbaaya borçlanarak bastırıyordu. Konferanslar veriyordu Kültür Merkezlerinde, üniversite fuayelerinde… Usuna bir fikir gelmişti Murat’ın. Öğle yemeğinde Babıali’ye gidecek. Aydınger çıkışlarını alıp matbaaya kendi götürecekti. “Maaşımdan öderim.” dedi. Derginin ilk sayısında, edebi denemeleri olacaktı Murat’ın. Telefonla aradı Semih’i. “Öğle yemeği benden koçum. Adana dürüm, ayran. Bendensin. Aydıngerler senden.” Nazları geçiyordu birbirine. Tünel’deki Galipdede Caddesinden Kuledibi’ne, Yüksekkaldırım’dan Galata Köprüsü’ne çıktı. Sigara içmiyor, köprüden aldığı susamlı simidi yiyordu. Mısırçarşısı’nın albenili, mis kokulu havasına girdi. Dünyanın en güzel kokulu çarşısıydı onun için. Turist kadınlar, dükkân sahiplerine hoş kokulu çuvalların içinde ne olduğunu soruyorlardı kendi dillerinde. Tatlı tatlı gülümsedi Murat… Sultanhamam Meydanında bir gömlek baktı kendine. Parlak kravatlara kaydı gözü. Renk renk, ışıl ışıl gözalıcı bir biçimde şeffaf kutulardaydılar. “Düğünümde bile giymedim bu kadar çalımlı şeyleri.” diye söylendi. “Neyime gerek benim. Kanıma girmiş bir kez matbaa, kartuş, şerit kokusu. Sigara gibi tiryakisi olmuşum.” Ara sokaklarında yürüyordu Sultanhamam’ın. Büyük Postane’nin önüne gelmişti bile. İki dakikada yokuşa ulaşırdı şimdi. Basamakları ikişer ikişer çıkmıştı Evren Hanın… Saçsız başını okşayıp, çayını yudumlayan arkadaşını bilgisayar başında görünce, gülümsedi Murat. “Dostum” diyorlardı birbirlerine. Ellerini sıktılar, sarıldılar; sırtlarına pat pat vurarak… Bir iskemle çekip oturmuştu bilgisayar başına Murat. Semih, yazıcıdan aydınger çıkışlarını alıyordu derginin. Kapağın renk ayrımı, harf karakterleri bağlamında söyleştiler. Sıcak çayları tütüyordu masalarında… Küçük bir yayınevinin dizgi odasını ısıtmıştı dost gülüşleri. Düzenli dizgi yapıyordu Semih. Dışarı yemeğe çıkmaz, lokantadan sipariş getirtirdi. Öyle yaptılar yine. Dürümlerini, ayranlarını söylediler. Ailelerini sordular birbirlerine. Eşlerini, dostlarını… “Dostum nasıl satacaksın dergiyi. Millet okumak istemiyor. İnternet, televizyon insanların beynini dondurdu.” dedi Semih. Hazırcevaptı, ataktı Murat. Kimsenin sözünün altında kalmazdı. Sözü, gediğine koyardı. Ciddi baktı. Sol kaşını kaldırdı kara gözlerini kısarak. “Aziz Nesin, Markopaşa Dergilerini nasıl sırtlayıp Eminönü, Karaköy, Taksim Meydanlarında sattıysa; Rıfat Ilgaz, Adembaba Dergisini elli bin basıp satmışsa biz de satacağız. Vapur iskelelerinde, tren istasyonlarında, otobüs duraklarında, otogarlarda, Beyazıt, Taksim, Kadıköy Meydanlarında, Üniversitelerde; gerekirse apartmanlara girerek, kapı kapı dolaşarak satacağız kitaplarımızı, dergilerimizi. Medyaya dağıtacağız. Kültür Bakanlığı’na göndereceğiz kitaplıklar için. Türkçe konuşan herkese ulaştıracağız. Halkımızı aydınlatacağız…” Zafer kazanmış ordu komutanları gibi, birbirlerine dolu dolu gözlerle bakıyorlardı. Yüreklerindeki inanç, direnç, umut yüzlerine yansımıştı. Matbaaya birlikte gidip, Umut Edebiyat Dergisi’nin aydıngerlerini verdiler… Sevinçliydiler… Dergi, kitapçı raflarında kaldı!.. YILMAZ UÇAR



SICAK YEMEK


Hatice Nine, aşevinden çıkmıştı. Elleri arasında bir tencere ‘türlü’ yemeği vardı. Tencerenin sıcaklığı, üşüyen ellerini ısıtmıştı. Sevinç duyuyordu Hatice Nine. Kurban Bayramı öncesi, nasıl Kaymakamlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfından para yardımı almışsa; Belediye Aşevinden de yemek yardımı alıyordu. Ne yapsındı? Acından ölse miydi? 70 yaşındaki Hatice Nine ak saçlarının taştığı başörtüsü, kalın kazağı, hırkası, dallı şalvarıyla mutlu gülümsüyordu. Yüzü kırış kırıştı. Dişsiz ağzıyla, sevinçle bakıyordu dumanı üstünde tüten tencere yemeğine. Ne güzel yiyecekti küçük Hasan’ı, Emel’i… Gelini Hacer, temizliğe gidiyordu evlere, şirketlere. Oğlu Kadir, üç yıldan beri Bayrampaşa Cezaevi’nde yatıyordu adam yaralamaktan. Eşi Ömer’i geçen yıl yitirmişti Hatice Nine. Bir gecekondu bırakabilmişti Ömer Amca. İki gözlü gecekondularının damı delikti oysa. Pencerelerinden, kapılarından giren soğuk, yer yataklarında da titreten gecekonduda oturuyorlardı… Açık çay, kuru zeytinle, bayat ekmekle kahvaltı yapıyorlardı. Aşevinden aldığı yemekle doyurabiliyordu karınlarını Hatice Nine torunlarının… Sevinçle yiyorlardı. O küçücük elleriyle, lokmaları yemeğin suyuna banıp, küçük dişleriyle ne güzel çiğniyorlardı. Gelini Hacer, iş dönüşü taksitle aldığı renkli televizyonu açar, sırtüstü yatıp dinlenirdi. Gözleri, tavanda sallanan çıplak ampüldeydi. Eşi Kadir’i düşünürdü. Çocuklarını… Sahanda sucuklu yumurta ile besliyordu onları. Yapılan bir iyilik, çok mutlu kılıyordu. Muhtaçtılar sevgiye… Yağmur birikintilerine korkmadan basıp geçti Hatice Nine. Görmemişti. Bakmamıştı ki önüne. Lastik ayakkabılarından giren sular çoraplarını, şalvarının paçalarını ıslatmıştı. Yolun karşısına geçti. Sevinçli gözleri, yemek tenceresindeydi. Mis gibiydi yemek kokusu… Yutkunuyordu Hatice Nine. Asfalt yolun kıyısından yürüyordu. Bir varabilse gecekondusuna. Hasan’ıyla, Emel’ine etli, domatesli, patatesli, biberli, patlıcanlı ‘türlü’ yemeğini ulaştırabilse. Bir tabakta gelinine ayırabilirdi bu iştahla. O da kalırsa!... Mahallenin muhtarına dua ediyordu. Kaymakama da… Ne iyi insanlardı. Düşkünlere yardım etmek, insanlık görevi değil miydi yani. Hatice Nine, “parti, oy” sözünü duymuştu muhtardan. Kulakları ağır işitse de, aklı yerindeydi. “Ben anlamam.” demişti dişsiz ağzıyla. Gülümseyince, burnu çenesine değiyordu!.. Evine yaklaşmıştı. Rüzgâr, zımba gibi yüzüne çarpıyordu. Geçip gidiyordu hızlı hızlı… Kaldırıma park edilen otomobillerin yanından geçti yavaşça. Elindeki tencereyi düşürmemeye çabalıyordu. Gecekondusunun giriş kapısında karşıladı koşarak Hasan’ıyla, Emel’i. “Babaanne.” diye sarıldılar. Beşer yaşlarında ikiz kardeştiler. “Durun yavrularım sarsmayın beni.” Gazete kağıdı serili yer sofrasına oturdular. İçerisi soğuktu soğuk olmasına. Aldırmıyorlardı. Sıcak yemeğe kavuşmuşlardı nasıl olsa… Hatice Nine, mutfaktan bir tabak aldı. Dumanı tüten, ağzı sulandıran yemekten gelini Hacer’e ayırıyordu. “Gelince piknik tüpünde ısıtır yer.” diye düşündü. Geçti iç odaya Hatice Nine. Torunlarının yanına çöktü. Dizkapakları ağrıyordu otururken. Yumruklarıyla bir iki kez vurdu dizlerine. Bir of çekti duyulur duyulmaz… Karşıki dağlar yıkılmadı ama!.. Gelini Hacer’in; temizlik için gittiği evin pencere camlarını silerken ayağının kayıp düştüğünden, belinin kırılıp hastaneye kaldırıldığından haberleri olmadan; sevinçle yiyorlardı sıcak yemeklerini. Yağmur, fırtınayla savrularak yağıyordu!.. YILMAZ UÇAR







 

 

 

 [ Efend]