YIKIM
Ne zaman dış mahallelere giden bir otobüse binsem, içerisi ter kokar. Yağmurlu havalarda bu koku daha da artar. O yolculara kızamam, aksine bağışlayıcı bahaneler ararım; yoksuldur, evinde sular akmıyordur, aksa da aygaz tüpü alacak parası kalmamıştır, gibi. İşte Yılmaz Uçar’ın “Yıkım” adlı yapıtının ilk öyküsü olan “Aleks”in baş kişisi Aleks böyle biri idi. Asıl adı Cüneyd, Fenerbahçe’li futbolcu Aleks’e çok özendiği için herkes ona öyle diyor. Sık sık uzamış sakallarını kaşır, evden eve taşınanların eşyalarını taşımaya yardım eder bahşiş alır, geçinir giderdi. Askerliğini Şırnak’ta yapmış, babası yok, amcasının yanında sığıntı, tek göz odada. Varsıl olmayı düşlerdi hep, çok parası olunca, isteklerinden biri de Fenerbahçe’ye yardım etmekti.
“Yıkım” adlı yapıt, 2 bölümden oluşur: Öyküler ve Günceler. Öykülerin ikincisi “Nazi Subayı”dır. Cem, 1.70 cm. boyunda, 120 kg.dır. Yürürken başını dik tutar, kollarını balyoz gibi sallar, adımları kaz adımıdır, ayni Nazi subayları gibi. Bir bankada, engelliler kadrosunda, arşiv bölümünde çalışır. 60 kiloluk kolileri taşır, bir süre sonra belinden de sakatlanır. Müdürüyle geçinemez, başından hoş olmayan olaylar geçer, ezilir. Öyküde asıl amaç; toplumumuzda engelli vatandaşların hor görülmesi, onlara değer verilmemesinin belirtilmesidir. Yazar Yılmaz Uçar, öykünün sonunda şöyle yakınır:
“İşyerlerinde oluyordu ast üst personel anlaşmazlığı. Fakat, doğanın varoluşuna paralel oluşan canlılar içinde, engelli olanlar niçin eziliyor? Problemini çözemiyordum doğrusu. Büyük balık, küçük balığı yutuyor muydu yani? Yutmalı mıydı?
İstifa ederek bir yere varılamıyordu ki. O tip şahısların işini, daha orada bitirmek gerekiyordu aslında. Nasıl ki, istifa ederek biz kendi işimizi bitiriyorsak!..”
Yapıta adını veren “Yıkım” adlı öyküde, Hamdi Usta, uzun boylu, zayıf, kel kafalı, yoksul bir emeklidir. Bir gün kahvede gazete okurken gözüne çarpan bir haber onu delirtir. Yumruğunu masaya vurur, çaylar dökülür, herkes korkar. Gazetede, Umut Mahallesi’nin yıkılacağı yazılıdır. Belediye daha sonra orada depreme dayanıklı yeni evler yapacaktır. Hamdi Usta inanmaz, kahvede bağırır: “Arkadaşlar, evlerimizi ellerimizden alıp bizleri sürgün edecekler. İkitelli’de prefabrik evlerde oturacağız, bizim mahallemizde yapılacak lüks evlerde ise varsıllar oturacak. Kendileri köşeyi dönecekler.”
Kahvede herkes isyan eder, her ağızdan bir ses çıkar. Başta emekli, yorgun kalpli Hamdi Usta olmak üzere öfkeli tüm mahalleli, Belediye Başkanı ile konuşmak için yola dökülürler. Yol uzundur, Başkan’ın odası üst kattadır, merdivenle çıkılır, yolda başlarına hiç beklenmedik bir olay gelir…
“Düşenin dostu olmaz” derler. Onu diyen atalarımız yanılmışlar, nedeni Yılmaz Uçar’ı tanımamışlar. O, yazılarında, hakkı ve eşitliği aradığı için yargılanan, hapislerde yatan, stresten, üzüntüden beyin kanaması geçiren, insülinle yaşayan arkadaşlarını unutmaz. Onları ziyaret eder, öykülerinde de yaşatarak bizlere tanıtır. “Düzeltmen” adlı öykü, böyle bir öyküdür. Yine de ben okurları yanıltmış olmayayım, öykünün başkişisi düşsel bir kişi de olabilir. Onu yalnız yazar ve Tanrı bilir, yazara sorsan da bu meslek sırrını açıklamaz.
“Balıkçı” adlı öyküde, Adnan’ın mavi kot pantolonu çamurlanmış, dizlerine dek ıslanmıştı. Geçtiği yerleri silip süpürüyordu. Sigortalı bir iş bulamamış, emekli de olamamıştı. Yüzde altmış beş engelli olması nedeniyle raporunu Ankara’ya göndermiş, ama rapor geri gelmişti. Aksayan bacağıyla balıkçı tezgahının arkasında bağırıp duruyordu: Tazye balık! Tazye balık!.. Evde çoluk çocuk, bir de yatalak annesi ekmek bekliyordu. Yaşam kimilerine göre ne denli çetin, kimilerine göre ise çok kolay ve keyifliydi.
Toplumumuzda, üzerlerine titrediğimiz, gözbebeğimiz genç kızlarımız da ne yazık ki, bizlerle birlikte sıkıntı çeker. “İlaç” adlı öyküde, öykünün başkişisi ve tüm ezilen genç kızlarımızın temsilcisi Serpil, bir giyim mağazasında tezgahtardır. Akşam olmuştur, işten ayrılıp yorgun adımlarla evine dönmektedir. Cadde kalabalık, herkes telaşlı, Serpil düşüncelidir. Askerdeki ağabeyi para istemişti. Babası inşaatta sıvacı ustasıydı, çalışırken iskele çökmüş, kırık bacağı şimdi alçıdaydı. Kalp hastası annesinin ilaçlarını bugün alması gerekiyordu. Önce eczaneye uğrayacaktı. Eczaneye çok yakınlaşmıştı ama başına gelecek tatsız bir olay kendine daha yakındı…
Ülkemizde ne denli yazınsal dergiler yayınlandı, ama çoğu birkaç ay dayanabildi, unutuldu gitti. Bunun birçok nedeni var; halkın cehaleti, ilgisizliği, ekonomik durumların elverişsiz oluşu, çoğunluğun sinema, televizyon, bilgisayar izleme alışkanlığı vb.
İstiklal Caddesi’nde Baro binasında memur Murat’ta bir yazınsal dergi yayınlamaya soyunur. İlk dizgi ve baskı giderlerini maaşından öder. Arkadaşı Semih “Dostum, nasıl satacaksın dergileri?” diye sorduğunda Murat’ın bakışları ciddileşir. Sol kaşını kaldırır, gözlerini kısarak; “Aziz Nesin, Markopaşa dergilerini nasıl sırtlayıp Eminönü, Karaköy, Taksim meydanlarında sattıysa; Rıfat Ilgaz, Adembaba dergisini elli bin basıp satmışsa biz de satacağız. Vapur iskelelerinde, tren istasyonlarında, otobüs duraklarında, otogarlarda; Beyazıt, Taksim, Kadıköy meydanlarında, üniversitelerde, Kartal, Mecidiyeköy, Galatasaray meydanlarında, gerekirse apartmanlara girerek, kapı kapı dolaşarak satacağız dergilerimizi” der.
Dergi yayınlanır, dağıtımı yapılır, acaba satıldı mı?..
“Sıcak Yemek” adlı öyküde, Hatice Nine, içimizde açlık sınırında yaşayan binlerce yazgı kurbanlarından biridir. Eşi geçen yıl ölmüş, oğlu Bayrampaşa Cezaevi’nde yatmaktadır adam yaralamak suçundan. Gelini Hacer evlere temizliğe gider… Hatice Nine’de tek göz gecekondusunda iki torunuyla birlikte akşam gelininin dönmesini beklerdi. O gün aşevinden yeni çıkmıştı. Elleri arasında bir tencere türlü yemeği vardı; sıcak sıcak. Tencere, üşümüş ellerini ısıtıyordu. Hava kararmıştı, çabuk fakat dikkatli yürüyordu evine doğru. Biraz sonra torunları onu kapıda karşılayacak, sıcak odada, bayat ekmek lokmalarını yemeğin suyuna bandıra bandıra yiyeceklerdi, aralarında şakalaşarak. Fakat yazgı hiç boş durmuyor; Hatice Nine’ye, gelinine, torunlarına yeni ağlar örüyordu…
Bu günlerde veya bu yıllarda cep telefonu moda oldu. Herkesin yanında bir tane var. Kimileri onunla fotoğraf bile çekiyor. İstiklal Caddesi’nde arkadaşı Kayhan’la yürüyen avukat Bülent Salih, sokaklarda kağıt mendil satan yoksul çocuklara çok acırdı. Onlardan mendil alır, fazla para verir, saçlarını okşar, mutluluk duyardı. Bu kez öyle yaptı. Çocuk “Buyur ağabey” diyerek elindeki üç paket mendili uzattığında Bülent Salih bir eliyle para çıkarırken diğer eliyle de cebindeki yeni aldığı kameralı cep telefonunu okşuyordu. Mendillerden birini Kayhan’a verdi, diğer ikisini ceplerine tıktı. Kalabalık yolda bir süre yürüdüler. Bülent Salih birden panikledi, tüm ceplerini yokladı, kredi kartıyla alıp daha borcunu ödemediği cep telefonu yoktu…
Bazı kişiler toplumumuzun yaralarıdır, çürük meyveleridir, Avcı Hasan gibi. Okuyamamış, kendini de eğitememiştir. Durmadan yerlere tükürür. En ufak bir olayda karısı Binnaz Teyzeyle atışır, tartışmayı tırmandırır, birkaç kez de tokatlamıştır onu. O’da açlık sınırında yaşayanlardandır, ayakkabısının altı her zaman deliktir. Bir gün ana caddedeki çöp bidonunu karıştırırken gençler laf atarlar. Avcı Hasan küfürler eder, önüne geleni tekmeler, kontrolünü yitirir…
Yapıtın diğer öykülerinde Yılmaz Uçar yine yaşantılarımızdan örnekler verir, örneğin:
Mahalle arasında, apartman dairesinde kaçak Kuran kurslarına giden otuz kadar kız çocuğu ve onları getiren götüren kara çarşaflı kadınlar; gençliğinde futbol oynamış, güngörmüş, mağaza sahibi olmuş Rauf Beyin şimdi bir çorba parasına ayakkabı tamir etmesi; Banka müdürü Cevahir Beyin arabasına hafifçe çarpan otobüs şoförü Rıza Beyin düştüğü durumlar, onlar tartışırlarken otobüse hırsız tinerci çocukların doluşması, İşkur’da iş arayan Tahsin’in, memurun “İş yok!” demesi üzerine çok sinirlenip memurun yakasına yapışması vb.
Yapıtın Günceler bölümü 18.4.2004 ile 9.12.2007 günleri arasındaki süreyi kapsar. Güncelerinde, Bulgaristan Radyosu Türkçe Yayın Servisini konu eder. Yazar, oraya şiirlerini, öykülerini gönderir. Hepsi radyoda okunur. Yılmaz Uçar bunları CD’ye kaydeder, kendisine ait internet sitesinde yayınlar. Yazar, vakit bulur veya yaratır. İstanbul’un yazınla ilgili tüm kuruluşlarını ziyaret eder, yöneticileriyle tanışır; güncelerinde bunları yazarak okurlarını da haberdar eder. Örneğin: Bakırköy Kültür Merkezi’nin organize ettiği imza günlerine, İstanbul Kitap Fuarı’nda TYS Standı’ndaki imza günlerine katılır, okurlarıyla söyleşir. Cihangir’de Orhan Kemal Müzesi’ni gezer, oğlu Işık Öğütçü ile tanışır. Ona kitaplarını imzalar, armağan eder. Taksim, Beyoğlu, Tünel, Cağaloğlu, Bakırköy, yazarın yazın çevresi ve Öner Yağcı, H.Hüseyin Yalvaç vb. yazın arkadaşlarıdır…
Yılmaz Uçar, “Yıkım” adlı yapıtıyla bizleri imgesel bir geziye çıkarmış, akıcı biçemi ve sade Türkçe’siyle toplumumuzun aksayan yönlerini sergilemiş, okurda ilgi uyandırmıştır.
“Yıkım”, günümüzün Türkiye’sinde, halkın yaşantısını, insanların bilgi, kültür ve davranış düzeyini inceleyecek olan gelecek kuşaklar için değerli bir kaynaktır…
Yıkım, Yılmaz Uçar, Öykü, Sone Yayınları, İstanbul 2008, 160 sayfa
YILMAZ ÇONGAR
TÜRK DİLİ DERGİSİ
Mart-Nisan 2009, Yıl:22,Sayı:131, Sayfa:58-59.


Yorum Yaz
Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.