<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>www.yilmazucar.com</title>
	<atom:link href="http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yilmazucar.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Jul 2010 16:36:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>RIFAT ILGAZ  100 YAŞINDA</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=333</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=333#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Jul 2010 16:36:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[ellerinizde kalsın son sıcaklığım]]></category>
		<category><![CDATA[rıfat ılgaz]]></category>
		<category><![CDATA[rıfat ılgaz 100 yaşında]]></category>
		<category><![CDATA[rıfat ılgaz ile söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[rıfat ılgaz söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[rıfat ılgaz söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=333</guid>
		<description><![CDATA[RIFAT ILGAZ: “ELLERİNİZDE KALSIN, SON SICAKLIĞIM…” Çınar Yayınevi sahibi Aydın Ilgaz’la görüştüm. Yepyeni dolgun bir kitap hazırlayacağım. Yepyeni sorular, yepyeni yanıtlar… Sorumluluğumun bilincindeyim. Not defterime, araştırmalarımın sonuçlarında saptadığım, sorularımı yazdım… Şirinevler otobüs durağında inmiş, üst geçidi tırmanıyordum. Karşımda, Ataköy’ün 9. Kısım Blokları. Hava, pusarık. Yağmur yağdı, yağacak… Sakin, temiz ağaçlıklı yolda yürüyorum. Düşünüyorum. Bu kez [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2010/07/16740_101911116498551_100000389903054_50113_2070542_n-205x300.jpg" class="alignnone" width="205" height="300" /></p>
<p><strong>RIFAT ILGAZ:  “ELLERİNİZDE KALSIN, SON SICAKLIĞIM…”<br />
</strong><br />
       Çınar Yayınevi sahibi Aydın Ilgaz’la görüştüm. Yepyeni dolgun bir kitap hazırlayacağım. Yepyeni sorular, yepyeni yanıtlar… Sorumluluğumun bilincindeyim. Not defterime, araştırmalarımın sonuçlarında saptadığım, sorularımı yazdım… Şirinevler otobüs durağında inmiş, üst geçidi tırmanıyordum.<span id="more-333"></span> Karşımda, Ataköy’ün 9. Kısım Blokları. Hava, pusarık. Yağmur yağdı, yağacak… Sakin, temiz ağaçlıklı yolda yürüyorum. Düşünüyorum. Bu kez söyleşim; Varlık Nisan 1989 sayısını aşmalı, aşacağım… S Blokları 3. Kata asansörle çıkmış, kapı ziline basmıştım. Rıfat Hoca güleç, dirençli, umutlu, öğretmen… Selamlaştık. İçeri geçtim. Botlarımı çıkardım… Hoca, mutfaktaydı. Çay yapıyormuş… Oturma odasına buyur etti. Cam dibindeki koltuğa oturdum. Not defterimi, kalemimi sehpanın üstüne koydum. Pencereden baktım. Ataköy Blokları göz önünde. Solumda Ataköy Migros; tam karşı caddenin köşesinde Kültür Koleji Binaları. Sokaklar boş, sarı taksiler tek-tük…<br />
Hocam, aksayarak geldi. Solumdaki koltuğa uzandı. Kıbrıs’taki kazada, kalça kemiği zedelenmişti. Rahat söyleşebilmek amacıyla uzandı. Ama öksürüğü kesilmemişti… Not defterimi açtım. Röportaj sorularımı gözden geçirdim. İlk sorumu yönelttim:</p>
<p>       -“Rıfat Ilgaz Kültür Evi”nin açılışından ötürü Sizi kutluyorum. Kültür Evi genç sanatçılara, gençliğe ne gibi aktiviteler kazandıracak? Hele Siz değerli bir yazarımızın isminin verilmesi; Siz de ne gibi düşünceler uyandırdı?..<br />
       Benim adıma şimdiye kadar kutlamalar oldu. Ödül, armağan verildi. Kastamonu’da Kuruçeşme mahallesinde bir sokak adı. Sonra Cide’de doğduğum memlekette bir cadde, Rıfat Ilgaz caddesi… Sizin gibi, söyleşi yapmaya gelenlere de söylemiştim. Bir dikili ağacım, çöpüm, evim bile yok. Tapusu üzerimde. Derken sevinçle duydum ki benim adıma ev, Kültür Evi açılıyor. Bu evde, yalnız ben barınmayacağım. Benim barınmam için vermiyor Bakırköy Belediyesi. Beni seven, kültüre bağlı olan, bilimden, sanattan yana olanların gelip yararlanması için bu evi açıyorlar. Her konuştukça, anımsadıkça candan, gönülden teşekkür ederim. Aydınların kendilerini bulacakları bir yer. Birbirlerini görecekleri bir yer. Kültür gereksinimlerini, gerektirebilecekleri bir yer… 400 koltukluk bir tiyatro. Sergi Odaları, konser verilecek yerler içinde yönetim odaları. Böyle bir ev işte… Bir sanatçı için, düşlerine girecek bir değerbilirlik nedeni. Teşekkür ederiz bunu düşünenlere. İşin içinde bir sanatçının oluşu. Cücenoğlu’nun uygun görüşü. Tiyatro ustası, sanatçısı, danışmanı… Belediye Başkanı Ali Talip Özdemir’den, Tuncer Cücenoğlu’na hemen teşekkür ettim. Bir de onaylayan Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen. Belediye Meclis üyelerine bu vesileyle şükranlarımı yinelerim!.. Daha önceleri, belediye gençler için bir alan, stad düşünürdü. Bunu yeterli görürdü. Çağ geliştikçe, ilerledikçe yetmediği anlaşıldı. Gençlerin koşmaları, top oynamaları yeterli değil. Birbirlerini tanıyıp sevmeleri, kucaklaşmaları için, kültüründe araya girmesi gerekiyor. Sanatın sıcaklığı onları kaynaştıracak… Belediyenin görevleri arasında artık, sanat etkinlikleri, kültür etkinlikleri diye bir görev de var. Devletin, hükümetin, gençlik üzerinden elini çekmesi onları özgür bırakması için, bu daha demokratça bir yoldu. Halkla ilişkiler, kültür, sanat yoluyla oluşunca ekonomik sosyal gibi terimlerde yoğunlaşan ve siyasal sözcüğünde anlamını bulan demokratça görevler böyle daha başarılı oluyor. Bunu yeni belediyecilik anlayışı açığa çıkardı. Partiler kendilerini bu yoldan daha kolay tanıtıyorlar. Halkla kaynaşabiliyorlar. Şu kadar senedir ben devletin memuruydum. Devletin okullarından memur olarak yetiştirilmişim. Bir öğretmenim. Devlet, okuldan çıktığımız gün, ‘tecsisat bedeli’ diye bir para ödeseydi görevini bitirmiş olurdu. Belediyeler aydından, sanatçıdan, kültürlü kişilerden yararlanmayı da düşündüler. Bugünün partileri kendi varlıklarını sürdürmek için, bu yolu daha tutarlı buldular. Belediyelerin bu anlayışını, çok daha çağına yakışır bir olay sayıyorum…</p>
<p>        -Günümüz şiiri, öyküsü, romanı üstüne görüşlerinizi alabilir miyim? Sanat akımları nasıl gelişebilir?<br />
       İkinci Dünya Savaşı yıllarında şiir, öykü, roman, çocuk edebiyatı, güncel yazılar olarak dergilerde, gazetelerde çok yazılar yazdım. Bu yazıların içeriğinde ortaklaşa bir yön vardı. Toplumun gerçeklerini aramak!.. O zaman ki işimi sonraları şöyle özetlemiştim: “Gözüm toplumda, kulağım halkta…”  Sanat anlayışım bu doğrultuda gelişti. Ortaklaşa çıkardığımız Yürüyüş dergisinde ‘Şiire Dair’ adlı bir başyazımda, derginin ilk sayısında şöyle demiştim: “Bugünün sanatçısı, en ileri düşünce sistemine sahip olursa, kendinden bekleneni verebilir.”  En ileri düşünce sistemini, Cemal Süreyya  ‘Papirüs’ dergisinde yazmıştı ve “Marxizm” demişti… O dönemin Marxist edebiyatını dolaylı yoldan ortaya koyuyoruz. Çok zorunluydu. İkinci Dünya Savaşı içindeydik. Faşizme karşıydı o zaman ki, en ileri düşünce sistemini benimseyenler. Irkçılığa, koyu milliyetçiliğe karşıydı. Haklı olarak bize, toplumcu gerçekçi adını verdiler. Bu davranışlarımızdan ötürü, o yılların eleştirmenleri Sabahattin Ali, Fahir Onger, Rauf Mutluay, Hüsamettin Bozok…  Nâzım Hikmet bizim kuşağa hapishane de övgüleri vardır. Nâzım, Bursa hapishanesinde arkadaşı Orhan Kemal’e şöyle demiş: “Bak Raşit, şiir yazmak için beni taklit etmek zorunda değilsin. Kendi sesini ara, bul… Bak Rıfat’ın şiirini oku. Nasıl kendi sesini bulduysa, sen de kendi öz sesini ara, bul. Kendin gibi şiir yaz. Benim gibi düşünebilirsin, Marxist olabilirsin ama kendi sesini bul…” Beni örnek göstermiş Nâzım… Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’le yaptığı röportajına almış bu sözleri. Cumhuriyet’te yayınlandı. Biz ‘Yürüyüş’ dergisini çıkarıyorduk. Yeni Edebiyat Gazetesi o sıralarda kapatıldı. Hapishaneden, Orhan Kemal’in yazıları bize geldi. Biz yayınlayacağız. O zaman ki ismi; Raşit Kemali… Nâzım Hikmet’in takma ismi; İbrahim Sabri… Yürüyüş dergisinin sorumlu müdürü Rıfat Ilgaz’dı. Benim sorumluluğum da idi, yayımlandı. Faruk Toprak derginin sahibi, A.Kadir’de yardımcımız.  Üç kişinin işbirliğiyle çıkıyor. Orhan Kemal, Raşit Kemali adıyla Yeni Edebiyat’ta ve bizde şiirleri benim sorumluluğumda yayımlandı. Raşit Kemali’nin adı, o andan sonra Yeni Edebiyat’ta, Yürüyüş’te Orhan Kemal olarak kaldı… Bir veya iki yıl önce, ben Yazarlar Sendikası’nda, adına toplulukta konuşuyorum. Oturanların arasında, kürsünün önünde Orhan Kemal’in hanımı da vardı. Nuriye Öğütçü’ye “Öyle değil mi Nuriye Hanım.” dedim.  “Öyle…” dedi… 80. yaşım dolayısıyla konuştum. Böylece, Orhan Kemal’in ismini benim koyduğum ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti çapında, adını ben koyuyorum… Sabahattin Ali, “Yarenlik” üzerine çok güzel, çok değerli yazı yazmıştır. Bu yüzden Sabahattin Ali’ye büyük saygım var. Sabahattin Ali’nin çıkardığı ‘Markopaşa’nın yazarı oldum. Sabahattin Ali’yle hemen o aylarda, geceli-gündüzlü bir aradaydık. En çok satan dergisini çıkardık. Cumhuriyet 17.000 basıyor. Biz, 50.000-60.000 Markopaşa bastık, sattık. Dergiyi ilkel aletlerle, makinelerle basıyoruz. Ve biz, 50.000-60.000 satıyoruz. Sabahattin Ali’nin Markopaşa’sı  Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali birlikte yazıyoruz… Esat Adil Müstecaplıoğlu, Sosyalist Partisi’ni kurdu. Bunun üyeleri o zaman aydınlardan dergi istiyorlar. Rıfat, Aziz, Sabahattin beylerden. Parti üyesi olarak, duvara yazı yazdılar. Her yerde Aziz Nesin “benim dergim” demiştir. Sabahattin Ali, ilk eleştiri yazısını benim için yazmıştır. İlk ve tek… Gülünç olmadım. Kızı Filiz Ali, Macar asıllı kocası Adil Lazlov ile beni evlerine davet ettiler. “Babam hakkında belge topluyoruz. Bize babamızı tanıt…” dediler. Sabahattin Ali, İstanbul’a gelince birlikte olurduk. Esat Adil’in partisine üye ve hemşeriydi. Edremit’liydiler. O sıralar, Hasan Ali Yücel değişti. Şemsettin Sirer geldi. Öğretmen olabilir miyim diye geldim. Ciğerlerimden hastayım. Validebağ Sanatoryumuna gidip yatmak… Sabahattin Ali, 46 yılı; “Gazete hazır, ister öğretmen ol, ister öğretmen olmadan gel…” dedi. Şükran Lokantasında konuşuyoruz bunları. Cumartesi Gazetesini Adil Yağcı, Aziz Nesin’le birlikte çıkarıyoruz. Kapatıldı…  ‘Yaşadıkça’ isimli şiir kitabımı, Cumartesi’den kalan kâğıtlarla çıkardım. 3. kitabımdı!..  1946’da Boğazlıyan’a tayin, Türkçe öğretmeni olarak tayin edildim. O sıralarda, Kenan Öner’le Hasan Ali tartışması çıktı. Öner; “Sen komünistleri himaye ediyorsun. Rıfat Ilgaz’ı Sorgun’a sen tayin ettin.” Diyor. Aslında, sağcı Şemsettin Sirer tayin etmişti. Çocuğum dünyaya gelmişti. Yıldız, 46 doğumlu. Bunu bilen İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Genel Müdürü ve İstanbul Maarif Müdürü Halil Vedat Fıratlı, oylarıyla sanatoryumda yatsın diye tayin ettiler. Boğazlıyan’a gönderdiler. Üç yer boş. Sinop, Silifke, Boğazlıyan. Ekimin son günü!.. Ay başında gidersem aylık alacağım. İki yıl boşta gezmişim. Düşünüyorum: Sinop’a yetişemem, yol yok. Adana Silifke yol yok. Yozgat Boğazlıyan, Kayseri’ye üç saat. Tren yolu üzerinde. Hemen çıktım, bilet aldım. Trenden, Fakıllı istasyonunda indim. Kayseri’ye son istasyon. Yozgat’ın son ilçesi olduğu halde, orada indim. Boğazlıyan’a yetiştim. Ve hemen gittim, aylığımı aldım. Tayinimden 8 – 9 saat önce aylığımı alabildim. Büyük şey oldu… Demokrat Parti, karşısında oldum. Adnan Menderes iktidara gelince, “Bu hükümet programında, mizah dergileriyle de uğraşacağız. Bunlar dışarıdan beslenmekteler…” Rusya demek istiyor. Konsolosluklara gidip, paramızı alıyormuşuz yani!&#8230; ‘Medet’i Aziz çıkarıyor. Hür Markopaşa, Orhan Erkin imtiyaz sahibiydi. Yarı kurnaz, açıkgöz, yarı yazısı basılan biri Orhan Erkin. Mesul müdür olarak kullandı Sabahattin Ali. “Bak, dedim Orhan Erkin’e. Anadolu satışlarını sana veriyorum. İstanbul, benim satışlarım olsun…” Teşekkür etti. Bölüştük. Gül gibi geçindik. 5-6 sayı kadar gazeteyi çıkardık. Bir gün geldi. “Rıfatçığım, dedi. Yeni bir iş buldum. Dergicilik, tehlikeli iş. Sana bıraktım…” Ayrıldık. Bedii Faik’ler kandırmışlar!.. O sıralar Demokrat Parti’liler azmış, azılı oldular. Dergileri kapattılar. Hasan Ali Yücel, Demokrat Parti  avukatı Kenan Önen’e hakaret davası açtı. İftirasını göndersin, yollasın diyor Hasan Ali Yücel. Mahkemeye başvurdum. Kenan Önen, Hasan Ali’ye iftira ediyor. Boğazlıyan’a Reşat Şemsettin Sirer sağcı tayin etti diye dilekçemi verdim. Hasan Ali, komünist değil. Tonguç Köy Enstitü’lerini açan kişi. Hasan Ali  Yücel’i ben savundum. Zaten öğretmenlikten atılmıştım. Tan matbaasına girmiştim. Sayfacı, dizgici, intertip ustası oldum. Babıali’de çalıştım… Bu Aydın’a yaradı. Oğlum Aydın, bugün en iyi kitapçı, yayıncı. Genel Sekreter olarak Yayıncılar Birliği’ne üye, Çınar Yayınları’nın da sahibi… Daha sonra, Yenigün Gazetesi’nde çalıştım. Sahibi, Kemal Bayram Çukurkavaklı. Ciğer kanserinden yakında öldü. Köy Enstitü2tülerinden atılmış, bizim yanımızda öğrenciydi. Yenigün Gazetesinden emekli oldum… Biz toplumcu gerçekçi şiir akımının ürünleriyiz. Kimler biz; Faruk Toprak (Yürüyüş sahibi), A.Kadir (Harbiyeden atılmış, Nâzım’la birlikte mahkum olmuş), Suat Taşer, Cahit Irgat, Arif Damar (önceki soyadı Barikat), Şükran Kurdakul, Muzaffer Arabul, Sabri Soran… Akım olarak Garipçiler var 1940’larda. Güneş Dergisinde  başladım, Orhan Seyfi’nin dergisi…  İlk şiirim yayımlandı,  Varlık; Yaşar Nabi’nin dergisinde. Garipçiler, 40 yıllarında bizde şiir yazıyoruz. Toplumcu gerçekçi kuşağıyız. Halktan yana, bilimden yana, gerçeklerden yana. Bu akımdan olmam gerekir. En iyi olumlu olan, bize yakışan sistem, toplumcu gerçekçi oluşumuz. Bir çok şair; Türkçü, Turancı, Garipçi… Bunlardan ayrılıyoruz. Bunlar bizim karşımızda. Biz, Nâzım’dan yanayız. Nâzım’ın şiirleri hapishaneden bize, elden ele dolaşıyor!.. Şimdi yıllar geçiyor aradan. İkinci Yeni diye bir akım, anlamsız şiir akımı başlıyor. Toplumcu Gerçekçi; halkımızın, emekçilerin yanındayız. İkinci Yeni diye isim takıyor. Birinciler kim? Garipçiler… “Şiire Dair” diye biz yazdık. Toplumcu Nâzım’ın tuttuğu şiirini devraldık. Afişe etmedik. Şiir ankayışını sürdürdük. Üç tane kitabım toplatıldı. Bugün gene bizim şiir anlayışında, en küçük bir şiir değişikliği yok. Yine toplumcu gerçekçiyim. Çocuklar için yazdığım şiirlerde bile, benim dünya görüşüm egemen. Emekçiden, halkımın yanındayız. “Gözümüz toplumda, kulağımız halkta”. Bu kadar akım gelmiş, geçmiş.  Örneğin: Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet…  İlk ikisi öldü. Melih Cevdet’e sorsan; “Garipçilik’e devam ediyor musun” diye, “Hayır, ben şiir yazıyorum” der. “Garipçiyim” demez… İkinci Yeniciler: Cemal Süreyya, Edip Cansever, Turgut Uyar (Karagümrük Oratokulundan öğrencimdi), Ece Ayhan anlamsız şiirin en başı… Tomris Uyar’ın 3 aşığı vardı. İşte bunlar. Bunlar, Fransız sürrealist şiir akımının etkisi, gerçeküstücüler kendilerini Birinci ve İkinci Yenici olarak adlandırmaktalar. Bu 1950’lerin sonuna doğru, 56-57 yıllarında başlıyor… Demokrat Parti, en saldırgan zamanında, gerçekçiliğin suç olduğu, suçlandırıldığı yıllarda çekingen davrananların kendilerini İkinci Yeni ya da anlamsız şiir yanlısı olarak göstermeleri nedenleri altında bu çekingenlikleri yatmaktadır. Bugün görünen bireyci şiir akımlarını okur geçmiş, amma yaşam gerçeği… Ben eleştirmen değilim. Bu tür şiirini tutanlardan da olmadığıma göre, ayrıntılarını özümde duyarım. Hele şair adları özümde değil, benim için söz konusu değil. Bir-iki isim vermek tatsızlıklara yol açabilir. Ya tümünü incelemek gerekir. Ya da yargılara karışmamak… İkinci Dünya Savaşının haksızlıklara uğrayan bir yazarı olarak, bu tür eleştirilerin sakıncalarını yaşamış bulunuyorum. Bugün artık bir şairin toplumcu gerçekçi midir, yoksa bireyci midir olduğunu araştırmıyoruz. Genel şiir anlayışı içine değişmeyen, her zaman ön planda olması gereken kurallar geçti. Kuralların en başında geçerli olan bugün için; dilimizin gelişmesi, özleşmesi, yeni bir şiir dilinin böylece ortaya çıkması, konuşma dilinden tertemiz bir şiir diline doğru gelişme ile yüzyüzeyiz… Çok eskiden, Nâzım’ın biz genç yazarlara söylediği gibi: “Her şair, kendi sesini bulsun…” öğüdü bugün daha anlamlı geliyor bana… Bir de toplumsal olan bir akım kendiliğinden gelişiyor. Bu akım şiirin bireyselleşmesi değil, halkın toplum içindeki tek insanın yeni sorunlarla, çağının sorunlarıyla ele alınması zorunluluğu. Çevre kirliliği nereye kadar bireysellik olabilir? Özgürlük, her istediğini söyleyebilmek midir? Bir hakim karşı taraf için açılan bir davada, Cumhurbaşkanını suçlayabiliyor. Bu yeni bir özgürlük anlayışının ortaya çıkışından meydana geliyor. Bireysellik gibi görünüyor ama değil. Topluluğun sorun anlamına gelmesi, incelik kazanması… Bireysel sorunlar, enflasyon gibi, bugün toplumsal sorun. Enflasyon, bireysel olabilir mi?.. Ozon tabakası deliniyor. Global, evrensel, küresel anlayış olarak algılayacağız. Toplumsal baskı, bireylere sinmiş!..</p>
<p>       -Dünyamız çok çabuk değişti, siyasi ekonomik açıdan. Birden bire serbest piyasa ekonomisi yayıldı, Doğu Bloku çökerek… O ülkelerin sanatçıları, aydınları ve halkı yeni bir uyanış içindeler. Bu olayın sanata yansıması nasıl gerçekleşiyor? Bu cümleden olarak, “SSCB yıkıldığı halde, bizim sanatçılarımız neden toplumcu gerçekçi sanat akımını sürdürüyor.” diye eleştiriliyor sermaye televizyon ve basınında. Siz nasıl yorumluyorsunuz?&#8230;<br />
       Benim söylemek istediğimde buydu. Süper güçler var, dünyamızda geçerli olan. Ayakta durabilmek için, yeryüzü olaylarının hepsini birden halk istiyor. Sömürü gene geçerli.  Ama giysi değiştirerek karşımıza çıkıyor. Bir anda anlayamıyoruz. Kimin kimi sömürdüğü. Avrupa’nın ortasında bir topluluk şovenler tarafından durmadan öldürülmekte ve uygar toplumlar buna seyirci kalmakta. Birleşmiş Milletler gücü, bu tür şeyleri önleyebilir. Niye önleyemiyor?.. Bunların yanıtları hemen, birden verilecek kolaylıkta değil. İnsanları düşünmeye itiyor, ister istemez. Eskiden çok kolaydı. Hıristiyan olmak, Müslüman olmak. İki büyük neden idi ulusların mutluluğunda. Aynı dinde olarak çözümü bulsak her türlü insanlık dışı olaylardan kurtarabilirlerdi. Petrol çıkan bölgeler içinde, üzerinde çok şeyler düşünebiliriz. Yanıt vermekte aldanabiliyoruz. İdeoloji değil, bölgesel sorunda var… Bugün 21. yy. giriyoruz.  21. yy. sorunlarıyla geliyor. Çözümlerini bulmak zorundayız. İnsan olarak üzerimizde mutluluk denen olayı elde edemiyoruz. Süper güçler var. Türki sorunu. Özal’ın maşasıyla tutuluyor. Süper gücün egemen güç olma, bizim köpek olma ihtiyacımız. Amerika’nın 500. yıldönümü kutlandı. Kristof Kolomb tarafından Yeni Dünya’nın keşfedilişi kutlandı. İnsanlık olarak neler kaybolmuştur. Süper devlet anlayışı gelmiş. Kendi halinde yaşayanlar, uygarlık teknolojisi gelmiş. Mutluluk. Sorunlar bitmiyor. Irkçılık, gayri insaniliği var. Makaleler yazmak gerek sorunlar için!..</p>
<p>       -Yaşamınızdan saptadığıma göre babanız, ağabeyiniz memurdu. Sizin hedefiniz neydi?<br />
       Şair, edebiyatçı. İş edinmişim… 15 – 16 yaşında karar verdim. Lise bitecek, üniversite bitecek. Vali, kaymakam, doktor olmak ufak iş… Büyük Şair, Büyük Yazar olacağım!.. Muallim Mektebine girerim. İlkokul muallimi olursam, belli doğrultuda ilerlerim. Sınava girer, Türkçe öğretmeni olurum. Edebiyat kaynakları karşısında sınava girer, kazanırım. Çalışır, lise öğretmeni olurum sınavla. Orta tedrisata geçmiş olurum. 5 yıllık öğretmen okulu sayılıyoruz. Gazi Terbiye Enstitüsü alıyor. 25 yaşına dek bekliyorum. Giriyor, kazanıyorum!.. Türkiye Cumhuriyeti çapında, 20 yatılı alıyorlar. Atatürk’ün ilk açtığı okul. Çıkıyorum. Üniversiteye girer miyim, giremez miyim? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk öğrencisi olarak, üniversiteye giriyorum. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne giriyorum… Uyarıyorum. Cahit Tanyol, arkadaşım. Şimdi emekli profesör. Bana  kulak veriyor. İzmir’de Türkçe öğretmeni. ‘Aramak’ dergisini yayınlıyor. Benim şiirlerimi çıkarıyor. “Nasıl aldılar yahu?..” Bana yazdığı mektupta, şaşkınlığını yazıyor!.. Eyüp Ortaokuluna naklettiriyor. Benden önce diploma aldı!.. Edebiyat hocası, felsefeci olurum. İlk örnek benim. 5 yıllık Muallim Mektebinden adam kalmadı. En yaşlıları biziz… 6 yıllık Kız Öğretmen Okulu mezunu Rikkat Uzsay. Sınava giriyor, kazanıyor. Aydın’ın annesi… 6 senelik öğretmen Muallim Mektebi  mezunu… Ben 60 kilo, 1.74 boyunda çakı gibi çocuk. Voleybolcularla top oynuyorum. 6 yıllık muallim, nasıl olurum. Kimse inanmıyor!..</p>
<p>       -En büyük özelliğinizden biri, kendi el yazılarınızı daktiloda yazamamanız. Neden?<br />
       Lise düzeyine kadar, son sınıfta yeni harfler çıktı. Lise mezunu; yıl sonu yazı makinesi görmemişim. Eski yazı okuyor, yazıyorum. Yeni harflere gözümüz son sınıfta alıştı. 1950’lerde ertertip ustası oluyorum. Yeni harfleri, en hızlı yazı makinesinde diziyorum. Nasıl oluyor? Tan Matbaasında, Varlık Dergisini diziyorum. Politik nedenlerle yazı yazamadığım zaman, dizgici oluyorum. En iyi yapanlardan biriyim. Ünlü Halil Lütfü Dördüncü’den, satır hesabı parasını alıyorum. En cimri adamdan, 300 – 400 lira,  bir aylık aylığımı alıyorum. Yanlışsız yazı diziyorum. Hızlı yazı dizmek, beceri meselesi. Yanlış yazı dizmiyorum. Zaman harcamıyorum. Gazete satırları, 11 katrat 40 para alıyorum. 1000 satır yazı diziyorum. “Niçin az para veriyorsunuz?” diye soruyorum. “Makineyi yıpratıyorsun. Elektriği harcıyorsun.” diyor… Satırlar yeniden makineden geçtiği için, tekrar yazı diziliyor. Edebiyat Fakültesi mezunuyum. “Sana da onlar kadar para verelim.” Dedi. 11 katrat yazılar. 250 kadar satır, 1 saatte diziliyor. Ben, 150-200 satır diziyorum. Az iş çıkarıyorum. Ama 200’ü de doğru. Öbürleri 250 ama 60’ı yanlış… Rastlantı olarak yanlışlar olur. Kendi yazısına başlayınca, kendi makinesi yok. Gazete de alışkın değilim. Klavye aynı, entertip klavyesi büyük klavye, küçük klavye, noktalama klavyesi var. 4 çeşit klavye var. Daha zor. Daha basitinde dizemiyoruz. Sempati yok…  Kendimi verip de,  el yazısıyla 15 yaşından beri yazıyorum. Makine de yazamıyorum. Entertip ustalığından ötürü, başkasının yazısını yazar, kendi yazımı yazamıyorum!.. 2 ay içinde, parayla yazı yazdım. 2 ay çıraklık yaptım. Makinede yazı yazarken, çıraklar makineye kurşun atacaklar. Çırak; “Rıfat Usta’ya bir çay yap…” O matbaanın ustası oluyorum böylece. Harf kalıpları, matrisler takılınca yazı durur… 27 Mayıs bunalımları. Ben yazı yazmıyorum, yazamıyorum. 1950’lere doğru Markopaşa’yı çıkarıyoruz. Umudunu herkes, Demokrat Parti’ye bağlamış. Milletin tahrik umudunu arttırmak için çıkıyor. Bizim gibi adamlara, Tan Gazetesi’nin patronu yazı yazdırmıyor. Tedbirler Kanunu hazırlanıyor. Patron Halil Lütfü, Hakkı Tarık’ın arkadaşı. Çekiniyorlar. Bizi geri hizmete çekiyor. Yazı dizmeme izin veriyor. 100 lira aylığım devam ediyor. İşçi  olursam 200 lira olacak. “Mürettiphaneye alalım.” Diyor. Satır hesabı, yazı dizmeye devam ediyorum. Kitap, dergi kısmı var. Varlık’ın yazılarını diziyorum. Satır hesabı… Şefik Usta çağırdı. “Rıfat’çığım gel. Bak senin adını, Yaşar Nabi bey karalamış. İsviçre’den bir yazı geliyor. Oradaki Türkolog’lardan biri dergileri incelemiş…” Benim adım geçiyor. Benim adımı adamakıllı karalamış kurşun kalemle… Karalar bu adamlar. Kökümü kurutacaklar. Bunlar, polisten daha düşüncesiz insanlardır. Polis kırmızı kalemle altını çizer. Yaşar Nabi, satırların üstünü karalar… Ve Yaşar Nabi öldükten sonra kızı Filiz; “Rıfat Ilgaz istedi miydi, Varlık’ta istediği yazıyı yayınlayabiliriz!..” diye yazı göndermiş. Teşekkür ettim. Kızı, o hoşgörüyü gösterdi. Bana bir sayı bile hazırladılar. “Rıfat Ilgaz’ın Emeğine Saygı” Verdiği sözü yerine getirdi. Civan melik derler. Kadirbilirlik. Gerçeği saptamak!.. Çınar Yayınlarına en yakın yayınevi, Varlık Yayınları’dır.</p>
<p>       -Gençliğinizde Akçakoca Halkevi Futbol Takımında kaptan olarak futbol oynadınız. Niçin oynadınız? Şu anda hangi futbol takımını tutuyorsunuz?<br />
       Akçakoca, kıyı bir yerdir. Futbol sahaları benim başkanlığımda, spor kolu başkanı olunca yapıldı. Bir saha aldık belediyeye başvurarak. 1935 yılı. Voleybolu her yerde oynadım. Akçakoca için daha pratik. Okul içinde saha var. 1937 yılında, beni Akçakoca’lılar davet ettiler.  “Abant’a gidiyoruz. Konuğumuz ol.” Dediler. Ağabeyimin PTT Müdürü olduğu Tosya’dan kalktım. Akçakocalılarla birlikte Abant’ta, bütün il gençleri, Halkevi gençleriyle toplanıyoruz. Spor, Tiyatro Kolu Başkanlıkları yaptım. Gençlerle birlikte Atatürk’ün Bolu’ya gelişinin 1. Yıldönümünü kutlamaya gidiyoruz. 1937 yılı. 1938’de de, ben mezun olduğum yıl, Atatürk ölüyor… Yaşamımdan saptadığıma göre Atatürk, Dolmabahçe’de öldü. Cenazesini sanıyorum Yavuz gemisiyle İzmit’e getirdiler. Yavuz veya Savanora Yatı olabilir. Yakacık Sanatoryumu’nun balkonundan, Atatürk’ün cenazesini selamlıyoruz… Daha önce, 3 – 4 yıl önce de, Rıfat Ilgaz askerden Ankara’ya 4. Bölük, 1. Tüfek Komutanı olarak resmi geçide mürettip bir alay, Atatürk’ün huzurunda İran Şahı’nın Türkiye’ye gelmesi şerefiyle meydanda toplanıyoruz. Benz marka bir arabada, Şah’la birlikte ayakta… Ben, katırlarımla birlikte en öndeyim. Atatürk, 1 metre mesafeden yakınlıkta, silindir şapkası elinde, biz askerleri selamlıyor. Teftiş başlayacak. Resmigeçitte katırlarımızla, biz onların önünden geçeceğiz. Yüzbaşı, bu durumdan çok memnundur. Askerken, Gazi Eğitim Ensititüsü  Beden  Eğitimine girecektim. Paşa geldi de, sınava girdim. Rekor yüksek, koşma, atlet kompleyim. Arkadaşlar, bedene gir diye teşvik ediyor. Muallimlikten başka kurtuluş yok… Edebiyata girdiğim vakit, zamanım boş olunca, onların arasına girer, koşarız, atlarız… Adapazarı’nın kurtuluş gününde, bizim alay törene katıldı. Yarışmalar düzenlendi. Beni tanıyorlar. 22 yaşında, toy askeriz. Teşvik ettiler. Ayağımdan postalları çıkardım. Yüksek atlıyorum…  3. Bölük Komutanı, Yüzbaşı Cemal Bey ve ben çavuşum. Yarışmaya giriyoruz. Giyecek ayakkabım yok. Çorapla atladım galiba. O, 50 atladı. Çerkez’de. 27 Mayıs’ta ilk haber olarak onun adı çıktı. Ben, 45 atladım. O da, benim yeteneğime şaşırıyor. O çalışıyor. Her gün kum havuzuna giriyor, 50 atlıyor. Ben postalları çıkardım, 45 atlıyorum… Şimdi şu rastlantıya bak. Fikret Tevfik, Cumhuriyet’in 10. Yıl dönümünde Türkiye Yüksek  atlamada şampiyonu… Akçakoca’nın ilk öğretmeniyim.  Esra Hanım, o da öğretmen. Tevfik onun kardeşi, Bahriyeli Tevfik… Akçakoca’ya geldi. Tanıştık. Bu atlet, çalışıyor, koşuyor. “Ben de katılayım mı sana?” dedim.  “Hay hay.” Kum havuzu yaptırdım. Atlıyor, koşuyor. Tek adım şampiyonu. Cumhuriyet’in 10. Yıl dönümünde uzun atlamada rekor kırdı… 7.70   Şu rastlantıya bak ki, Esra Hanımın kardeşiydi. Kum havuzunda bir atladım. Sivil hayatında, Fenerbahçe Kulübü atleti. “ Seni de alalım. Sen beni geçersin.” Diyor. Neredeyse yetişeceğim ona. Boyum 1.75, benden 10 santim uzun… Ben, Anadolu’dan yetişen takımlarını, Trabzonspor’un kazanmasını isterim. Şimdi bile, Kocaeli takımının kazanmasını isterim. Yaygınlaşsın futbol, spor yaygınlaşsın. Olanaklar çok fazla…</p>
<p>       -Ne tür müzik dinliyor, hobileriniz nelerdir?<br />
       Biz Cumhuriyet öğretmenleriyiz. Aydın kişiler. Çağına örnek olacak kişiler. Yeni harfleri bizler getirdik. Öğrenciliğini, öğretmenliğini yaptık. Çağdaş öğretmen deyince iyi dans bilen, milli bayramlarda balolar veren, poker oynayan, piket oynayan kişiler olmak isterdik. Dansa yeteneksizliğimden değil, iyi örnekler görmediğim için danstan her zaman soğumuşumdur. 1930’da öğretmen olup da, meslektaşlarımın arasında gece yaşamımız pokercilikle başlamıştı. Oysa ben kağıtların adını bile bilmezdim. İlk fırsatta pokeri öğrendim. Gerede’ye verildim. Bolu Gerede atandığım yıl. En iyi poker oynayanların arasına, öğretmen arkadaşlarım benden çekinir oldular. Daha sonra, Geredeli memurlar… Asker olup, Halıcıoğlu’na geldiğimiz zaman (yedeksubay oradaydı) ilk işim, yedeksubay arkadaşlarımla boş zamanlarımızda poker oynamak oldu. Bolu Gerede’den benim ünümü bilenler, ilk iş olarak pokerdeki ünümü incelemek gereğini düşündüler. Bilip bilmediğimi yeni arkadaşlarıma sormaya başladılar. Ustalardan en başta geleni,  bölük suvari Akif’ti. Ona sordular: “Rıfat, poker biliyor mu, gibi?&#8230;” Kâğıt dizmekte ün yapan Akif; “Biz onunla poker oynayamayız…” Akif’le ufak oynuyoruz. Kâğıdı aldı, kardı. Kâğıt düzdüğünün farkına vardım. Bana, kare vermiş. Rölans yapacak. Temizleyecek. Kare 9’luydu bana verdiği kâğıt. Düşündüm kare 10’lu almıştır. Kâğıdı açmadım. Pas dedim. Döper varmış gibi, maniyer yapıyorum. Yanımdaki durumumu belirtmiyor. Poker kurdu, rest dedi. Pas, dedim. İkisi kaçtı. Karedan dedi Akif. Kare 9’lu var ben de. Oyun bitti. Kâğıda bakacak.  “Bakma” dedim. “Neydi hocam” dedi. “Döper vardı. Tek aldım, bulamadım. Benim verdiğim, kare 9’lu ne oldu?&#8230;” dedi. Kareyle pas demesini bilir o dediler!.. Müziği severim. Dansı öğrenemedim. 3-4 kez evlendiğim halde, öğrenemedim. 40 Kuşağından sonra, hemen hiç oyun oynamadım…  Şimdi aklıma geldi. Bir oyun oynadım. Bizim Aydın’ın annesinin dayıları var. İstanbul’da öğretmenken yılbaşlarında giderdik. 40’larda yılbaşında 18 liralık kiralık bir evde, Aksaray’da oturuyoruz. Aylıkları yılbaşında almışız. Savaş yılları. Ev kirasına, parayı vermişiz. Necmi Bey, İstanbul’da hakim…  Baktık poker masasında, 3 kişi var.  4. kişi yok. Benim ev kirasını çıkarırım. Para yok.  “Rikkat, çantanda var mı?..” dedim. Çok büyük oyun olmayacak. 2 lirayla tutunurum. Oynamam demek hoşuma gitmedi. Oturdum. Rikkat, saatine bakıyor. Şu gece biraz para toplayalım. Restlere girmiyorum. 15-16 lira yaptım. Rikkat; “Eve gidebilir miyiz?” diyor. 15 lirayı verdim. Yeniden 2 lirayla kâğıda oturdum. 20 lirayı buldu önümdeki para… Namımız duyuldu. Aydın, yeni doğmuştu. “Çocuk var.” Dedim. Sabah 3 de, eve gittik. Kayınpeder Kerim Bey geldi. Evde konuşuyoruz. “Rıfatçığım, seni Necmi Bey övüyor…”   Kızını bana münasip görmemiştir. Eskişehir Lisesi Edebiyat Hocası ve ben Karagümrük Ortaokulu Türkçe öğretmeniyim!.. Pokerciliğimle övünüyorum. Bu namımızla adımı aile arasında duyurduk. Çağa yakışır öğretmen olarak pokeri iyi öğrendik. Halkevi başarılarımız tiyatro alanında, iyi oyunlar sergiledik bulunduğumuz yerlerde!..<br />
-Bireysel ve Global açıdan, Sizin için en büyük kötülük ne olabilir?<br />
       Benim için büyük kötülükler olmuştur.  Şair, Yazar için yazı yazamamaktır. Yazdıklarını duyuramamak, yayınlayamamaktır. Benim başıma gelmiştir. Hababam Sınıfı, Dolmuş mizah dergisinde yayınlanıp da küçük kitaplar basılmaya başlandığı zaman, gençlerimizce tutulacağı, anlaşılacağı halde, bu küçük kitapların üçü birden, bir yayınevinde çıkmamıştır. Remzi Kitapevi sahibi Remzi Bey’e öneride bulundum; Babıâli adamı olunca. Kurnaz kurnaz güldüğünü unutmayacağım… Sabıkalının kitabını basmakla kötülük yapacağımı vurgulamak için güldü. Hemen hemen İhsan Manavoğlu kitabımı, 750 liraya baskı sayısı söz konusu olmadan basmıştır.  Kaç baskı yaptığını ne kendisi bilir, ne ben bilirim… 3 – 5 sene sonra, baskı sayıları kitabın üzerinde görülmüşse de, bunlar gerçek sayıdan çok düşük olan basım sayısıdır… Şiirlerim, romanlarım, öykülerim içinde bu yasaklık sürüp gitmiştir. Son yıllarda, oğlumun aynı kitapları ne miktar, ne sayıda bastığını tüm okurlarım bilmektedir.  Şimdilik böyle bir yasak yoksa da, kâğıt fiyatlarının yüksek oluşu baskıya engel olmaktadır.  5.000 bastı.  2. Baskıya geçti. Hiçbir yayınevi de yok!..  Global sakıncamız, dünya edebiyatıyla yakından ilişkimizin olmadığıdır. Karartma Geceleri  yalnız Yunanca’ya çevrilmiş. Hababam Sınıfı’nın yalnız Macarlar, kendi dillerinde okuyabilmişlerdir. Şiirlerim bir bakıma daha şanslıdır.  Sovyet illerinde birkaç şair arkadaşla birlikte yayımlanmıştır. Bunun nedenleri, yayınevi sahiplerinin ilgisizliği…</p>
<p>       -Yaşamda en çekilmez bulduğunuz, usandığınız olgu nedir?<br />
       Yapmadığım, yapamadığım bazı olaylardan yola çıkacağım. Kıskançlık!.. Sanatçılar arasındaki, kitap yayınını engelleyen kıskançlık en iğrendiğim bir sorundur. Ne yazık ki, sık sık karşılaşmaktayım. Son günlerde bile TÜYAP Kitap Sergisinde, en başarılı imza günü Çınar Yayınları’nın olduğu halde, hemen hemen hiçbir gazete, hiçbir yazar bu olaya değinmemiştir. Gazete muhabirleri fuarı dolaşıyorlar, niye bu kitaba ilgi var soru soruyor da, fuarı ikiye bölmüş, 135.000.000 TL. satış olmuştur. Bu büyük paradır. Tek kitap basan, dağıtan kitapevi için büyük başarıdır. Ben övünerek söyleyeyim; genç kuşaktan gösterilen ilgi övgülerin üstünde bir olaydır… 24 Kasım Öğretmenler Günü için Akçakoca’dan en az 73 yaşında olması gereken öğrencim, beni telefonla arayarak kutlamıştır. İmza günlerinden beni tanıyan Belde İkizer adlı okurum, “Sevgili Öğretmenim” diye bir yıldırım telgrafla beni kutlamıştır…<br />
       (Hoca, ceketinin cebinden aldığı yıldırım telgrafını gösterdi. Okudum. Bakırköy Postanesinden postalanmış. Diğer mektup, Ankara’dan Edebiyatçılar Derneği Onur Üyeliği’ne alındığını bildiren Ahmet Say, Ali Cengizkan imzalı mektup… Gözlerim doldu. Hoca kadar mutlandım…)</p>
<p>       -Dostlarınızda aradığınız, görmek istediğiniz başlıca karakter özelliği nedir?<br />
       Benim dostlarımda görmek istediğim gönül açıcı özellik; anılarına bağlı kalmaları. Bu anıları dile getirirken sapmalar yapmamaları. Kendini beğenir sonuçlar çıkarmak için olayları değiştirmeye kalkışmamaları. Anılar yalnız kendisiyle ilgiliymiş gibi davranmamaları. Olaylar kendisiyle ilgiliymiş gibi görünse bile, tek başına başlayıp biten bir olayın bulunmayışını bilmeleri yeter insanların… Anı üzerinde oldukça titizim. Beni içine alan anılar varsa, benim bir özeliğimi vurgulamak için değildir. Kendilerini yüceltmek için, beni araya figüran olarak alırlar. Anı, bizi olayların dile getirildiği yazılardır. Böyle anı olmaz. Anı yazarken, başkasının kişiliğini harcamamalıyız. Niyetimiz varsa, açıkça yapabilmeliyiz. Şunu bunu harcamaya kalkıyorsak, çok kötü bir iş yapıyoruz demektir. Çok gülünç oluruz… Bir arkadaş Aydın’a söylemiş. Falanı gördüm, diyor. “Yahu Rıfat, şöyle şöyle söylemiş ama hata etmişim.” O sözü ben söyledim, hata etmişim diyor. Hatasını kabul etmesi önemli!.. Anı yazarken dikkatli olmalıyız. Titiz olmalıyız. Akılcı, ölçülü değil, içtenlikle yazmalıyız. Anı, yazıların en zorudur. Harcayacaksam, harcarım. Yapmış mı, yapmamış mı? Söylemiş mi, söylememiş mi? Doğru olması önemli. Alınmak, alınmamak değil. İnsan harcamak için değildir anı!.. Tanımak için bir tür. Yazılarımı beğenenler, bir anı içtenliği var demişlerdir. İçtenliği, içtenlikle dile getiririm. Bütün türler, insanlığı ortaya koymak, değerlendirmek için, gerçeği ortaya çıkararak değerlendirmek için yazılmalıdırlar!..</p>
<p>       -Nasıl, neden yazıyor; yaratıyorsunuz? Sanatçılığınızın çıkış noktaları nelerdir?<br />
       Çıkış noktam; gerçek çıkış noktamı açıklamak, nereden çıkıyorsam, hangi yönden, kesimden çıkıyorsam, o ortamı dile getirmeliyim. O çevre de benim dostlarım, arkadaşlarım, karşısında olduğum, yanıma aldığım kişiler, birlikte olduğum kişiler vardır. Bunları gün ışığına çıkarmalıyım ki, benim iyi yanlarım, kötü yanlarım, seçkinliklerim, özeliklerim varsa eğer, üstünlüklerim vurgulanmış olsun. Neyim varsa açığa çıksın, aydınlığa. Hangi türde yazıyorsam, bir de o türün ustalıkları, tekniği, o türdeki benim ayrıcalıklarım ortaya çıkmış olsun. Bağlı olduğum o türün tüm başarısı da, böylece vurgulansın. Benden sonrakilere örnek bir yazı türü yaratılsın. Her türün tekniği, becerisi vardır. İçeriğine uygun tekniği  bulamazsak, ortaya çıkan ürün ne yaratı olabilir, ne yapıt. Tekniğine uygun içerik.  Başarı böylece oluşur.</p>
<p>       -Ozan, Yazar, Sanatçılık’ın püf noktaları nelerdir? Nasıl yaratıcı olunur?<br />
       Tekniğine uygun içerik, içeriğine göre teknik. Başarı böylece oluşur. Yapıtta içtenlik olacak. İçerikte, içtenlik olması gerekir.Bu içtenlik yapay biçime dönüşürse, ortaya çıkan ürün başarısızlık örneğidir. Bu denge olacak!..</p>
<p>       -Nâzım kuşağındansınız. Toplumcu Gerçekçisiniz. Sol yelpazenin hangi bölümündendiniz?<br />
       Legal, 1946 yıllarında Türkiye Sosyalist Partisi açıldı. Başkanı Esat Adil’le tanıştım. Evine de gidip geliyordum. O zamanlar Adalet Bakanlığında görevliydi. Diyelim ki; müfettiş… Ama, Sovyet Rusya olmayan bir sosyalist. Batılı, Belçikalı, orada okumuş… Benim sosyalistliğim ise kitaplardan, dergilerden. Henüz ne Sovyet Rusya’yı biliyordum, ne batıyı… Nâzım’ı, Yakacık Sanatoryumunun bahçesinde, kendi hastalığım yüzünden tanımış oldum. Bursa hapishanesinden getirmişler. Başhekim İhsan Rıfat muayene edip, rapor verecekmiş. Adapazarı’nda Türkçe öğretmeniyim. İhsan Rıfat’ı, Pinemo için 15 günde bir görüyordum. Bu karşılaşmamız bu vesileyle oldu. Nâzım, bana; öğretmen olduğumu anlayınca “Türkçe dersinde neler okutuyorsun?..” dedi.  “Sizleri.” dedim.  1939-40 senesi… Gençti. Dimdik. Yakışıklı… Muhafızlar onun bankta oturmasına izin veriyor. Kendileri uzaktan denetliyorlardı. Gittim, yanına oturdum. Yasaklamadılar. Konuştum. Hastaydım. Aradan çok geçmedi. ‘Yarenlik’i çıkardım. İmzalayıp, Bursa Hapishanesine gönderdim. Benden  söz etmiş. “Beğendim.” Demiş. Mektuplarına da geçti… Hamamda türkü söylemiyoruz. Saptanmış olaylar!..  1946’larda açılan Sosyalist Partisi’ne, ben de sık sık gidip oturmaya başladım. Babıâli’de devamlı bir işim yoktu. Dergide, gazetede sürekli işim kalmamıştı. Kahvelerde otursam, kahve parası yoktu. Öyle yıllardı yani. Arkadaşlarda bu partiye gelip gidiyorlardı. Bir gün, Esat Adil; “Uzatmayalım Rıfat Bey’ciğim. Partiye kaydını yaptıralım…” dedi. Yardımcı öğretmen olarak Karagümrük’te  tanıştığım  Vasık Balkış, buraya gelip giden arkadaşlar arasındaydı. Atatürk Kız Lisesi Müdürü Adnan hanımın kardeşi.Yönetim Kuruluna girecek kadar ilerlemiştik. Ben, 47 senesinin başlarında Boğazlıyan Ortaokuluna kısa bir süre için atandım. Atandığım gün bir yazıyla, Vasık Balkış’a bildirdim. İstifa dilekçesi, partiden resmen ayrıldım. Yani kaydım kalmadı orada!.. Esasını ararsan, Şefik Hüsnü partiye girmek için gönderdi. O sıralarda sosyalistlerin belli dergileri yoktu. Felsefe’den arkadaşım Hasan Tanrıkut’un elinde bir dergi imtiyazı vardı.O yıllarda bizlere imtiyaz vermiyorlardı. Esat Adil’de dergi çıkarmak istiyordu. Hasan Tanrıkut’la, Esat Adil’i; Şefik Hüsnü’nün isteği üzerine tanıştırdım. Ve böylece Esat Adil’le, Hasan Tanrıkut dergi çıkarmış oldular: Gün Dergisi… Sekreteri ben oldum. Şefik Hüsnü, bu başarımı canla başla kutlamıştır… Ama, Şefik Hüsnü’nün parti üyeleri bana kızarlar. İkilem olmuştur. Kıskançlık… Esat Adil’in partisini biraz hafif görürler. Adil Yağcıoğlu’nun  ‘Yığın’ dergisinin isim babası olarak Şefik Hüsnü’ye kazandırmış oldum. Ama bir tek satır yazmadım. Yayınlamadılar… Legal partilerden birisine girdim, istifa ettim. Dergi çıkarırız. Yazı yayınlarız. Solcu dergilerde yazım çıkmıştır. Düşünce Birliği önemli!..</p>
<p>       -Marxizm çöktü mü?<br />
       Makaleler yazmak gerekir. Nâzım Hikmet, ortaya çıktığı vakit bizlerden biri olarak görüldü. “Kafatası” piyesini izlemek için, Darülbedayi’ye gittiler. Nâzım yasağı görmedik. Edebiyata ilgi başladı. 141. – 142. Maddeler, o yıllarda bile yoktu. Bu maddelerle büyümedik. Nâzım’ı izledik.  “835 Satır”ı, Kastamonu Gayret Kitapevinden para verip aldım. Elimde gezdirdim, okudum, okuttum. Gazi Eğitim Ensitütüsü Blok yazı dersi hocamız İsmail Hakkı Uludağ’ın dersinde, “Gece Gelen Telgraf,/ 4 heceden ibaretti./ Vefat etti./…” yazdım. Blok yazım arkadaşların elinde dolaştı. Biz yasaklarla büyümedik. Çok sonraları çıktı. Sınavda, Nâzım’ın şiirini yazıyorum. Kimse de yadırgamıyor bunu. 1938 yılı… Benim solculuğum bile, edebiyat yoluyla oldu. İstanbul’a gelince, partiler açılmaya başladı. Sovyet Rusya’ya giden işçilerle dostluk başladı. Her iki partinin üyeleriyle içli-dışlı olduk. Ceza Kanunu maddeleri çıktığı halde, hiçbir zaman solcu olmaktan korkmadım… “Sınıf” kitabımı bu yıllarda yazdım. Kendiliğinden oldu. Üniversite de okudum. Sınıfları öğrendim. Sermaye-Emekçi Sınıfını, ilişkilerini, halktan biri olduğumu öğrendim. Karar verip de olmadım; su içer gibi, şiirim de…  İkinci Dünya Savaşı olmasaydı, bu ırkçılığa karşı, bu öfkeyi de göstermeyecektim. O sıralarda yanlışlıkla sağcı olanlarda vardı. Hitler’e karşı hayranlıktan fakat ne olduğunu bilmeyen…  Şunu  belirtmek isterim, İkinci Dünya Savaşında bütün kültür donanımımla,  içinde bulunduğum çağı öğrendim. Faşizmin azgınlığını duydum. 1942’de askere de çağrıldım. Tüfek Komutanı olarak, yazıcı çavuşu olarak Çorlu’ya elbise verip gönderdiler… Eminönü Yabancı Askerlik Şubesinin bahçesindeyim. Girdim içeri. Elbise verdiler. Komutan, Karagümrük Ortaokulunu aradı. Beni sordu. “Gönderin!..” dedim. Almanlara karşı çarpışmaya gidiyorum. Paltom bile yok. Paltomu satmışım. “Çıkar, dedi. Elbiselerini…” Göndermediler. 42 senesi. Şube Reisiydi!..-Dünya Edebiyatında, toplumcu gerçekçi sanat akımının sanatçılarına birkaç örnek verebilir misiniz?<br />
       Dünya edebiyatında yasaklar olmadığı için, biz eserleri içeriğinden bulup çıkarıyoruz. Gorki hikâyeleri, Sovyet Marxist edebiyatı örnekleridir. Tolstoy, yasak kitaplar arasındadır.Tolstoy yasak kitap yazıyor diye mi, yazdı?.. Benim kitaplarım kimde bulunursa, Marxist diye içeri alıyorlar, soruşturma açıyorlardı. Fransız edebiyatında, İngiliz edebiyatında sağcı, solcu yazar diye bir şey yok. Çünkü, edebiyatta yasak yok!.. 141. -142. maddeler, bizim ceza kanunumuzda olmuştur.  Zaman zaman Nâzım kendisi yasak, eserleri yasak değildir. Nâzım’ın adı nerdeyse, o yasaktır… ‘Sınıf’tan mahkum oldum. Nâzım  hangi şiirinden, hangi kitabından mahkum olmuştur. Nâzım’ın “Kafatası” oyunu, Darülbedayi’de oynanıyor. Yasak mı? Komünist olduğunu bağıra bağıra söylediği  zaman… Hababam Sınıfı yasak kitaplar arasında. Depodan çıkarıldı. Sonra, suçsuz gösterildi. Bakanın biri; “Yasak kitap yoktur Yasakları yasaklıyorum!&#8230;” diyor. Demokrasi yolunda, emeğim geçtiği, özgürlük, demokrasiyi yazdığım için plaket veriyor. Bakan izin veriyor, televizyondan söylüyor.  Polis, iki gün sonra ‘Rıfat Ilgaz yasak’ diyor… Bugünde bile, memleket evlerine, Resmi Kütüphanelere kitap alınacak. Benden kitap almak yasak!.. Aydın; “Bizden de alınacak mı?..” diye başvuruyor. Memur, kitabı almıyor!..</p>
<p>       -Sanatta Star Sistemi üstüne ne düşünüyorsunuz?<br />
       Bundan yarar gören yazardan çok, yazarın yanında ve arkasında olandır. Starları kişi yaratmaz. Onun bağlı olduğu kurum yaratır. Çünkü, o sanatçıdan kolayca yararlanacaktır. Onun sevilmesi, tanınması, o kurumu mutlu edecektir. Sanatçının starlığı dolaylıdır. Önce başkaları onun sırtından geçinecek, sıra sanatçıya sonra gelecektir.  İster perde, ister sahne ve televizyon sanatçısı olsun… Yazarın starlaşması, her şeyden önce bağlı olduğu gazeteye, dergiye ve yayınevinedir. Bu aracılarla mümkündür. Tek başına yırtınsa da yapıtını, bütün özeliklerini  birer birer ortaya koysa da, bağlı olduğu kurumların tanıtma yöntemlerine gerek vardır arada. Onlar yazarı star yapacak, tanıtacak, sevdirecek, saydıracaktır. İşte Çınar Yayınları; eğer arkada  Aydın Ilgaz olmasaydı, Rıfat Ilgaz şu son TÜYAP Fuarında, bu kadar sıcak ilgi görebilir miydi?..</p>
<p>       ( Rıfat Ilgaz, sürekli öksürüyordu. Tuvalete gitti, geldi. Temizlikçi kadın Hatice Hanım, bize çay yapmış. Tepsiyle getirdi. Teşekkür ettim. Sıcak çaylarımızı yudumluyorduk. Dışarıda yağmur yağıyordu. Hoca, koltuğa uzandı. Ayaklarını, kalorifer peteklerine uzattı. Söyleşimizi sürdürdük!.. ) </p>
<p>       -Kitap Fuarları, imza günleri için neler düşünüyorsunuz?<br />
       TÜYAP Kitap Fuarında, birkaç olay birden göz önünde tutulmalı. Fuara katılanlar, okurlarım bana karşı, kitaplarıma karşı ilgisini, taşkınlığını gördüler. Rahatça sorabilirim, orayı gezen, denetleyen gazeteci arkadaşlara: “Sizler, bu ilgiyi görmediniz mi? Okurlarımın bana gösterdiği sevgiyi, ilgiyi. Başta Cumhuriyet Gazetesi olduğu halde soruyorum Size, bu ilgi taşkınlığının nedenlerini düşündüğünüz, düşünmediğiniz bir yana, bu güzel olayı, iki satır yazıyla da mı saptayamadınız?!..”  Yukarıdan beri bana sorduğun soruların içeriğinde, benim bu sorduğum üzücü olayın nedenleri yatıyor. İçimizden birinin başarısı, bizleri nedense çok rahatsız ediyor. Kim ne derse desin, Türkiyemizde az görülen bir başarıdır bu. İsterseniz, yersiz şişinmedir bu da diyebilirsiniz. Ama ne olursa olsun, bir gerçek payı var ortada. Bu fuar sanki bir yazarın başarısını vurgulamak için düzenlenmiştir. Bunu başka yazarlar, gazeteciler, foto muhabirleri görmediler mi? Hayır, gördüler!.. Ama biz, arkadaşlarımızın başarısını saptayacak, yazacak kadar civan mert kişiler değiliz!.. Bütün okurlarıma en içten sevgiler. Bir yazara böyle yürekler dolusu, gönüller dolusu sevgilerini gösterdikleri için, avuç dolusu para vererek kitaplarımı kapıştıkları için, elleri varıp da yazamayan o kör gazetecilere de bir gerçeği açıklamış oluyorum sevgili okurlarım. Kendilerinden olan, gözü toplumda, kulağı üzerlerinde olan yazarlar böyle sevilmiştir, sevilecektir. Sağ olsunlar!.. </p>
<p>       -Karadenizin Kıyıcığında, Karartma Geceleri gibi romanlarınızın filme çekimi, Sizde ne gibi düşünceler uyandırdı?<br />
       Hababam Sınıfları da filme çekildi. Bence, başarılı olmadı. Neden?.. Yapıtımın içeriğine uygun bir senaryo hazırlanmadığı için. Demek ki, televizyon da, sinema da bir senaryo sorunu var. Ben, senarist değilim. Özenmiyorum da. Bu işi çok daha iyi yapacaklar çıkar. Sanatına inandığım bir senarist çıkarsa, onunla anlaşırım. Uydurmadır. Hababam Sınıfı filmini başarısız görüyorum. 6-7 kopya var. 1 müzikal, 6’sı Hababam Sınıfı filmi. Kimisinde tipler, olaylar, tümüyle uydurma. Bu durum, bir zamanlar beni rahatsız etti. Dava açtım, Ertem Eğilmez’e… Davayı tam kazanacağım günlerde çok sevdiğim, Karagümrük Ortaokulundan öğrencim Adnan Kınay: “Hocam, bu davadan vazgeçersen gençleri sevindirmiş olursun. Bu sanatçı gençler bundan sonra eserin içeriğine bağlı kalmak koşuluyla söz verdiler. ‘Bağışlasın. Biz tanınmak üzereyiz. Bundan sonra oynayacağımız oyun, filmde içeriğine bağlı kalacağız.’  Bunların arasında Tarık Akan’da vardı. Damat Ferit rolünü oynayan Tarık Akan’a; “Eserimde böyle kişi olmadığı halde, nasıl bu rolü üzerine alırsın.” dedim. Özür diledi. Eserimin içeriğine bağlı kalacağını söyledi. Bu gençleri bağışladım. Ve sözünü yerine getirdi. Karartma Gecelerinde Mustafa Aral rolünü tam yapıda, uygun şekilde oynadı. Yani, başrolü. Öyle başarılı oldu ki, milletlerarası film yarışmasında birincilik kazandı;  İstanbul Milletlerarası Film Yarışması… </p>
<p>       -Günümüzde Hababam Sınıf’ları var mı? Şimdiki zamanın eğitim sistemini nasıl yorumluyorsunuz?<br />
       Hababam Sınıfı da, benim okuduğum çağın bir yergisidir. Ezberciliğin, kopyacılığın, bağımlılığın, sevgisizliğin yergisi. Bugünün sorunları daha başka çeşitli. Sömürü, yaşamın bütün dallarında yaygınlaştı. Haksızlıklar, sendikal boyutlara ulaştı. Siyasal iktidar tüm adaletsizlikleri, haksızlıkları görmezlikten geliyor. Hababam Sınıfları gelişe genişleye üniversiteye kadar, yüksek okullara dek yerleşti. Yeni yazarlarımızdan, bu yeni gerçeklerin deşilmesini istiyoruz. Yerginin daha da toplumsallaşmasını!.. Bugün, Milli Eğitim dediğimiz etkinleşme, geriye doğru işleyen bir eğitim biçimidir. Çağına yakışır bir yönü kalmamıştır. Uygarca değildir. Gericidir, tutucudur, fanatiktir. İnanca dayanan, bilimden kaçan bir eğitim biçimidir. Bilimsel kuşkuculuk yoktur. İnanç üzerine oturtulmuş, felsefeden ürken, kaçan bir düzen!..-Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın politikasını nasıl buluyorsunuz?<br />
       Kişisel olarak, Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ı beğeniyorum. Özel olarak bana bir onur plaketi vermiş ve kitaplarımın satıldığı yayınevi olan Çınar Yayınlarına gelip, oğlumu kitap sergisi günü kutlamıştır. Dikkat etmişimdir. Kitaplardan yasakların kaldırıldığını konuştuğu günlerin hemen peşinden, kitapların toplatılması olayı çıkmıştır. Hatta bu son kitap fuarında bile. Yani açılışını kendisinin yaptığı fuarda bile bir iki gün sonra, polisler kitap toplamışlardır… Fikri Sağlar’ın kitap toplatılması yasak dediği günlerde, bu tür olayların çıkması bir yazar, yayınevi sahibinin babası olarak, beni üzmüştür… Bundan, 40-50 sene önce kitabı toplatılmış, hapse atılmış bir yazarım. Diyelim ki, o yıllarda ırkçılık, faşizm geçerliydi. Bizi yönetenler bile Türkçü, Turancıydı. Ama aradan çok yıllar geldi, geçti. Demokrasi egemen oldu, dediler. Ama, hâlâ kitap yasaklanıyor. Yazar suçlanıyor. Yayınevleri basılıyor. Çağ atladık diyenler, bu gerçekleri görmüyorlar mı?.. Tüm olanlar bitenler, beni giriştiğim bu işten alıkoymamış, alıkoyamamıştır. En yasak yıllarda 1950’lerde, “Tedbirler Kanununun” gündeme geçtiği yıllarda, ben en çok okunan bir mizah dergisinin sahipliğini yaptım. Yani ‘Markopaşa’ların sorumlu müdürü oldum. Her ne kadar bu tür olaylar, beni bu yoldan döndüremez ama olanaklarımı azaltır. İşlerimi aksatır. Kitaplarımın baskısını durdurur…</p>
<p>       -‘Rıfat Ilgaz Cide Edebiyat Ödülü’ edebiyatımıza neler kazandırmıştır? Bu tür etkinlikler sürecek mi?<br />
       Bu ödül, şiirde başladı önce. Ve amacına ulaştı. Edebiyat Ödülünü, Cide Belediyesi, Cide Postası Gazetesi ve Çınar Yayınları ortaklaşa düzenlemişti. Şiirde ve mizahta… Şiirde, Seval Esaslı birinciliği kazandı. Ertesi sene, mizah romanında Muzaffer Abayhan kazandı. Kazanan bu yapıtların ödüllerini tek başına Çınar Yayınları sahibi tarafından ödenmek zorunda bırakıldı. Kazanan yapıtların bastırılması ve ödülleri, bir yayınevi için külfet oluşturduğundan şimdilik ertelendi. İlerde sürdürülebilir…</p>
<p>       -Edebiyatta sesli tür olan şiir kasetiniz yayımlandı. Öykü, roman, anılarınız da kasete okumayı düşünüyor musunuz?<br />
       Sanatın, medyalarla sıkı ilişkisi var. Eserlerin halka yansıması için, bütün bu uygarlık araçlarından yararlanmak şart. Bu işe en elverişli televizyondur. Sanat eserini, yatak odasına dek sokan bir etkileme aracı… Neden şiir, öykü, roman yani edebiyat yararlanmasın televizyondan, sinemadan, radyodan; neden yararlanmasın?.. Sanatın yaygınlaşması, halka ulaşmakta, erişmekte gerçekleşir. Benim en popüler eserim, Hababam Sınıfı’dır. Romanını önce dizi olarak düşündüm Dolmuş mizah dergisinde. Yayınladım. Başlarken yer, kişiler ortaklaşa olarak 3 öykü yazdım. 2 öykü de okurların gösterdiği ilgi üzerine derginin sahibi İlhan Selçuk; “Bunu 10 tane yapamaz mısın?..” dedi.   10-20-30 oldu.  Dergideki dizi 20’yi geçtikten sonra, küçük bir kitap olarak yayınladık.  5.000 kitap bastı Selçuk… Kitabın yazarı bile dergide kullandığımız uydurma bir addı: Stepne… İlhan Selçuk; “Rıfat Ilgaz adını kullanalım.” dedi.  “Hayır, birinci kitap böyle çıksın.” dedim. Dizide öyküler çoğaldı. “Hele bitirelim…” dedik. Ama okurlar öylesine acele ettiler ki, biz kitabın ikincisini hazırladık. Derken, üçüncüsünü Gar Yayınlarında bastım… Gar Yayınlarını; ben, Vedat Türkali, musahhih çalışan Suavi birlikte kurduk. Kısa zamanda da dağıtmak zorunda kaldık. Üçünü bir arada kaç kez bastığımızı ben bilmiyorum. Birkaç kez basılmıştır bu kitap… Sözleşmede baskı, basım adedi yoktur. Çok sonraları dava açarak, bu kitabın basımına mahkeme kararıyla sahip çıkabildim. Şiir kitabımdan sabıkalı olduğumdan, bu kitabı Remzi bile basmadı. 750 liraya üçünü birden bastırdım. Amacım; kitabın okunması, tanınması… Tiyatrosu, filmleri daha sonra ortaya çıktı… Şiiri tek başına Şair okuyabilir. Öykünün, romanın okunması, araya diyalog girdiği için tiyatro oyuncularıyla yapılır. İcracı artık tek başına eserin yazarı olamaz. Bu tür sanat eserlerini, realize etmek için 5 – 10 kişinin bir araya gelmesi ya da tiyatrocuların bir araya gelmesi gerekir. Bu eserin sahibinin işi olmaktan çıkmıştır. Kurumlar araya girecektir. Yayın olanakları, medyalar bu işleri üslenecektir. Bu gereksinmeyi duyan kurul sahibi çıkarsa, onunla anlaşmaya hazırım. Başta gelen koşul, onun becerisine, sanatına inanmak!..</p>
<p>( Haftanın belirli günleri temizliğe gelen Hatice Hanım, çaylarımızı tazeledi. Teşekkür ettik. Şekerlerimizi tıkırtıyla karıştırıyor, bir yandan söyleşiyorduk… )</p>
<p>      -Yazmış olduğunuz dergilerde konumunuzu anlatır mısınız?<br />
       SES:  İlk toplumcu şiirleri yayımlayan dergi.  Yöneticisi, Abidin Dino.  Sahibi, Yusuf Ağızkalı… Yazı becerisi yok.  Hasan İzzettin Dinamo’da şiirlerini yayınlıyor dergide. Bize de bağlı. Düz yazılarımızda yayınlanıyor. “Yarenlik” şiirim ilk kez, SES’te yayınlandı. Hapishaneye girdikten sonra, toplumcu gerçekçi sıfatını veriyoruz 40 kuşağına 1945’te… Yaşamımızı, sevinçlerimizi, halkımızın sorunlarını yansıtan şiirlerdir; toplumcu şiirler… “Cümlenin şairi bir, ama rivayet muhtelif.”  Şair Laedri…<br />
       YÜRÜYÜŞ: Sorumlu müdür benim. Sahibi, Ömer Faruk Toprak. Hapishane de. Nâzım var. 42’den sonra, Orhan Kemal çıkıyor. Asıl adı; Raşit Kemali. Her ay öyküsünü yayınlıyoruz. Daha önce, ‘Yeni Edebiyat’ dergisinde yazı yayınlıyordu, kapatıldı.  Gazete biçiminde tabldot boy, toplumcu  dergisi 1941-42’de kapatılıyor. Raşit Kemali imzasıyla bizde 44’te çıktı. Adını değiştirdik. Kabul edildi. Orhan Kemal oldu!..<br />
       YIĞIN: İsim babası, benim. İmtiyaz sahibi, Adil Yağcı. Şefik Hüsnü’nün yayın organı oluyor. Yazım yayınlanmadı.<br />
       BAŞTAN: Yüksek Okul diplomam olduğundan sorumlu müdür oldum. İmtiyaz sahibi de bendim. Arkadaşlar arasında ismini, ‘Yeni Baştan’ değiştirdik…<br />
       CUMARTESİ: Sorumlu müdür, Aziz Nesin ayrıldı. ‘Beyoğlu Fahişeleri’ diye magazin çıkarıyorlardı. Bozuşarak ayrıldılar. Adil Yağcı’yla ortak oldum. Bir iki sayıyı ortak çıkardık. Sonra, Adil Yağcı’nın bu dergisi tutmadı…<br />
       ADEMBABA: 1952 sorumlu müdür bendim. Bu dergilerde yazı yazdım. Sorguya çekilmişiz. Bugün aynı koşullar olsa, yazar mıyım; yazamaz mıyım? O günlerde, genç  olarak enerjimi harcamadan, yormadan; ekmek parası için yerine göre yazı yazdım…<br />
       KÜLAH: 1960’larda Dünya Gazetesinde çalışan Mim Uykusuz’un arkadaşı, şimdi adını anımsayamıyorum, sahibiydi. Demokrat Parti, yıkılışından sonra Yassıada’da mahkemedeyken bu gazete çıkıyordu. “Bu adamlar Yassıada’da mahkemeye çıkarılıyor, niye sivriada’da değil…”  Menderes’lere uzanıyoruz, takılıyoruz.  “Kelle sağ olsun cihanda, hiç külah eksik değil…”  Mustafa Uykusuz, Halk Parti’li. Mim Uykusuz’un arkadaşı: Doğan Can… Bu derginin sahibi.  “Para olarak ne istersin?..” dediler.  “Kaç bin basacaksın?&#8230;” dedim.  “10.000 satarsam…”  “100 lira alırım, dedim. 20.000 basarsan 200 lira alırım. 40.000 basarsan…”  “Çok veririm hocam.” dedi.  “50.000 olursa 500 lira alırım.” dedim…  60.000 adet çıktı.  “70.000 çıksa, daha fazla para vereceğim…” dedi. Her çağın bir özeliği var. Topladılar dergiyi…</p>
<p>       -Nâzım’ın uydurma ismi; İbrahim Sabri idi. Siz hangi uydurma isimle yazılar yazdınız?<br />
       Raif Işık… Rıfat’ın R’si, Ilgaz’ın I’sı… Sorumlu müdür olduğum mizah dergisi Markopaşa’da imza atmazdım. Benim olduğum anlaşılırdı. Yerine göre ad uydurmaya gerek görmedim. Parayla yazdığımız gazeteler olduğundan çok isimle yazdım. Gazete başsorumlusu adımı değiştiriyordu. Anımsadığım sadece; Raif Işık…</p>
<p>       -Markopaşa olayını baştan sona anlatır mısınız?<br />
       Boğazlıyan’a öğretmen olarak, 1946 yılında gittim. Zaten tüberkülozdan hastalığım nüksetmişti. Yatmaya ihtiyacım vardı. Ama ne hastaneye önceden sıra vermiştim, ne de parayla da yatsam 15 günlük yatak param yoktu. Öğretmen olarak atanırsam, Validebağ Sanatoryumuna yatarım. Hasan Ali Yücel bakanlıktan ayrılmış, yerine Şemsettin Sirer geçmişti. Bu karışıklıkta tayinimi yaptırabilirim dedim. Yeni değişiklikler, genel müdür gelecektir. Halil Fırat Vedatlı, Sabahattin Eyüboğlu kurulda üye olduğundan dilekçem havale edilecek. Müstafi sayılmışım. İşlem yapılmamış, yarım kalmış. Tayinimi istiyorum. Türkçe öğretmeni üzerinde durmadılar. En yakın Boğazlıyan olduğundan trenle gittim. Göreve başladım. Bu sıralarda tasarı olarak İstanbul’da düşündüğümüz Markopaşa’nın da ilk sayısı çıktı. Aziz Nesin, Sabahattin Ali adresime 15 tane satılmak üzere dergi göndermişler. Gazeteciye götürdüm. Satması için rica ettim. Türkçe öğretmeniyim. Ricamı kabul etti. Tokat’ın Boğazlıyan ilçesi… Kahveye gittim, oturdum. Bir saat sonra, adam geldi. “Gazeteler sattı.” dedi. “Halk kapıştı. 25 tane göndersinler.”   Bir hafta sonra, 25 tane gönderdiler…   2 ay içinde, Validebağ’a naklimi yaptırdım. Durumum; yatıyordum. Kenan Önen-Hasan Ali Yücel davası çıktı. Adımda gazetelerde geçmeye başladı. Arkadaşlar da duydular. Çünkü Kenan Önen, Hasan Ali’ye; “Komünistleri himaye etmiş, Rıfat Ilgaz’ı Yozgat’ın kazası Sorgun’a tayin etmiş.” diyor.  Bu dava yüzünden, beni taburcu ettiler. 6 aylık tasisatım dolmadan 5 ayda taburcu edildim…  Elimiz, cebimizde kaldım. Doğru arkadaşların arasına katıldım. Hastanelerden birinde, Cerrahpaşa Hastanesinde yatmaya başladım… Markopaşa çıkmıyordu. Yıl, 48 oldu… Sabahattin Ali öldürüldü. Markopaşa’nın imtiyazları, Orhan Erkip’te kaldı. Aziz Nesin’le, Orhan Erkip anlaştı. “Orhan’ın teklifi üzerine, Ilgaz’da ortak olursa gazeteyi çıkarırız.” dedi.  Cerrahpaşa Hastanesi Tüberküloz Koğuşunda yatarken, sorumlu müdür ve sahibi ben olarak, Markopaşa çıkmaya başladı. Karikatürist Mustafa Uykusuz… Aradan zaman geldi, geçti. Aziz Nesin topluluktan ayrıldı…  ‘Medet’ mizah dergisini çıkardı. Mim Uykusuz ben de kaldı… Demokrat Parti iktidara geçtiğinde, Adnan Menderes Meclis’te programını okurken 2 mizah dergisi yayınlanıyordu. Tüm mizah dergileriyle teker teker uğraşmış, hepsini kapatmıştı. Kapatacaktı çağın yasaklarıyla!.. Nutukta; “Mizah dergileriyle uğraşacağız. Çünkü bunlar dışarıdan beslenmektedir…”  80. Yaş dönümümde, Rady Fish karşımda oturuyordu. “Söyle Rady Fish, dedim. Kaç lira gönderiyordunuz Moskova’dan?..”  Bütün Kastamonulu hemşerilerim gülmüştü bu söze. Markopaşa’nın ilk sayısında öğretmen olduğum için, yeni atandığımdan ötürü yazım çıkmamıştı. Markopaşa’nın adını koyanlar, benim üyesi olduğum Sosyalist Parti emekçileriydiler. Rızalar, Zekiler… Markopaşa için para toplamışlar, “Markopaşa dert dinliyor!..”  diye duvara yapıştırmışlar… Sabahattin Ali’de vardı. Parti başkanımızın dostudur. Benim hastalığım, öğretmen olmak tasarım engel oldu. En sonunda katılmıştım arkadaşların arasına. Geldiğim vakit, Markopaşa’nın sayıları için aylıklı çalışıyordum. 100 lira aylığım vardı. Güzel bir idarehanemiz vardı. Kahvelere gitmekten kurtulmuştum. Artık evimizin konforu içinde dergi hazırlanıyordu. İdarehanemizdeki kullanılmayan sobaya talip oldum. Sabahattin Ali’ye 35 liraya talip oldum. Aylığımdan kesilerek 5 lirayı ödüyordum. Gazete çıkmaz oldu. Ankara’dan Sabahattin Ali geldi.<br />
“Yahu Rıfat, dedi. Kaç lira borcun kalmıştı soba parasından?..”<br />
“Yahu ödemiştim!..”<br />
“Ben hatırlayamıyorum.” dedi. Helâya girdi, çıktı. Geldi.<br />
“Rıfatçığım, borcunu ödedin. Bizi kanı bozuk diye kim suçlarsa suçlasın. Biz Türkoğlu Türküz. Biz ya kaçarken, ya da bilmem ne yaparken aklımız başımıza gelir ya; helâ da aklıma geldi. Kanı bozuk deseler de inanma…” dedi.  Evimizin en lüks eşyası bu sobaydı. Çünkü, Aydın’ın annesi Eskişehir Lisesinde öğretmendi. Pansiyondan geldiği için, Markopaşa’dan sobayı aktardık. Sorumlu Müdür olarak bu işi sürdürdük. Toplanan bu paraları, irat kaydı eyledik.. Markopaşa, Sosyalist İşçi Partisi’nin, emekçilerinin bize isim armağanı oldu. Bizde onun adına para topladık. Gelir kayıt edildi. Sabahattin Ali gibi patronumuz vardı… Hürmarkopaşa benim. Aziz Nesin’in hiçbir şekilde ilgisi yoktur. Her yazısını ben yazdım. Her şeyi benim. Aydın Ilgaz, Markopaşa’ları dağıtmış; 3.000 – 5.000 basıp dağıtmıştır. Markopaşa, Sabahattin Ali öldükten sonra; Markopaşa bana geçmiştir. Ama haklı olduğum süre sahip çıkmışım. Heybeliada Sanatoryumuna gittim, yattım. Çünkü, Hürmarkopaşa’yı çıkarıyorum. Sıram geldi.  “Gel, yat…” dediler… ‘Gazap Üzümleri’ni çeviren arkadaş, o günlerde mizah dergisi çıkarıyor. Satamıyor. Hürmarkopaşa’yı  Rasih Gürcan’a devrettim. “Manşet ve köşe yazısı yaz!..” dedim.   15 lira her hafta veriyor. Hastaneye geldi.   “Sen başarısızlığı kendinde görme. Tirajı  düştükçe kendini suçlama. Ben de yazı yazacağım. Artık satılma ihtimali olsaydı, ben hastaneye gitmezdim. Halk, Demokrat Parti’ye umudunu bağladı. Tirajı düşer. Kapatırsan para da istemiyorum…” dedim.<br />
İki sene, Adembaba’yı çıkardım. 7 dosya açıldı. Herşeyi bendim. Sorumlu müdür, sahibi, yazarı ben oldum. Yazdım, sattım. İktidar, peşimizi bırakmadı. 1 müstehcenlik, 6 dosya. Üstelik 5 sene tecilliyim… 5 sene, 5 ay, 25 gün tecilliyim. Dosyaları böylece temizledim. Bıraktım… 15 sene sonra , 58’lerde Dolmuş… İlhan Selçuk, askere gitti. Dergi kapandı. Hababam Sınıfı ve Hababam Taburu yayınları bitti. Stepne ve Egzos isimlerini de kullandım Dolmuş’ta. 50 lira haftada alıyordum. Düzeltileri de ben yaparak, 62.5 lira oldu haftalığım!.. 75 lira yazı başına  Akbaba’dan alarak,  100 liraya hikâyeler yazdım. Hababam Sınıfı tiyatrosundan geçimimi sağlayacak parayı kazanınca yazıları kestim. Yusuf Ziya Ortaç; “Rıfat Ilgaz’ı da kaybettik. Gören varsa haber versin…” diye yazdı ‘Bizim Yokuş’ isimli kitabında… Taş dergisini Semih Balcıoğlu çıkarıyordu. Nişantaşı Ortaokulundan öğrencimdi. Semih, iyi bir karikatüristtir. Benden yazı aldı. 100 lirayı zarfa koyarak verirdi. Daha sonra, ‘Taş Karikatür’ diye çıktı…</p>
<p>       -Behice Boran, “Edebiyat Yazıları” isimli kitabında ‘Yarenlik’ şiir kitabınızı ele almış. Sizi, “Halk Şairi” olarak tanımlamış. Toplum sorunlarını hiciv, mizah örgüsüyle şiirleştirdiğinizi vurguluyor. Siz, bu saptamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?Şimdi, Dil Tarih’te gerçekten değerli profesörler var. Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes, Boratav, Behice Boran gibi profesörler. Bizim İstanbul’da pek değerli hocalar yok… Hilmi Ziya, Felsefe’den bizi tutuyor. Bilirkişi oldu mahkememde. Ankara’lı profesörler, Hilmi  Ziya’yı tutmuyor. 3 profesör bilirkişi olarak dosyama kondu. Aynı kişiler çağırıldı. Hilmi Ziya, mahkeme salonunda hakimlerden önce beni selamladı. Ben öğrencisiyim onun. Sevgiyle, saygıyla selamlıyor. Kızdı hakim, mahkeme heyeti… Ona sordular: “Ne dersin, bu Marxist şiirler, propaganda için mi yazılmış?..”  “Bunlar avangart şairlerin, biçim aramalarından ileri gelir. İleriye dönük sanatçılardır.” dedi.  Suçu benim üzerime yıkacak bir ipucu vermedi… Beni, o yıllarda Amerika’dan gelir gelmez; Ankara Üniversitesi  Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde asistan olarak başlayan Behice Boran ele aldı.  ‘Adımlar’ dergisini çıkarmaya başlayınca aldık, gördük. Beğendik. Benim için bir yazısı çıktı. “Çiloğlan” şiirimi gönderdim. Yayımlandı. O derginin şairlerinin arasına katıldım. Ona saygımız vardı. Sürüp gitti. Bir yazar arkadaşımız Nevzat Hatko, onunla evlendi. Anadoluhisarında oturdular. Behice Boran, hocalığından ayrıldı. Ben de, öğretmenlikten atıldım… Ben, Kuzguncuk’ta oturuyordum. Vapurda buluşurduk… Rumelihisarı’nın eczacısıyla, Kastamonu kökenli Fikret’le evlendim. Ve bir gün, Rumelihisarında Yaşar Kemal’e rastladım.  “Yahu Yaşar, dedim. Ne işin var?”  “Ben, Behice Boran’a gelmiştim.” dedi. Yanlış hisarda inmiş… Kahve de oturduk. Konuştuk. Hanım, kızdı. Hanımla ilk defa onun (Yaşar Kemal) yüzünden kavga etmişimdir. 14 gün sonra ayrıldık. Cumhuriyet perisi gibi bir kızdı Fikret Hanım!..<br />
Ankara Üniversitesi, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi hocaları çok değerli. O çağda, Boratav Fransa’da profesör, Niyazi Berkes Kanada’da, Behice Boran, Muzaffer Şerif Başaran o dönemin ‘Yurt ve Dünya’ dergisi yazarları… “Sınıf”ın çıktığı yıl, Boratav’da yazı yazdı. Arada fark yok iki-üç aylık süre. Benim kitaplarımın birine önsöz olarak aldım. O dönemin bilim, sanat adamları. Bize yakın ilgisi var. Biz de yazıyoruz!.. “Yarenlik” ilk şiirlerim. İlerisi için beni şair olarak tutuyor. Daha önce şiirlerimle ona hak verdirecek şiirler. Daha sonra aylak sınıfın hoşuna giden şiirler yazıyorum, diyorum!.. Sorunları bana yakın olanların şiirlerini yazacağım derken, “Yarenlik” çıkıyor. Toplumcu Gerçekçi Kuşağı düşünüyorum…  O sıralarda Garipçiler var. Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat, uydurma Mehmet Ali Sel (Orhan Veli). Hatta 1956-57’lere doğru “Papirüs”, Cemal Süreyya başında.  İkinci Yeni olarak ilan ettiler. Garip Kuşağına da Birinci Yeni dediler. Zavallı Orhan Veli, Birinci Yenicilerden olduğunu öğrenemeden 52 yılında gitti. O yıllarda, Toplumcu Kuşak yoktu. 40 Kuşağı diyorduk. Yıllardan sonra isim yerine oturdu. “Yarenlik” ilk şiir kitabıdır 40 Kuşağının… Ben, Attila İlhan için bile; “bana say dedikleri vakit, Muzaffer Arabul’da kendini 40 Kuşağından sayıyorsa onu da yazın.” demişimdir… Attila İlhan, Fethi Giray, Niyazi Akıncıoğlu, Cahit Irgat, Sabri Soran, Abdülkadir Meriçboyu (A.Kadir), Ömer Faruk Toprak, Arif Barikat (Damar), Hasan Basri Çalıoğlu, Suat Taşer, Suphi Taşhan, Hilmi Büyükşekerci, Hasan İzzettin Dinamo, Fahri Erdinç… Günümüzden karışmıyorum!..</p>
<p>       -Günümüz Babıâli’sini nasıl buluyorsunuz?<br />
       Yalnız Babıâli’yi değil, aydınlar arasında iyi niyetli olanlar çok az. Anlaşanlar, kaynaşanlar, olumlu işler için birleşenler o kadar az ki!.. Bir kıskançlıktır, çekememezliktir almış yürümüş. Bunun sonucu olarak da, olumlu girişimler durmadan baltalanmakta. Edebiyatın öz kaynağı, sevgidir. Bu sevgi yokluğundan ileri gelmekte sanıyorum!..-Dünya siyasi arenasında, solun gelecekteki işlevi ne olabilir? Türk Sol ve Sosyal demokratları neden birleşemiyorlar? Görüşlerinizi alabilir miyim?<br />
       Üzerinde durulacak soru. Kolaylıkla yanıt verilemez. Düşünmek gerek… Emek, yeryüzünde sona ermez. Sürüp gidecektir. Komünizm yıkıldı diyorlar. Hayır, komünizm iflas etmedi. Yönetim değişti. Dünyada üretim-tüketim sürüp gittikçe, emek-sermaye çelişkisi de gidecek… Sosyalizm iflas etmez!.. Yeryüzü cenneti kuruluncaya kadar, emek-sermaye savaşı, mücadelesi sürecek…  Marxizm iflas etmedi!.. İktidardaki , Komünist Parti yöneticilerinin becerisine bağlı. Bir ülkede başarısız oldu diye, tüm ülkelere ve komünistlere bunun suçu yüklenemez… Biz de, henüz emek anlayışı bile gelişmediği halde, sendikalar yoksa, okullardan yetişme, yaşamın içinden bile çıkmayanlar birleşemez!.. Dükkân açılır gibi, sol partiler açılıyor. Çalışanların ihtiyaçlarına göre sendikalar açılmadı!.. </p>
<p>       -Geleceğe dönük erekleriniz nelerdir?<br />
       İsterim ki, Aydın; Çınar Yayınevini tuttursun. Burada genç kuşaklar toplansın. Babıâli’de toplansınlar. İleriye dönük, çağına dönük olumlu etkinlikler göstersinler. Eyleme ulaşmayan bir şey, bence başarılmış bir iş sayılmaz!.. Örgütlenmek, sendikalar, yayıncılık, dergicilik, halk için, toplum için yararlı olmalı. İyi işlerde,  amaçlarımıza uygun işlerde çalışıyor çocuklarım ve torunlarım… Aydın’ın kızı Kıbrıs’ta okuyor, basın yayın işinde. Yazınsal türlerden herhangi birini seçmesini, verimli olmasını isterim. Yazınsal türlerde üretim var. Bunların sürüp gitmesini, daha başarılı üretken olmasını isterim… Toplumdan da istekler geliyor. Bu istekler en azından, yeni ürünlerle yanıt vermek isterim. Bu da güç isteyen, dirilik, sağlık isteyen bir iş; artık benim için… Beni üzen en önemlisi, günlük yayınları izleyememek, bundan yoksun görüyorum kendimi. İstediğim kitapları, zaman ayırsam da okumak için olanak bulamıyorum. Bu da, beni ayrıca üzüyor. Geceli gündüzlü bir çalışma döneminden geçmiş bir yazarın yoksunlukları içindeyim. Bu yoksunlukların en önemlisi yaşımın ilerlemesi. Acı olsa da açıklamak zorundayım: Sağlık!..  İyimserlik; yaptığım iş, şiirlerimi toplamak, seslendirmek. TÜYAP Kitap Fuarı imza günümde kasetimi imzaladım. Şiirlerimde, en seçkin şiirler… “Aydın mısın?” şiirimi Suavi şarkı yaptı. Televizyondan yayımlandı. Şiir kasetimi doldurduğum stüdyoda; Ahmet Arif, Can Yücel, Arif Damar, Ataol Behramoğlu’da doldurmuş…  İstediğim; mizah öykülerimin kısa kısa oyunlar olarak, medyalar dediğimiz bu televizyonlarda gösterilmesini istiyorum. Bu öyküler, güzel gösteri öyküleri olabilir. Fazla olaya gereksinmeye gerek yok. Espriye dönük öyküler geçerli olacağını, henüz örneklerinin verilmediği günümüzde, benim bu öykülerimin mizah açığımızı kapatacağını düşünüyorum. Mizah, söz ustalığı, yazı ustalığı, mizah anlayışı espiri, söz, ironi, satir bunların geçerli hale girmesi. Sözlü sergilenmesinin medyalardan sağlanmasını istiyorum!.. Son günlerde, Öner Yağcı’nın öykülerini okuyorum. ‘Turnalar’ gibi… Son şiirlerimi düşünüyorum. Devrek’te, 3 kişi şöyle röportaja geldiler. Aynı senin gibi soru sordular. Düşünüyorum, dedim. Her seferinde aynı şeyleri beğenmiyorum…</p>
<p>       ( Tam karşımdaki koltukta oturuyordu Hoca. Eli şakağında, gözleri pencerede, bir-iki dakika düşündü. Yaz, dedi. Çayından yudumladı. Söyledi: )<br />
                                                          <strong>Yararlı olmalıyım Sizlere,<br />
                                                          Tutun ellerimi.<br />
                                                          Boşa gitmesin,<br />
                                                          Ellerinizde kalsın,<br />
                                                          Son sıcaklığım… </strong></p>
<p>       Yani giderayak bunları çevremdekilere duyurmak istiyorum. Elimin sıcaklığı bile yararlı olsun istiyorum. Bunlar benim düşüncelerim. Daha yazmadım. Yazarken, şair gibi yazmak sorunu var. Düşündüğümü yansıtıyorum. Düşündüğüm şiirler. Bu bile, bana yerine göre yetiyor. Bu iki dakika da düşünülür. İki saat şiir düşünerek, şiir yaşıyorum. Devrek’te genç yazarlara yansıttım bu tasarımı. Onlar not ettiler. Bana da imzalattılar.Öyle olduğu halde, söylediklerim henüz benim değil. Çünkü kalemimden çıkmadı. Alttaki imza, benim düşündüğüm şiirlerim için imza.</p>
<p>       -Toplumcu Gerçekçi bir yazar olarak, gençlere neler önerebilirsiniz?..<br />
       “Gözümüz toplumda, kulağımız halkta…” bir şair, bir yazar, bir aydın kişiyim, diye düşünüyorum. 1940’larda düşünüyordum. 52 sene geçmiş, bugün gene böyle kişilere gereksinme var. Memlekette gençler bu doğrultuda mı yetişiyor? İleriye dönük pek az kişi, aydın genç yetişiyor. Geriye doğru yetişmeye özendiriliyorlar. İnançların adamı olsun istiyorlar. Yetiştirilmeseydi  İmam Hatip Okulları açılır mıydı? Mescitler, türbeler, köy mescitleri bile imamını, hatibini buldu. Nereye doğru gidecekler, ne yapacaklar? Yüksekokullardaki gençler oralardan aldıkları kültürle, olumlu şekilde yetiştirilecekler mi? Bir aydın, İlahiyat Fakültesindeki bir profesöre laikliği, Atatürkçülüğü öğretebilir misin? derse; bundan böyle bir işlev bekleyebilir miyiz?..  “Hayır, der. Benim istediğim, inanç dolu gençler yetişsin. Kendilerini inanç dünyasına hazırlasınlar. Türk-İslam Kültürünü yapsınlar…” Bu tür insanlara, belli gereksinme olsa da, geriye doğru halkın yetişmesi ne kazandırabilir?.. Kendi doğrultusunda bu günlere gelmişiz. Edebiyat türlerinde ürünler vermişiz. Bu kişilerden yarar artık bekleyemiyoruz. Tekniğe sahip çıkacak gençlik gerekiyor. Memlekete bilgili, becerikli kişiler gerekiyor. Bunlar eksik olduğu için, o eylemler, fikirler üretilmiyor. Memlekette, kararsızlık ne şekilde olsun?.. Emperyalistlerin kolaylıkları, onlara alet olmayı düşündürüyor. Amerika’nın onları yönetecek kişilere gereksinmesi var. Amerika’ya kolaylık, aracılık yapacak. Kolay ülkelerin arasına girecek. İktidardakiler bile, 18 yaşındaki gençte partiye girsin, gençlik bizim yönetimimize geçsin, istiyorlar… Kurtuluş yolumuz; sağlam bilim adamı olarak yetişmesi, sağlam düşünceden, felsefeden, özgür, çağına yakışır, çağının tanığı olan, sözcüsü olan bir gençlik!..   “Çünkü, hepsini denedik.”   Demokrasi, egemen olmadı ki, denenmiş olsun!.. Bağnaz bir düşüncenin egemen olmasını isteyen iktidarın baskısı altındayız. Nutuklarından sözcükler seçsek; inanç üzerine, kader, kısmet sözleri dolu… En değerli beynimiz, aklımız!.. En zararlı şeydir, meta. İki paralık bir mal oluruz. Olumlu olmak gerekir. Gençler, somut fikirlerden yola çıkarak; teknik, beceri sahibi olsunlar… Düşünce sisteminde, felsefenin kurallarına sahip olsunlar. Düşünce sistemi, yöntemi var. İnançları doğrultusunda hiçbir yere varılmamıştır. Zorlamayalım insanları. Geri geri gidiyoruz. İleriye dönük fikir akımları çok gerekli… Halk Partisi’nin, inanca teslim olduğu zamanlara Köy Enstitülerine kadar gidiyoruz. Halk Partisi, Köy Enstitü’tülerini kendi elleriyle açıp, kendi elleriyle kapattılar. Memleket için çok büyük kayıptır!.. </p>
<p>       -Çok çok teşekkürler Hocam.<br />
       -Ben teşekkür ederim Yılmaz. Başarılar…</p>
<p>Hoca, koltuktan doğruldu. Öksürerek tuvalete gitti. Rahattı. Geldi. Koltuğuna oturdu. Salonda elindeki çamaşırlarla duran, Hatice Hanıma dönerek;<br />
       -“Yılmaz, benim oğlum, kardeşim, dostum, öğrencim, ustam, sanatçı  arkadaşım. Çok zeki bir gazeteci…” dedi. Gülümsüyordum. Gözlerim, önümdeydi. Gözlerine bakamadım. Göz pınarlarım domurlandı!..<br />
       Not defterimi kapattım. Röportajımı bitirdim. Pencereye baktım. Camlar, buğulanmıştı. Hava kapalı, yağmur yağıyor olmalı… Rıfat Hocam, aksayarak yatak odasına gitti. “Gel, Yılmaz…” dedi. Hocamın hem çalışma odası, hem yatak odasıydı. Hoca, masasına eğilmiş kitaplarını imzalıyordu. Raflar, etejerler, dolap üzerleri, masa altları kitap, dergi, gazetelerle doluydu. Gözlüğü, kalemleri, saati masadaydı. Küçük bir fotoğrafı masa saatine dayalı… Küçük bir balkonunu görüyorum…  Caddeden taksiler, kamyonlar geçiyor… Sıcacık bir ortam.  Hoca’ma yakışır!..<br />
       ‘Sınıf’ isimli şiir kitabını, ‘Dördüncü Bölük’ mizah öykü kitabını, ‘Yaşadıkça’ isimli şiir kasetini imzaladı. Teşekkür ettim. Eline sarıldım. Ellerinin sıcaklığını duyumsadım. İyi akşamlar diledim.<br />
       Gözleri pencereye çevrik, elinde kalem,  yazı masasında düşünüyordu!..<br />
                                                                                                                  (  Ataköy – 27.11.1992 Cuma    )</p>
<p>                                                                                                                               YILMAZ UÇAR<br />
                                                                                                                Berfin Bahar Dergisi,  Eylül 1995,<br />
                                                                                                                  Yıl: 1,   Sayı: 8,   Sayfa:  5 – 18 </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=333</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KEMAL ÖZER İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=327</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=327#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Jul 2010 19:23:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[kemal özer]]></category>
		<category><![CDATA[kemal özer ile söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[kemal özer söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar ile kemal özer söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=327</guid>
		<description><![CDATA[-“Oğulları Öldürülen Analar” son şiir kitabınız. Çıkış noktanız neydi? Nasıl doğdu? Bir değil birçok çıkış noktası söz konusu. Geneli, benim sanata bakışımla, şiir anlayışımla ilgili. Genelde sanatın, özelde şiirin gereksinime dayandığını, kökeninde gereksinim yer aldığını düşünüyorum. Yalnız bugün için değil, mağara çağından beri böyle. İnsan, kendindeki bir gereksinimi gidermek için sanata, şiire başvuruyor. Okurken de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2010/07/untitled.bmp"><img src="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2010/07/untitled.bmp" alt="" title="untitled" class="alignnone size-full wp-image-328" /></a></p>
<p>         -“Oğulları Öldürülen Analar” son şiir kitabınız. Çıkış noktanız neydi? Nasıl doğdu?<br />
        Bir değil birçok çıkış noktası söz konusu. Geneli, benim sanata bakışımla, şiir anlayışımla ilgili. Genelde sanatın, özelde şiirin gereksinime dayandığını, kökeninde gereksinim yer aldığını düşünüyorum.<span id="more-327"></span> Yalnız bugün için değil, mağara çağından beri böyle. İnsan, kendindeki bir gereksinimi gidermek için sanata, şiire başvuruyor. Okurken de yazarken de. Duygularını, düşüncelerini, izlenimlerini ya da tepkilerini dışa vurmayı, kendini dile getirmeyi amaçlıyor. Ya da, bir güzellik yaratmayı istiyor. Hangisi olursa olsun, insanı sanata götüren hep bir gereksinim. Böyle bakıldığında, son kitabımın çıkış noktası da öncekilerle aynı. Özelinde bakarsak, yıllardır toplumumuzun gündeminde bulunan öldürümler benim için çıkış noktası oldu. Öldürümler, öldürümlerin arkada bıraktığı acı, öfke, tepki. Yerine göre, çaresizlik duygusu ya da ortak bir başkaldırı. İnsanların bunları dışa vurduğunu, dile getirmeye çalıştığını, başka insanlarla paylaşmak istediğini gördük, görüyoruz. Bir şeyi daha gördük, insanlar bu duygu ve tepkilerini sanat diliyle, müzik ve şiirle yansıttılar, yansıtıyorlar. Daha önce yazılmış şiirlerden alıntılar yapıyorlar, müzikleri kendi ağıtlarına uyarlıyorlar. Ozan olarak, öldürümlerin bana yansıması, benim duyarlığımda yankılar yapması sözkonusu olduğu gibi, insanların bu çabası da benim için bir uyarı yerine geçti. Hem öldürümler, hem öldürümlerin insanlarda oluşturduğu dışavurum yolları, böyle bir kitap yazmak için bir çağrı gibi göründü bana. Kuşkusuz, başta da değindiğim üzere, sanat anlayışımın bunda payı büyük.<br />
       -Sanat anlayışınızdan daha önce söz açtığınızda, “yaşamı her kesimiyle kucaklamak isteyen bir şiir anlayışı”ndan yana olduğunuzu söylemiştiniz…<br />
       Evet. Yaşamın gerek toplumda, gerek insanda yarattığı duyguların, düşüncelerin, tepkilerin tümüne açık olmayı, duyarlı olmayı vurgulamak için. Yaşamın insana duyurduğu, insanda yarattığı gereksinimleri yansıtmak, dile getirmek, dolayısıyla gidermek istediğini taşıdığım için, bunun altını çizmek istediğim için. Seçimimi; insanın yaşadığı, yaşayacağı hiçbir şeye ilgisiz kalmamak diye belirlediğim için.<br />
       -İkinci Yeni akımından Toplumcu Gerçekçiliğe geçişinizde bu yüzden mi?<br />
       Evet, bir bakıma. Daha önce de değinmiştim; insanın gereksinimleri çok çeşitli, bunlar arasında güzellik yaratmak da var. Ama şiir, bunlardan yalnız biriyle kendini sınırlamamalı. Örneğin yalnız güzellik yaratmakla, değişik söylemekle, değişik tatlar aramakla. Çünkü her gereksinimin kaynağında toplum var. En bireysel duyguların bile, bireyi aşan nedenleri, bireyi avucunda tutan koşulları var. Ortada iki bakış biçimi, iki anlayış varsa, birinden ötekine geçiş buradan başlıyor.<br />
       -Sanatta Star Sistemi? Ödüllere bakışınız?<br />
       Star Sistemi sözü, 80 sonrasında ağza alınır oldu. İnsanları toplumsallıktan, siyasallıktan uzak tutma istekleri her zaman vardı. Çeşitli yollardan gündeme getiriliyordu. Ama bunun siyasi ve cezai yoldan değil de, daha doğrusu o yolun yanı sıra, sermayenin doğrudan el atmasıyla yaşama sokulması 80 sonrasının ürünü. Muhalif sanata, resmi yollara her zaman kapalıydı. Örneğin öğrenim alanında, okul kitaplarında yer verilmezdi. Muhalif sanatçılara siyasal iktidar her zaman göz açtırmaz, baskıcı ve cezalandırıcı davranırdı. Ama sanat ve yayın dünyası; sermaye uzak durduğu, kazançlı bulmadığı için, muhalif sanatın da kendini temsil edebildiği, zor da olsa, dar olanaklarla da olsa sesini duyurabildiği bir ortamdı. Yaşamın içinden gelen, muhalif duyguları örgütleyen sanatın, yapısı gereği taşıdığı canlılık, böyle bir ortamda ona etkili olma şansı tanıyordu. Değerleri tarttığınız zaman, gerçeğini sahtesinden ayırma fırsatı, dayatılanla sahip çıkılanı birbirine karıştırmama olanağı hep vardı. 80 sonrası, sürüp gelen bu çizgide bir kırılmanın yaşanmasına yol açtı. Siyasi ve cezai baskıların yanına, sermayenin basın ve yayın dünyasına el atması, özellikle görsel yayınların hızla gelişmesi, medyanın insanları etkileme ve yönlendirme gücünü büyük ölçüde arttırdı. Yükseltilen değerlerle bunların karşısına dikilecek gerçek değerler arasında bir savaşım dengesi kalmadı. Starlaştırma kavramı da bu dengesizlikle birlikte gündeme geldi. Edebiyatı alırsak, edebiyatın iç çekişmesi, edebiyat dergilerinin sınırını aştı. Edebiyat dünyasını bir bakıma koruyan iç duvarlar yıkıldı. Edebiyat, belki ilk kez, medyanın girdiği her yerde konuşulur, tartışılır ve en önemlisi belirlenir oldu. Edebiyat değerleri, kendi iç dünyasında değil de, geniş sınırlar içinde, geniş ve renkli olanakların cirit attığı bir dünyada, bütün metalara uygulanan kuralların geçerli olduğu bir yarış alanında oluşturulmaya başlandı. İşte sanat alanında, edebiyat alanında, getirilmek istene o insanı toplumsallıktan, siyasallıktan yalıtıcı değerler toplamı, 80 sonrasında böyle sistemli bir biçimde dayatıldı. Birtakım yazarların, sanatçıların topluma kabul ettirilmesi, starlaştırılması, belki her zaman vardı ama artık sistemli bir hale getirildi. Bir oranda bunun dışında kalan yazarlar da bu olguda yer aldı. Daha doğrusu, müzik ve sinemada olduğu gibi, yazın dünyasında da birtakım sanatçılar, yazarlar kamuoyuna sunuldu, kabul ettirildi, “star”laştırıldı. Bunun iki nedeni vardı. Biri, dayatılmak istenen düşüncelerin, aşılanmak istenen dünya görüşünün insanlara, aydınlardan başlayarak, benimsetilmesi. İkincisi, bu alışverişten ekonomik çıkar, kazanç sağlanması. Ödüllere gelince, böyle bir ortamda, kullanılması kaçınılmaz. Eskiden belki yazın dünyasının bir iç çekişme alanı olduğu söylenebilecek ödüller, 80 sonrasında  yazın dünyasına el atan sistemli girişimin kullanımında ayrı bir işlev, ayrı bir ivme kazandı.<br />
       -Yıllardır yurt dışına geziler yaptığınızı, bu arada ‘Güldeki Şafak’ gibi, ‘Düşmanı Kardeş Yapmak’ gibi gezi kitapları yayınladığınızı biliyoruz. Ayrıca Bulgar, Romen, Macar şiirinden çeviriler yapıp yayınladığınız da biliniyor. Gezilerle çeviriler arasında özel bir ilişki var mı? Örneğin geçen yıl Avrupa’da kimi ülkelere yaptığınız geziler, bize yeni ozanlardan çeviriler getirecek mi?<br />
       Gezilerin benim için önemli olduğunu fırsat düştükçe dile getirdim. İnsanın kendini, ülkesini tanımada, değerlendirmede açılım sağladığı gibi, başka toplumları, başka insanları tanımada, okunan gerçekleri, sorunları kaynağında görmede yararı büyük. Batı şiirinin ülkemizde eksik tanıtılması, bu yolla şiirimizin yönlendirilmek istenmesi, gezilere benim için önemli bir boyut daha eklemiş oldu. Gittiğim ülkelerin şiiriyle, ozanlarıyla tanışmayı özellikle istedim. Çevirmek istediğim ozanların yaşadıkları yerleri, koşulları tanımaya özen gösterdim. Onların dünyalarını tanımak, yaptığım çevirilere ayrı bir katkıda bulundu. Geçen yıl gittiğim ülkelerden özellikle Danimarka’da ozanlar tanıdım. Danimarka şiiriyle ilişki kurdum. Önümüzdeki aylarda, yıllarda bu şiirden kimi örnekleri Türkçeye aktarmak, yayınlamak istiyorum.<br />
       -‘Tanık Günler’ adıyla yayınlanan güncelerinizi ilgiyle, beğeniyle okudum. İçtenlikle, özgürce kaleme almışsınız. Güncelerinizde başka günce yazarlarının ürünlerini karşılaştırmanızı istesem…<br />
       Kitabın sunuş yazısında da vurgulamıştım; ben kendimi bir günlük yazarı olarak görmüyorum. Kendi yaşantımı, duygularımı, tasarılarımı, izlenimlerimi saptamak için tuttuğum notlardı. Ama zaman içinde başkalarını da ilgilendirecek bir boyut kazandıklarını gördüğüm için yayınlamaya karar verdim. Oysa kimi yazarlar, bir tür olarak seçiyorlar günlüğü. Kimileri de başka türlerin gerektirdiği koşullardan kurtulmak için ona sığınıyorlar. Örneğin eleştiri yazmak amacıyla yola çıktıkları halde, eleştirinin gereklerine uymayı göze alamadıkları için günlük adı altında yayınlıyorlar yazdıklarını. Sanırım benim günlüğümle başka günlükler arasında en büyük ayrım bu iki noktada kendini gösteriyor.<br />
       -Gerek gezi yazılarınızda, gerek güncelerinizde okuduğumuza göre, yurt dışına çıkmak zorunda kalan, gurbette yaşayan yazarlarımızdan Fahri Erdinç’le tanışmışsınız, ilişkiniz olmuş. Yapıtları uzun zamandır basılamayan, genç okurlarca ne yazık ki pek tanınmayan bu değerli yazarımızla ilgili neler söylemek istersiniz?<br />
       Fahri Erdinç’le yazar olarak tanışmamız, 1950’li yıllardadır. Bizim kuşağın, özellikle öykü yazarlarımızın etkilendiği yazarların başında geliyordu. Türk edebiyatının öykü alanında yetiştirdiği en değerli yazarlardan biriydi. Sabahattin Ali çizgisinin süreği içinde önemli bir yere sahipti. Yurt dışına ilk çıkışımda, 1976’da kendisini de tanıdım. Bu benim için gezilerin en  önemli kazançlarından biri  oldu. Ölümüne kadar sekiz yıl boyunca, yılda bir ya da iki kez görüşme, dostluğunu kazanma şansına eriştim. Türkiye’den çıktıktan sonraki çalışmalarını okuma, edebiyat ve siyaset alanındaki görüşlerini, deneyimlerini öğrenme fırsatı buldum. Nâzım’la ve sosyalist toplumla ilgili anılarına beni de ortak etti. Bulgar şiirini tanımada yardımcı oldu bize. Dahası, bu şiirden yaptığı çeviri çalışmalarına benim de katılmamı istedi. Bu işbirliğinden, onur duyduğum kitaplar çıktı ortaya. Gerek yazar olarak, gerek insan olarak örnek alınacak biri olduğunu düşünüyorum. Özverisi, arı gibi çalışkanlığı, kendini adama ve geliştirme direnci, edebiyat ve siyaset yoluyla halkına hizmetten bir an bile geri durmaması, bugün de yarın da bize yol gösterecek, bizi aydınlatacak kapsamda ve niteliktedir.<br />
       -Geleceğe dönük tasarılarınız, varmak istediğiniz erekler…<br />
       Tasarılar, tasarılar, nerdeyse insana “tasarı yaptığım sürece yaşadığımı anlıyorum” dedirtecek kadar yoğun. Erekler de öyle, biri bitmeden biri başlıyor. Bir önceki sorunuza verdiğim yanıttan yola çıkarak, en büyük ereklerimden birinin Fahri Erdinç’i okurlarıyla buluşturmada yeniden katkı sağlamak olduğunu söylemeliyim. Onunla ilgili bir kitap yazmak da tasarılarımın başında geliyor. Yazmak deyince, tasarıların ucu bucağı yok. Fahri Erdinç’in yanı sıra A.Kadir ve Nâzım Hikmet de yazmak istediğim iki kitaba konu olacak. Yakın zamanda sonuçlanacak çalışmalar arasında ise iki çocuk kitabı bulunuyor. Bir iki ay içinde, 60 yaşında bütün yaptıklarımı değerlendiren, bütün yazdıklarımdan seçmeleri bir araya getiren bir kitap da hazırlamak istiyorum…</p>
<p>                                                                                                                       YILMAZ UÇAR<br />
                                                                                                            Berfin Bahar Dergisi, Şubat 1996,<br />
                                                                                                              Yıl:2, Sayı:10, Sayfa:34-35-36</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=327</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RIFAT ILGAZ İLE SANATI VE YAŞAMI ÜSTÜNE</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=322</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=322#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Jul 2010 19:18:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[rıfat ılgaz]]></category>
		<category><![CDATA[rıfat ılgaz ile sanatı ve yaşamı üzerine söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[rıfat ılgaz ile söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=322</guid>
		<description><![CDATA[- 1939 yılına kadar yazdığınız şiirleriniz için, Fahir Onger’in bir yazısında belirttiği gibi, “Gözleri kapalı yaşadığım zamanların yazıları” demişsiniz. 1940 kuşağından sonra toplumcu gerçekçi görüşle, eski bireysel düşüncelerinizden sıyrılarak günümüze dek umutlu, dirençli şiirler yazdınız. Bu ayrımı doğuran etkenler nelerdir? Fahir Onger, toplumcu gerçekçi kuşağa içtenlikle yaklaşan bir eleştirmendir. Bizim yaşamımızı da, yakından izleyen bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2010/07/16740_101911116498551_100000389903054_50113_2070542_n.jpg"><img src="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2010/07/16740_101911116498551_100000389903054_50113_2070542_n-205x300.jpg" alt="" title="16740_101911116498551_100000389903054_50113_2070542_n" width="205" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-324" /></a></p>
<p>- 1939 yılına kadar yazdığınız şiirleriniz için, Fahir Onger’in bir yazısında belirttiği gibi, “Gözleri kapalı yaşadığım zamanların yazıları” demişsiniz. 1940 kuşağından sonra toplumcu gerçekçi görüşle, eski bireysel düşüncelerinizden sıyrılarak günümüze dek umutlu, dirençli şiirler yazdınız. Bu ayrımı doğuran etkenler nelerdir?<span id="more-322"></span><br />
       Fahir Onger, toplumcu gerçekçi kuşağa içtenlikle yaklaşan bir eleştirmendir. Bizim yaşamımızı da, yakından izleyen bir arkadaşımız. Genç yaşta aramızdan ayrıldığı için üzgünüm. Beni de yakından izleyen bu arkadaşım, bir gerçeği saptamış oluyor. Evet, 1939’larda, 40’larda bir gerçeğin ayrımına vardığımı da saptamış bulunuyor. İkinci Dünya Savaşı, çalışan her insana bazı gerçekleri algılama fırsatını da vermiştir. Bizim gibi edebiyatı kitaplardan, dergilerden, hocalardan izlemek zorunda olan edebiyat öğrencileri, Türkçe öğretmeni adayları, yaşamla yüzyüze gelmiştir İkinci Dünya Savaşında. Edebiyatın yalnız kitap, dergi, gazete olmadığını anlamışız ve edebiyatın da, sanatın da yazınsal ürünlerin de bu algılama olduğunu saptamışızdır. Öyle bir dönemimde, belki de Fahir’in bir sorusu karşısında, bugüne kadar ben edebiyat olarak hiçbir şeyin ayrımında değilmişim, yeni yeni edebiyatın ne olduğunu anlıyorum, demişim. Edebiyat, insanın yaşamıdır. Yaşamını içtenlikle dile getirmektir. Bu gerçeği saptadığım yıllardır 1940 yılları. Dünya ölçüsünde, dünya çapında büyük bir trajedi ile karşı karşıyaydık. Irkçılık, Turancılık daha yumuşağı Türkçülük diye akımlar vardı. Bu akımlara bel bağlamış olan büyük politikacılar, büyük ekonomistler, askerler yeryüzüne egemendi. Biz bütün bunların büyük gürültülerle duyurduğu, kendilerine göre gerçek dedikleri şeylerin içinde, toplumumuza yakışanları, toplumumuzun gelişmesine en kolay anlatımıyla Atatürkçülüğe aykırı olan şeyleri bulup çıkarmak zorundaydık.  Hele hele bir Türkçe öğretmeni olarak ben, öğretmen olarak, şair olarak, bir mizah yazarı olarak, ki kendimi her zaman mizah yazarlığına aday görmüşümdür; gerçekleri bulmak, çıkarmak ve yaymak zorundaydım. Önce sınıfımdaki öğrencilerden başlayarak yaymak görevinde olan bir kişi bilmişimdir kendimi. Bu bakımdan o sözleri söylemeyi de, bir namus borcu, bir aydın kişi onuru kabul etmişimdir. Çünkü bütün yazdığım şiirlerin, yani 1926 da başladığıma göre 1939’a kadar yazdığım şiirlerin, emekçileri, memleketini seven halkımızı, işçimizi, aydınımızı; gerçek aydınımızı ama ilgilendirmediğini gördüm. Şiirin yerine oturmadığını anladım yazdığım yazılarla. Bunlar biraz da, hani birçoklarının dediği gibi az biraz Fransızca bilmemden de ileri geliyordu. Baudelaire, Paul Valery, Verlaine, Albert Samain, daha sonraları Philippe Soupault’ları, çok daha sonraları Jacgues Prevert’leri inceleyerek vardığım edebiyatçı gerçeklerinden doğuyordu. Bunların toplumumuz için yeterli olmadığını tam algıladığım yıllardır 1940 yılları. Edebiyat, sanat kitaptan öğrenilmez, yaşamdan öğrenilir dediğim yıllar oldu. Şiirlerimin aylak sınıfın beğenisine uğradığını gördüm. Daha da ileri giderek, Nurullah Ataç bile benden söz ettiği halde, bunda bile bir yanlışlık olabileceğini düşündüm. Bu olaylar beni kendime getirdi. Ve hâlâ da aynı doğrultudayım. Gerçekçiliğimi bugünlere kadar sürdürüyorum. Bu en ileri bir dünya görüşü algılamasıdır. Hâlâ değerini yitirmediğine ve bu doğrultuda sanat ürünleri vermenin halkımız için yararlı olacağına inanmamın sonucudur. En son yazdığım bir maden ocağı şiiri bile, bugün “Alişim” şiiri doğrultusundadır. Yanlış yolda olmadığımı görüyorum ve kendime güvenim artıyor…<br />
      &#8211; 1940 toplumcu gerçekçi kuşağı benim anladığıma göre, İkinci Dünya Savaşının başlamasına neden olan Nazilere karşı yurtsever direnç şiirleriyle belirdi. 1940 kuşağı engellenmelerine, kitaplarının toplanıp yasaklanmasına karşın 45 yıldan beri varlığını nasıl koruyabildi? Bu gücü nereden aldı? Ve bundan sonraki yıllarda Türk toplumcu gerçekçi sanatının önündeki ödevler nelerdir?<br />
       Evet, beni ve benim arkadaşlarımı içine alarak soruyorsun bu soruyu. Güzel. Biz yalnız halkımızdan gücümüzü aldığımız halde bu inanışımızı, bu gerçek saptamamızı ve gerçeği saptamamızı sürdürüyoruz. Neden mi? Doğru olduğuna inandığımız yolu tuttuğumuzdan geliyor bu gücümüz. Kendimize güvenimiz buradan geliyor. Halkımız her vakit suçlanır. Yüzde şu kadarı okuma yazma biliyor, bu kadarı bilmiyor, edebiyat ki daha seçkin kişilerin işidir, halkımız edebiyata daha henüz kendini vermiş değildir, işte kitap satışları ortadadır gibi durmadan halkımızı suçlayacak çıkışlarla karşı karşıyayız. İmza günlerini bile bugün kötüye kullanmaya başlayan gene sanatçı dediğimiz kişiler var. Bunlar kendi başarılarını bile yanlış yorumluyorlar. Halkımız kendinden yana olan sanatçıyı arıyor, el yordamıyla arıyor. Eleştirmenlere başvurarak arıyor.  Gazete yazarlarına, yani köşe yazarlarına güvenerek arıyor. Bulmak üzereyken, bu sefer halkımızın karşısına çıkıyoruz. Bu yaklaşım olumlu bir yaklaşım olmayabilir diyoruz. Halkımızı kuşkulandırıyoruz, ama o gene dinlemiyor. Kendinden yana olan yazarları, imza günlerinde, fuarlarda arayıp buluyor. Eskiden iltifat görenler, matinelerden başlayarak iltifat gören şairler, genç yazarlar bu sefer kuşkuya düşüyor, halk yanlış yoldadır diye. Halk, hiçbir zaman yanlış yolda olmaz, yanıltılmazsa eğer. Halk yanıltılır ama yanıldığının da en kısa zamanda ayrımına varır, gene belli bir doğrultuyu tutturur…</p>
<p>       -Ozanlığınızın yanında mizah yazarlığınız da var. Mizaha nasıl başladınız?<br />
       Ortaokul sıralarında şiir yazmaya başladığım zaman, yayınlamayı da hemen o günlerde düşünmüştüm. Yayınlamadıktan, başkasına göstermedikten sonra, neden yazılmalıydı şiir? O günlerde, kitaplarla oynayan, dersten, ders kitaplarından çok romanlar, öyküler, dergiler izleyen bir öğrenciydim. Hani, matematik dersinde sıranın altında roman okunan günler. Dersi dinler gibi yapıp da, arka sıralarda kendi dünyamda yaşadığım o günler 1926-27 yılları. Kastamonu’da o yıllarda, Açıkgöz gazetesi ile birlikte, Çalçene adlı dört sayfalık bir mizah dergisi de çıkardı. Yusuf Niyazi adlı tahrirat kâtipliğinden gelme bir amca, Çalçene’nin yanında bir de Nazikter adlı haftalık gazete çıkarırdı. Yusuf Amcayı tanırdım, Cide’den. Önce şiirlerimi götürdüm. Beğenmiş olacak ki, “Her hafta bir çiçek” başlığı altında, her hafta benden bir şiir yayınlamaya başladı. O günlerde Nazikter dergisine ek olarak Çalçene adlı mizah dergisini de çıkarmaya başlayınca çok düşünmeden mizah öyküleri, mizah şiirleri, fıkralar, güncel olaylardan oluşan küçük öyküler de yazdım. Yusuf Amca, hemen dergisinde bunları da sıraya koydu. Demek senin sorduğun gibi önce şiirle başlayıp, aradan uzun yılların geçmesine zaman ayırmamıştım. Gelgelelim, Kastamonu’daki öğrenim yıllarından sonra, uzun bir süre mizahımsı yazılar yazmadım; ta Markopaşa dönemine kadar… Markopaşa gazetesine gelince (dergisi de diyebiliriz) Esat Adil Beyin Türkiye Sosyalist Partisi’ndeki işçiler bize anımsattı böyle bir mizah gazetesi çıkarmayı. Dokumacı Rızalar, Elektrikçi Zekiler, Hüsamettinler, Markopaşa’nın adını bile onlar koydular. O günlerde Aziz Nesin’le Cumartesi adlı yazınsal bir magazin dergisi çıkarıyorduk. Dergi kapanınca partili arkadaşlar bize böyle bir iş bulmuşlardı. Hemen partinin toplantı odasına duvar yazıları yazıldı, Markopaşa çıkıyor diye. Aralarında para bile topladılar. Tam o sıralarda benim öğretmenliğe döneceğim tuttu. Hasan Ali değişmiş, yerine Şemşettin Sirer gelmişti Maarif Vekili olarak. Doğru Ankara’ya gittim. Bakanın karşısına çıktım. Haksızlığa uğradığımı, öğretmenlikten uzaklaştırıldığımı söyledim. Sınıf adlı bir şiir kitabım yüzünden tutuklanmış, içeri atılmıştım ama doğruyu söylemenin yeri değildi. Bakanlıkça istifa etmiş sayılıyordum okula gitmediğim için. Belki komisyondaki genel müdürler, işin doğrusunu biliyorlardı ama açıkta kalmış bir öğretmene yardım etmeyi daha doğru bulmuş olacaklar ki, beni hemen Boğazlıyan ortaokuluna atadılar. Bugünlerde  Ankara’da bu işlerle uğraşırken, Sabahattin  Ali’ye rastladım. “Sizin Markopaşa’yı ben çıkarıyorum” diye Esat Adil’in partisindeki gelişmeleri bana açıkladı. “Aziz’le birlikte çıkarıyoruz” dedi. Her ne kadar partililer para toplamışlarsa da, o parayla derginin çıkmasına olanak yoktu. Toplanan paraları, partiye gelir olarak verdik. “Gazetenin patronu benim, sen de yazarsın” demişti. Amacım, öğretmenlikten çok Validebağı Sanatoryumunda yatabilmekti. Ciğerlerimdeki hastalık yeniden başlamıştı.  Altı aylık tutukluluk sarsmıştı beni. Durum zaten bakanlıkça anlaşıldı. Altı aylık ödenekle Validebağı’nda yatarken, 4-5 ay sonra taburcu edildim. O taburculuk yalnız hastane için geçerli değildi. Öğretmenlikten de böylece son kez atılmış oldum… </p>
<p>      &#8211; Kişisel mizah anlayışınız?..<br />
       Evet, kişisel mizah anlayışım mı? Ben doğma büyüme Kastamonuluyum. Yani o güne kadar İstanbul’da kentsoylular tarafından çıkarılan mizah dergilerinde alay konusu olan Kastamonululardan biriyim. Karagöz’de, Ortaoyunlarında da adımız geçer. Hüseyin Rahmi eserlerinde dara geldi miydi; bizlere “hödük” demekten de geri durmaz. İstanbul sokaklarında yolunu yitiren, tünellere, tramvaylara korkuyla binip, inen hödüklerdeniz biz. İşte böyle bir anlayışta olan İstanbul’un kentsoylularını karşımıza almanın tam zamanıydı. Biraz da bizler, Anadolu’dan gelenler, hödükler bu kentsoylulara takılmalıydık. Yani onların silahını ellerinden alıp, onlara çevirmekti  benim  mizah anlayışım. Alay edenlerle alay etmek biraz da… Bizleri küçük görenlere karşı, sermaye sahiplerine karşı, kavgamızı, çekişmemizi sürdürmek için mizah yazarıyız. 1942 de çıkan Yürüyüş dergisinin “Şiire Dair” adlı önsözünde, biz yalnız şiir anlayışımızı değil, bütün yazınsal türlerdeki görevimizi açıklamak istiyoruz: Toplumcu, Gerçekçi, Devrimci, Marxist Sanat…  Bu yıllarda, 42 yılında Trakya tahkim edilmiş, asker yerleştirilmiş. Koruganlarda askerlerimiz, İstanbul yavaş yavaş boşaltılıyor. Daha sonraları 44’lerde İsmet Paşa savaş ilân etti Almanlara. Hazırlanıyorduk. O yıllarda Almanlar, Stalingrad’lardan yüzgeri Berlin’e kaçarken, ben cezaevindeydim. Sınıf kitabımdan 6 ay yemiş, yatıyordum. Ve 13 kişilik bir koğuştaydım. Bu koğuşta, hapishanenin bahçe kapısı görünüyordu. Ve Turancılardan kimisi gelip buradan bakıyorlardı. Dışarıda canlılık var mı? Hâlâ sırdır. Almanlar hapishanenin bahçesine girmişler. Bahçede tutukluları kurşuna dizmişler. Turancılarımız sabırsızlıkla bekliyorlar. Yanlışlıkla Romanya’yı bombalayan bir uçak, yanlışlıkla bizim sınırımıza girdi. Hapishanenin çevresi makineli tüfeklerle tahkim edildiği, savunulduğu için atışa katılanlar oldu. Bizleri de zincirlere vurarak hapishaneyi boşalttılar. Siperlere ite kaka doldurdular. Şu rastlantıya bakın ki, bizim 60-70 kişilik zincirli grubumuzun komutanı, palaskasız subay Türkeş’ti. Demek ki, Turancılardan yatanlar da, hapishanenin savunmasına yardım ediyorlardı. Ve biz, hapishanenin bahçesinden Alman hastanesinin bulunduğu sırtlara sokak aralarından tahliye ediliyoruz, götürülüyoruz. Türkeş’in bazı hareketleri eşit yaşama örneği olamaz. Bayburtlu Necati olayını herkes biliyor. Bana kitap getirirdi nöbetçimiz. Bunlardan biri ihbar ediyor, kitap getiriyor diye. Çocuğu taş odaya attılar. Ismarladığım kitapla, Gorki’nin bir kitabıyla yakalanıyor. İhbar eden de Turancılardan biri, Türkeş’ti… -Türk Mizahının dünü, bugünü…<br />
       Markopaşa dergisi 1947-48’lerde 60.000 basıyordu. Cumhuriyet 17.000 basıyordu. Markopaşa’yı o makinelerle bir haftada basardık. Büyük satışlar 3000-4000 o sıralar; 1947-48’deki 60.000, günümüzde 500.000 sayılır. Bugün Türk mizahı, eski hızında değil. Bunun gene toplumsal, siyasal nedenleri var. Halkımız, biraz da gelişen demokrasiden bekliyor. O vakit, muhalefetten beklerdi. En yararlısını mizahla yapardık. Halkımız, mizah dergilerine düşkündü. 1952 de, Adembaba adında bir mizah dergisi çıkardım. İlk sayı ne reklam, ne afiş. Şöyle 20.000 bastım. Geriye bir tek gazete gelmedi…  İkinci sayı daha fazla. 30.000-40.000 bastım. Gene de büyük rakam. Halk, bir parça bir şey bekliyor. Siyasal ortam elverişli değildi. Yine 30.000-40.000 basıyordum. 8 sayı çıkardım. Demek ki, mizah ortamını bulursa halk tarafından geniş ölçüde tutuluyor. Ama siyasal dozu, biraz fazlaca olacak. Halkımız meclisten, partilerden bir şeyler bekliyor. Kimi köşe yazarı arkadaşlar, mizahımsı yazılarla köşe yazılarını sürdürdükleri için, fazla tutuluyorlar. Ama tümü iyi mizah örnekleri değil. Sanat açısından yeterli değil. Ancak muhalefet işini sürdürdükleri için yazıları okunuyor, seviliyor. Çok satan kitapların içinde, iyi mizah örnekleri de istemiyor.  İçinde bulunduğu ekonomik bunalımı dile getiren olayların açığa çıkarılmasını bekliyor. Demokrasinin gelişmesini, insan haklarının yürürlükte olmasını, baskıların, işkencelerin kalkmasını istiyor. Bu işleri de sanatçılardan çok, iyi bir gazeteci olan arkadaşlar başarabiliyor. Halkımızda bunlarla yetiniyor şimdilik… İyi mizah örneklerine nedense rastlayamıyoruz. Gerçeklerle doğrudan doğruya yüzyüze gelmekle yetiniyoruz. Yani gazeteci yazarlarımız, gazetecilik mesleğinden yararlanarak halkın gereksinimlerini yanıtlayabiliyorlar. Mizah sanatı gelişmiyor. Halkımız en kısa yoldan gerçekleri öğrenmek, sıkıntısını, geçim zorluklarının nedenlerini öğrenmek istiyor. Mizah gelişmiyor… </p>
<p>       -Köşe yazarlığınız…<br />
      Köşe yazarlığım, İzmir’de çıkan Demokrat İzmir gazetesinde Adnan Düvenci’nin gazetesinde, her gün köşe yazısı yazdım. İstanbul’da çıkan Vatan gazetesinin birinci sayfasında kısa yergiler ve Pazar Yazıları, ki bu yazıları ilerde Meşrutiyet Kıraathanesi kitabımda topladım. Bir de, Ankara’da Yenigün gazetesinde… Bu, biraz uzun sürdü. Buradan emekli oldum. Dergi olarak, İlhan Selçuk’un çıkardığı Dolmuş, Spor gazetesinde, Akbaba, Tef gibi haftalık mizah dergilerinde dizi, köşe yazıları, öyküler, fıkralar, düşsel röportajlar yazdım. Bu dergilerde çıkan dizi yazılarımı kitap olarak topladım.</p>
<p>       -Anılarınız…<br />
       Sarı Yazma bir romandır. Tekniği, kompozisyonuyla, biçimi ve biçemiyle anıyla ilgisi yoktur. Anı türü değil, roman türüdür. Anı, daha çok duyguyla başlar. Öykü kompozisyonu değildir. Köşe yazısına yakındır. Ama Sarı Yazma adıyla romandır. Hatta tasarladığım üç romanın ilk cildidir. İkinci ve üçüncüye gerek görmedik. Altın Yayınları’yla anlaştık. Üç cilt. 1950’ye kadar olayları, anılarımın o bölümünü yayınladık. Yayınevi sahibi Turan Bozkurt; “İki cildi basmayalım. Okurlar 50’ye dek merak ediyorlar.” dedi.  Nehir roman dediğimiz dizi roman da böylece gerçekleşmedi. Ve ben de adamı haklı gördüm. Yetindim onunla, gerekli görmedim. Anılar başka, anısal roman başkadır. Eğer anılardan başlamışsa romandır. En belgesel kaynak, anılardır. Ortaya çıkan eser  tekniğine, kompozisyonuna göre ancak adlanabilir. Mizah, yazarının mizacından gelen bir çeşnidir. Kimi güleç, kimi çatıktır. Türler ancak, yazınsal tür olarak düşünülür. Mizah, doğayı yorumlar; biçimi, bakış açısıyla. Benim kimi şiirlerim vardır, toplantılarda okunur. Ahmet Gülhan okumuştu  “Mıstabey” başlıklı şiirimi. Millet yerlere yattı. Buna biz mizah türünde bir şiir mi diyelim? Mizah  bir tür değil, bir çeşnidir. Bakış açısıdır. Bir algılama, doğayı,  toplumu bir algılama biçimidir. Yazınsal türler bellidir. Tekniği vardır. Kompozisyonu, planı vardır. Bu bakımdan kuralların dışına çıkamayız. Her yazar en canlı, güvenilir kaynak olarak anılarından yararlanır. İster şiir, öykü; ister köşe yazısı, bu anılardan yararlanır. Soyut anı yazarı olmayı düşünmedim. Yararlandım ama, anı yazmak için anılarımı yazmadım. Belki bir gün Reagan gibi başkanlıktan ayrıldığım zaman, anılarımı yazmaya başlayabilirim. Sanatçı en otantik, en güvenilir kaynak  olarak ortaya koyduğu yapıtlarda, anılarından yararlanır. Ama anıyı, anı olarak eskitmeye kalkışmaz. Madem ki sanatçıdır; sanatı için anıyı kullanır. Cumhurbaşkanı olarak, bakan olarak değil…</p>
<p>       -Biliyorsunuz, gerçekçilik XV. Yüzyılın sonlarıyla XVI. Yüzyılın başlarındaki Rönesans’tan bu yana gelmektedir. Cervantes’ten Şolohov’a dek 500 yıl diyebiliriz. Öte yandan bugüne kadar, çeşitli sanat akımları (gerçeküstücülük, Dadaizm, fütürizm, varoluşçuluk gibi) çıkıp işlevini yitirdiği halde, niçin günden güne gelişen gerçekçilik (ki günümüzde toplumcu gerçekçilik) tarihten silinememiştir? Sizce, dünya edebiyatında toplumcu gerçekçiliğin önemi nedir?<br />
       Şimdi sen bana yönelttiğin soruyla, biraz somutluktan uzaklaşıyorsun, yani soyut bir gerçekçilikten söz ediyorsun Rönesans’tan başlayarak. Bizim gerçekçiliğimiz, daha çok endüstrinin gelişmesiyle ortaya çıkan çelişkilerin gerçekçiliği. Özetlersek sömürü gerçekçiliği… Evet, senin o saydığın sıralama, Cervantes’ten başlayarak toplumdaki değişmeleri gösterir. Feodalizme karşı olabilir Cervantes’in direnmesi. Şövalyelik, asalet anlayışına, aristokrasiye karşı onun hicvi olabilir. Burada bile biraz incelersek, gene bir üretim yanı vardır işin içinde. Belli bir sınıfın palazlanması, sonra çağ değişimi, ortaçağdan sıyrılma, yeni çağlara doğru açılma ve bunun eleştirisi. Cervantes deyip geçmeyelim. Evet, saptadığın gibi önemli kişi Cervantes. Donkişot da çok sağlam bir tip, belli bir dönemin ifadesi. Bugün bile çevremizde Donkişotlar görebiliriz. Bugünün politikacıları bir yerde bakıyoruz, bir çeşit Donkişot. Evet, büyük tip bunlar. Şolohov’un tipleri, belirttiğin gibi onlarda bir uygulamanın yanlış kişileri. Bir partinin yanlış insanları. Başarılı kişileri var onun,  ‘Uyandırılmış Toprak’ da olsun, öbür romanlarında olsun. Ama bizim şöyle 1940’larda elimize aldığımız, konu olarak seçtiğimiz tipler hatta rahatça söyleyebilirim Donkişotlar, başka Donkişotlardı… Hitler, gene bir Donkişot’tur. Bunların benzerleri Türkiye’mizde vardı. Özentileri, onun doğrultusunda gidenleri. Bir hapishane koridorunda bile bunlarla karşılaştık. Daha önce de söylediğim gibi, sabahleyin uyandıkları zaman hapishanenin bahçesine kimlerin girebileceğini, pencereden izleyenleri yakından biliyoruz. O çağları yaşadık. O çağları yaşayan kişi olarak, biz gerçekçiliğin bugünlere doğru uzanmasını, onların yıkılıp gittiğini yani  faşizmin başka kisvelerle, giysiler altında, üstelik başka güçlerin kabuğuna girerek, daha çok dincilerden yardım görmeye çalışarak güçlerini sürdürmeye çalıştıklarını görüyoruz. Ve gene görüyoruz ki, bizim dünya görüşüne uygun bir şekilde, ileri dünya görüşüne uygun bir şekilde, görüşlerimizin tutarlı olduğu sonucuna da varıyoruz bunlardan. Emeğin egemen olacağına inanıyoruz. Bir gün emeğinin karşılığını alacak kişilere de inandığımız için, şiirimizi, edebiyatımızı, yazınsal türlerimizden hemen hepsini aynı yöne doğru çeviriyoruz.  Tiyatromuzda, güncel yazılarımızda bile, okurlarımızla özdeşleştiğimizi gördükçe tuttuğumuz yolun doğruluğuna inanmış oluyoruz. Evet, saptadığın gibi gerçekçiliğimizin özünde İkinci Dünya Savaşında faşizme karşı olmak vardı. Faşizm önlendi mi? O zamanki faşizm anlayışına, özetlersek; Tan gazetesinin yazarlarının da özetlediği gibi silahlı sermaye derlerdi!.. Bugün belki o anlamda değil, artık sermayenin silahı bile yok. Yalnız politikası var. IMF’si var, ekonomi bilginleri, uygulayıcıları var. Faşizm kılık değiştirmiştir. Sömürgecilik çeşni değiştirmiştir. Maliye, iktisat yani kapitalizmin biçimleri, faşizmin biçimleri içinde özdeşleşmiştir. Ama İkinci Dünya Savaşı etkilerini arayıp bulmak, sergilemek zorundayız bugünün aydını olarak. Yani 1940 yıllarındaki gibi olmayabilir. Yeni kılıflarla, yeni giysilerle, yeni biçimlerle, yeni bir türde sürüp gidebilir. Şart değil, tanklı tayyareli sürüp gitmesi…</p>
<p>       -Genç toplumcu gerçekçi ozan veya yazarlara, usta bir toplumcu gerçekçi ozan ve yazar olarak önerileriniz neler olabilir?..<br />
       Bize kimse öneride bulunmadı. Biz çağımızın gerçeklerini arayıp bulduk. Çağımızın gerçeklerine uygun yazınsal türler gerektiğini bulup çıkardık. Bugünün gençliği de kendi yazınsal türlerini, çeşnilerini kendisi bulup çıkarırsa daha da sağlam bir yere, bir toprağa basmış olur. Yalnız onların bizim yaşamımız, yaşantımız doğrultusunda davranmalarını isteriz. Yani her şeye karşın, sağlığını yitirme karşısında bile olsa, direnebilmek, saptadığı gerçekler karşısında en biçimli uygulamayı, yazınsal uygulamayı başarabilmek, durmadan kendisini yenilemek, böylece toplumu yenilemeyi hedef almak… Özgürlük ve bağımsızlığını yitirmeden, aydına yakışan biçimde savaşmak. Biz kendimize göre şöyle diyoruz: Sanıyoruz yanlış iş yapmadık. Acaba bizim gibi davranırlarsa gençler de yanılmazlar mı?..  Bütün ilerici sanatçılar, önce kendilerine güvenecekler. Fikret ne demiş. Fikret bile yani, bizden en az 20-30 yıl önce konuşan Fikret; “Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin.” demiş…  Kendine güvenmekten başlar. Çevresine güvenmek, çevresindeki kişilere güvenmek, emekçilere güvenmek. Çünkü emekçi  en haklı, toplumun içinde. Üreten kişiye güvenmek.  En haklı insan, bence üretendir. Üretenden yana olmak. Biraz daha yüreklice konuşacak olursak, ki bugün bunu bile söylemek yüreklilik istiyor; işçi sınıfından yana olmak… Onun sorunlarını sanat yoluyla dile getirmek. Sanatın olanaklarından yararlanarak, işçi sınıfının bir kelime ile buyrultusunda olmak. Onun doğrultusunda, onun verdiği  görev ve ödevde yerini almak. Ama her zaman dediğimiz gibi, sanatçının üzerine düşen en büyük iş, bu sınıfın başında bile olsa, o her şeyi değiştirmek, yenilemek, daha ilerisi için hazırlamak; hatta işçi sınıfının başı olarak bile üzerine düşen iş bu. Onun için sanatçı kendi sınıfından kopmuş kişi değildir, kopmuş kişi olmamalıdır. Kendi sınıfının görevinde, işleminde, işlevinde olmalıdır…</p>
<p>       -Geleceğe dönük erekleriniz nelerdir?<br />
       Görüyorum ki, devlet tiyatroları kapılarını yavaş yavaş bizlere de açmaya başladı. Bu durumda, toplumumuzdan bir kesit olarak oyunlarımın sergilenmesini isterim. Sık sık konuşuruz. Türk tiyatrosu , Türk yazarıyla başlar diye. Türk yazarı rahatça Türk tiyatrosuna girememiş olacak ki, bu iş geciktikçe gecikti. Bunun için de, demokrasiyi beklememiz mi gerekiyor? Özel tiyatrolar da, nedense devlet tiyatrolarının davranışı ile kendilerini yönlendirmeye çalışıyorlar. Bu olanağın yurdumuzda da yürürlüğe girdiğini görsem, ilk işim oturup bir oyun yazmak olacak… “Efendim, Siz yazın da, sonra oynanır!..” Çağının tanığı olmak böyle mi olur? Bu tanıklığı da sağlığımızda yapamazsak, ömür boşa gitmiş olur?.. 80 yılımıza oturup ağlayalım mı?.. Şunu demek istiyorum: Son yapıtımın, bir tiyatro ürünü olmasını isterim kısaca…<br />
-Son olarak, Varlık okurlarına mesajınız veya bir öneriniz var mı?<br />
       Varlık okurları… 1932’den beri Varlık okuruyum. 1937’lerde, 38’lerde, 39’larda, biraz da 40’larda Varlık yazarı da oldum. Varlık dizeri olduğum yıllar bile oldu. Varlık, Tan’da dizilip basılıyor. Rıfat Ilgaz o sıralarda ne şair, ne yazar, ne de gazeteci. Tan matbaasında, basımevinde entertip ustası. Şefik Ustam sesleniyor bir makine öteden: “Bak Rıfat’çığım adın geçiyor, Varlık müsvetteleri arasında. İsviçre’den gönderilmiş, İsviçreli bir Türkolog, senden söz ediyor. Ama adın karalanmış. Neden karalanmış acaba?..”<br />
       Sevgili Varlık okurları, eski bir Varlık şairi olarak artık o dönemler bir daha yokuşumuzda görülmesin diyorum. Hele sanat dünyamızda, bir daha rastlanmasın böyle olaylara. Yazardan çekinilmesin. Sanatçı, sanatçıdan korkmasın. Aydını, aydına düşman etmesinler!.. </p>
<p>                                                                                                                          YILMAZ UÇAR<br />
                                                                                                                 Varlık Dergisi,  Nisan 1989,<br />
                                                                                                              Yıl:55, Sayı:979, Sayfa:18-19-20 </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=322</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖNER YAĞCI İLE  “KİR” ROMANI ÜZERİNE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=299</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=299#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Sep 2009 07:56:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[öner yağcı ile kir romanı üzerine söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[söylesiler]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar öner yağcı söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=299</guid>
		<description><![CDATA[Öner Yağcı uzunca bir aradan sonra yeni romanını sundu. Kısa sürede yeni basım yapan Kir’de, Anadolu’nun bir kasabasındaki kahramanların Seferberlikten başlayarak Sarıkamış trajedisini, Sibirya’da tutsaklığı yaşayarak Kurtuluş Savaşı öncesinde Anadolu’ya dönüş serüvenleri anlatılıyor. Bu serüvende ülkeyi yönetenlerin yanlışlıklarını, emperyalist paylaşım politikalarının yöredeki yansımalarını, Anadolu insanlarının yoksulluğunu, çaresizliğini, bir avuç aydının Osmanlılıktan kurtulma ve ulusal kimlik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone" src="http://www.yilmazucar.com/galeri/gallery/Resimlerim/22.jpg" alt="" width="226" height="151" /></p>
<p>Öner Yağcı uzunca bir aradan sonra yeni romanını sundu. Kısa sürede yeni basım yapan Kir’de, Anadolu’nun bir kasabasındaki kahramanların Seferberlikten başlayarak Sarıkamış trajedisini, Sibirya’da tutsaklığı yaşayarak Kurtuluş Savaşı öncesinde Anadolu’ya dönüş serüvenleri anlatılıyor.<span id="more-299"></span><br />
       Bu serüvende ülkeyi yönetenlerin yanlışlıklarını, emperyalist paylaşım politikalarının yöredeki yansımalarını, Anadolu insanlarının yoksulluğunu, çaresizliğini, bir avuç aydının Osmanlılıktan kurtulma ve ulusal kimlik arayışlarını ve Anadolu topraklarını yurt haline getirme çabalarını görüyoruz.<br />
       Öner Yağcı’ya Kir romanıyla ilgili sorular sordum, o da yanıtladı.</p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Milletin yokluğundan, yoksulluğundan büyük özveri, çalışkanlık, azim, kararlılıkla kazandığımız ülke topraklarının savaşım romanını temiz, akıcı bir Türkçe ile kaleme almışsınız. Kir’i siyasal tarih romanı olarak tanımlayabilir miyiz?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Biz,  yaralanmış bir Cumhuriyetin çocuklarıyız. Bozgunlarla başlayıp ülkesinin topraklarının çoğunu yabancı güçlere kaptıran bir toplumun seferberlikle birlikteki çırpınışlarından sonra doğan güneşin çocuğudur Cumhuriyet. Bu Cumhuriyeti sırtlarında taşıyanların neleri nasıl yaşadıklarını öğrenince savunmak görevinin ağırlığını daha bir yoğunlukla duyuyorum içimde. Anadolu’nun dört bir yanında direniş ateşleri yakılmıştı. Emperyalist saldırganlığa her yöreden insanlar dur demek için ellerinden geleni yaptılar. O yıllara bakınca dedelerimizin, ninelerimizin yaşadığı sorunların hiç de bugünkünden farklı olmadığı apaçık görülüyor. İnsan aynı. Bu aynı insanlara bakarak tarihi yorumlamak istedim. Çünkü bugünü anlamak, kendi hikâyemizi öğrenmek, kendimizi tanımak için en iyi öğretmendir tarih. Siyasetle iç içe bir tarih, evet Kir, böyle bir roman.</p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Balkan Savaşı, 93 Savaşı yani 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Sarıkamış Savaşı… Roman karakteri Mümtaz Bey, İttihat ve Terakki Fırkası önderliğinde yurtsever duygularıyla milleti düşmanlara karşı savaşa örgütleyen; daha sonra da Kuvayı Milliye’ye katılacak ve Mustafa Kemal’in neferi olacak bir komutan… Tarihimizde gönderme yaptığınız böyle bir kimlik, tarihi kişilik, karakter var mı?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Mümtaz Bey diye biri yok tarihte. Ama Mümtaz Bey gibi yüzlerce yurtsever subayın var olduğu, yadsınamaz bir yakın tarih gerçekliğimizdir. Doğrularıyla yanlışlarıyla İttihat Terakki yönetimi de bizim tarihimiz. O dönemde de hem yurtseverler hem işbirlikçiler var. Mümtaz Bey’i, Kurtuluş Savaşı’nda canıyla kanıyla mücadele eden yüzlerce komutandan biri olarak görmek gerekir.</p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar:</strong>  Mümtaz Bey “İki bacanağın hırsı yüzünden kolordu Allahüekber’e gömüldü” diyerek  Enver-Hafız Paşaların yanlış adımlarını söylüyor. Sarıkamış faciası olmasaydı, savaşın ve tarihin akışı nasıl değişebilirdi size göre?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Tarihi böyle yorumlayamayız. Böyle olmuş ve bugünlere gelmişiz. Alman emperyalizminin müttefiki olarak bulaştığımız bu savaş olmasaydı bile Batı emperyalizmi “Hasta Adam” dediği Osmanlıyı yok edip paylaşmak için politikalarını sürdürecekti. Bu politikaların zorunlu bir sonucuydu Sarıkamış.<br />
       <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Namık Kemal ve Tevfik Fikret’in şiirlerinin roman kahramanlarınca okunması (Mustafa Kemal Paşa’nın da şiirlerini ezbere okuduğunu, bağımsızlık ve özgürlük düşüncesini şiirlerle beslediğini biliyoruz.), Vatan yahut Silistre oyunundan Engels’in de söz etmesi okurları onurlandırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri, beyinlerde böyle atılıyordu değil mi Öner Bey?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Yüzyıllar süren bir çağdaşlaşma, aydınlanma atılımı gökten zembille inmedi elbette. Adları simge olarak destanlaşan Namık Kemal’lerin, Tevfik Fikret’lerin savaşımlarını yok sayarak bir yakın tarih değerlendirmesi yapılamaz. Bu savaşımın, bu birikimin, bu deneyimin üzerinde biçimlenmiştir Ulusal Kurtuluş Savaşımız.</p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Engels’in Fransız tarihini Balzac’ın romanlarından daha kalıcı öğrendiğini söylemesi gibi, şimdiki zamanın gençleri de, tarihi daha nesnel gerçekçi değerlendirebilmesi için, tarihi romanların çoğalması gerekli ve yararlı sonuçlar doğurur mu sizce?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Tarihe, tarihle ilgili yazılanlara, tarihle ilgili edebiyata ilgi duymak zorundayız. Çünkü tarih dündür ama aynı zamanda bugündür, yarındır. Tarihi öğrenmek, bugün ne olmakta olduğunu ve yarın ne olacağını dün olanlardan öğrenmektir. Tarih dünü, bugünü ve geleceği öğreten, aydınlatan bir öğretmendir. Tarihle ilgili kitaplar, dünün gerçeğinin bir kesitinin insanların durumları aracılığla aktarılmasıdır. Tarihle ilgili kitaplar, dünün gerçeğinin bir kesitinin insanların durumları aracılığla aktarılmasıdır. Tarihle  ilgili edebiyatı, mutlak gerçeklik değil, gerçeği araştıranların önünü aydınlatan bir ışık olarak algılamak gerekir.</p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Mustafa Suphi o günlerde, “Türkiye proletaryası zamanında sosyalist bilinç almazsa, emperyalizm Türkiye’yi Sovyet devrimine karşı kullanacaktır. Türk yoldaşların yapması gereken acil görev budur,” diyor. Onun dedikleri doğru çıktı mı Öner Bey?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Bu söylem, o günün koşullarında stratejik olarak doğru değildi. Sorun sosyalizme geçiş değil bağımsızlık sorunuydu çünkü. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başarılması ve Cumhuriyet’e geçişle Mustafa Kemal’in önermelerinin doğru olduğu ortaya çıktı. Ne yazık ki uzun vadede Mustafa Suphi’nin düşünceleri doğrulanmaya başladı. Özellikle Mustafa Kemal’in ölümünden, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren başlayan Soğuk Savaş döneminde Türkiye yaşadığı karşı devrimle emperyalizmin işbirlikçisi konumuna düşürüldü.</p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Mustafa Kemal Paşa’nın “Gölge etmesinler yeter, bu milleti yine milletin kendi azim ve kararı kurtaracaktır” sözü önemli. “Azim” ve  “Karar” şimdiki zaman için de geçerli mi?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Tarihi bugüne aktarmak budur işte. Yorumunuz çok doğru. Benzer koşulları yaşadığımız bugün için de geçerlidir Mustafa Kemal Paşa’nın sözü.</p>
<p>      <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Mümtaz Bey, Kir’de “Hep iyiler kaybedip kötüler mi kazanacak yeryüzünde?” diye soruyor ütopik açıdan. Daha realist, nesnel görüşle Siz nasıl yorumlayabilirsiniz şimdiki zamanı?..<br />
       <strong>Öner  Yağcı:</strong> Yorumladım romanda. Dünü anlatırken bugünü de anlattım sanıyorum. Okuyanların da böyle algıladığını öğrenince mutlu oluyorum. Bu soru tüm insanlığa yönelik bir sorudur ve yanıtı bulmak için yüzyıllardır savaşıyor insanlık. Ne yazık ki kötülerin daha çok kazandığı doğru. Küreselleşme belasını emperyalist egemenliğin yerküreyi sarması diye düşünürsek, yoksulluğun hâlâ insanlığın başında bela olduğu olduğu gerçeğine bakarsak, insanlar arasındaki eşitsizliğin hâlâ var olduğunu görüyorsak aksi bir görüşe varamayacağımız kesin.<br />
<strong>Yılmaz Uçar:</strong> Cumhuriyet Kitapları’ndan yeni ve öbür yapıtlarınızın da yayımlanması (örneğin Kardelen’in, Turnalar’ın, Sivas’ı Unutmak’ın yayımlanması ve diğerlerinin de sırayla yayımlanacak olması) için ne diyorsunuz?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Benim okur kitlemle çakıştığı için mutluluk verici olduğunu düşünüyor, kitaplarımın daha çok okuyucuyla buluşacağına inanıyorum.</p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Tezgâhınızda daha neler var Öner Bey? Yeni projelerinizi açıklayabilir misiniz?<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong> Önümüzdeki dönemde, insanımıza aydınlık düşünceleriyle yol gösteren ustalarımızın yaşam ve yapıtlarıyla ilgili Aydınlık Aşkıyla adlı yapıtıma nokta koydum. İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’na yetişecek. Adını koymadım ama son dönemde yazdığım siyasal  yazılarımı bir kitap haline getireceğim. Şiirle ve şairlerimizle ilgili dosyam Şiir Aşkıyla bitmek üzere. Kir’in devamı niteliğinde Köy Enstitülerini ve Kore Savaşı’nı işlemeye çalıştığım Bayram adlı romanımı gelecek yaz bitirmeyi planlıyorum. Başka birçok tasarım daha var elbette. Örneğin Başaran’la ilgili çalışma, siyasi yazılarımın derlemesi…</p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar:</strong> Yanıtlarınız ve edebiyatımıza böyle bir romanı kazandırdığınız için teşekkür ederim.<br />
       <strong>Öner Yağcı:</strong>  Ben de teşekkür ederim…<br />
YILMAZ UÇAR<br />
Kıyı Dergisi<br />
Kasım &#8211; Aralık 2009<br />
Sayı:211 , Sayfa:20 &#8211; 21</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=299</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YILMAZ UÇAR: “HER İNSAN BİR ÖYKÜDÜR.”</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=297</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=297#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 14:16:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tanıtım Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[berfin bahar dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[kadir incesu]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2009]]></category>
		<category><![CDATA[Sayfa: 69-70]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı:135]]></category>
		<category><![CDATA[Yıl:15]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar tanıtım yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=297</guid>
		<description><![CDATA[Yıkım, Yılmaz Uçar’ın altıncı kitabı… Sone Yayınları tarafından yayımlanan kitapta 15 öyküsü, günlükleri ve bugüne kadar yayımlanan kitapları üzerine yazılan yazılardan seçmeler yer alıyor… Yılmaz Uçar bizden biri… Çünkü anlattıklarının hiçbirisi bize yabancı değil… Kimi, neyi anlatmış peki Yılmaz Uçar: Mahalle aralarında ne iş bulursa yapan Aleks Cüneyt’i, özel bir bankanın arşivinde çalışan bir kulağı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2009/08/yıkım.gif"><img src="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2009/08/yıkım.gif" alt="" title="yıkım" width="108" height="143" class="alignnone size-full wp-image-306" /></a></p>
<p>Yıkım, Yılmaz Uçar’ın altıncı kitabı… Sone Yayınları tarafından yayımlanan kitapta 15 öyküsü, günlükleri ve bugüne kadar yayımlanan kitapları üzerine yazılan yazılardan seçmeler yer alıyor…<br />
      Yılmaz Uçar bizden biri… Çünkü anlattıklarının hiçbirisi bize yabancı değil… Kimi, neyi anlatmış peki Yılmaz Uçar: <span id="more-297"></span><br />
Mahalle aralarında ne iş bulursa yapan Aleks Cüneyt’i, özel bir bankanın arşivinde çalışan bir kulağı duymayan 120 kiloluk Cem’i, depreme dayanıklı konutlar yapmak amacıyla yıkılması planlanan mahallesine sahip çıkmak isterken belediyenin merdivenlerinde son nefesini veren Hamdi Ustayı, basın yasasını protesto yürüyüşüne katılan basın emekçilerini, yatalak annesini, eşini ve iki çocuğunu seyyar satıcılık yaparak geçindirmeye çalışan, emeklilik hayalleri bile kuramayan emekçiyi, tezgahtar Serpil’in ilk maaşıyla hasta annesine ilaç almaya giderken kapkaççılar tarafından öldürülmesini, bir meslek örgütünde memur olarak çalışan edebiyat sevdalısının dergi çıkartma ve dergiyle milyonlara ulaşıp onları aydınlatma hayallerinin, derginin kitapçı raflarında kalmasıyla son bulmasını, iki göz gecekonduda gelini ve iki torunuyla yaşayan Hatice ninenin belediye aşevinden aldığı bir kap yemeği torunlarıyla birlikte neşeyle yerken, gelininin temizliğe gittiği evin penceresinden yere çakılmasını, kuran kursu haline getirilen bir apartman dairesinin polislerce basılması ve halkın tepkisini…<br />
Size de tanıdık gelmiyor mu ‘sokakların öykücüsü’ Yılmaz Uçar’ın anlattıkları…<br />
       Kaza adlı öyküsünde yanlış park eden bir araca, belediye otobüsünün çarpmasını ve sonrasında yaşananları anlatıyor yazarımız. Şoförün otobüsten inmesini fırsat bilen tinerci çocuklar bilet kutusunu söküp çalmak isterler. Yolcuların müdahalesi sonucu kaçarlar. Çocukların kaçışı sonrası ise şu satırları okursunuz: “Sokak çocuklarıyla polis bile mücadele edemiyordu. Biz ne yapabilirdik ki? Sustalı bıçağın acısını bacağımızda hissetmek istemiyorduk. Sövmekten başka elimizden bir şey gelmiyordu…”<br />
      Yazarın gözlemlerini yadsımak mümkün mü?<br />
Yılmaz Uçar günlüklerinde ise yaşamının ilginçliklerini paylaşıyor okurlarıyla… </p>
<p>       Yılmaz Uçar kitaplarını yurtdışındaki medya kuruluşlarına da iletiyor… Neden mi? “Bu dünyadan Yılmaz Uçar geçti diyebilmek için…”<br />
       Sürekli mücadele içindedir Yılmaz Uçar… Dosyalarını bırakır yayınevlerine, belki yayınlarlar diye… Umut fakirin ekmeği ne de olsa… Bir yandan da matbaacı dostlarıyla görüşüp kitabının basım maliyetini öğrenir. Bilir çünkü eninde sonunda bütün yayınevlerinden ‘hayır’ yanıtını alacağını ve kitabını kendi imkanlarıyla bastırmak zorunda kalacağını…<br />
       Sevgili dostum Yılmaz Uçar’a iki kitap poşetiyle, kitap aşkına yağmur altında şemsiyesiz sırılsıklam ıslanarak Tünel’in sokaklarında, kalabalık bir otobüsün içinde, bir kitapevinde yeni çıkan kitapları dergileri incelerken rastlayabilirsiniz…<br />
Edebiyat sevdalısı Yılmaz Uçar ile yeni kitabı Yıkım üzerine söyleştik…<br />
-   Sayın Yılmaz Uçar kitaplarınızı tanıtım çalışmalarını siz yapıyorsunuz. Kitabınızı yurtiçinde ulaştırmadığınız medya kuruluşu yok neredeyse… Hakkınızda çeşitli yazılarda çıkıyor. Peki kitabınıza büyük  kitapevlerinin raflarında görmek mümkün mü? </p>
<p>            Elimden gelen çabayı gösteriyorum. Sağ olsun dostlar gazete, dergi, radyolarda kitaplarımı tanıtıyorlar. Sizin de bildiğiniz gibi kitap, dağıtım aşamasında tıkanıp kalıyor. Dağıtım şirketleri yeni yayınevlerinin kitaplarını dağıtmış olsalar;  benimde kitaplarım büyük kitapevlerinde olabilir…  Sabah Kitapçısı’nda  çalışmış bir yazar olarak söylüyorum ki, dağıtımcılar  popüler  kitapları dağıtıyor. Satıp, mali geri dönüşü garanti olan kitapları marketlere ulaştırıyor… Ne tür bir kitap yayınlanırsa yayınlansın  medyada  köşen veya kalemşörlerin yoksa ağzımızla kuş tutsak boşuna. Havanda su dövüyoruz.  Dağıtımcılar,  kitap dağıtmamak için bahaneler buluyor. Yayınevinin ve yazarın karnesine (!) bakıyor, satış grafiğini inceliyor.  İnsanlarımız kitaplarımızı görmüyor ki; sistemde egemen olan, meta olmuş sanatsız, toplum dışı, soğuk, mekanik sanat(!) ürünlerinin tozu dumanı arasında realist, halkçı, aydınlıkçı, ilerici şiirlerimizi, öykülerimizi, romanlarımızı inceleyebilsin. Böylece her şey dirençli, umutlu yazarın bireysel çabasına kalıyor…</p>
<p>       &#8211;    Kitaplarınızı okurlarınıza nasıl ulaştırıyorsunuz?</p>
<p>            Tüyap kitap fuarlarında, TYS’nin ilçe belediyeleriyle ortaklaşa düzenlediği kitap şölenlerinde,  özel imza günlerinde, internet kitap siteleri veya özel talepler sonucu  ulaştırıyorum. Yakın zamanda,  Bulgaristan Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi Kültür Sanat Edebiyat programında yeni öykü kitabım ‘Yıkım’ için bir saatlik bir  program yapıldı.  Bunlar beni sevindiriyor. Radyo, dergi, internet, imza günleri bizi okurlarımızla yakınlaştırıyor… Fakat madalyonun öteki yüzü farklı. Maliyetlerimi çıkaramıyorum.  Kızılay hesabına çalışıyorum açıkçası… Kültür Bakanlığı kütüphanelerine, devlet kitaplıklarına;  yayınevleri aracılığla talep etse hiç olmazsa giderlerimizi  karşılayabiliriz.  Bu da bir realist satış grafiği Kadir Bey…</p>
<p>      &#8211;     Genç  yazarlar kitaplarını yayımlatırken ne gibi zorluklarla karşılaşıyor?</p>
<p>            Yukarıdan aşağı  bütün yayınevleri ödül kazanan yazarların kitaplarını basma aşamasındalar. Havada kapıyorlar. Hele de tanınmış, rahmetli olan yazarlarımızın ödüllerini kazananlar; yayınevlerinden  telif ücretlerini çekle alıyorlar doğal olarak. Bizler nal topluyoruz. ‘Ağlamayan çocuğa mama vermezler’ atasözünde de olduğu gibi söylemek zorundayım. Küçük yayınevleri para taleplerini en ince ayrıntısına kadar yazarına yüklüyor. Gözü kara yazar ise, kitabını  mutlaka yayımlayacak elbette. Şıkları değerlendiriyor. Matbaa da,  kendi yayımı olarak yayımlasa işi daha zor. Yayınevi logosu olmadığından gazetelerin, kitapevlerinin dikkate bile almadıklarını saptadım. Dişimizden tırnağımızdan arttırarak yayımlayabildiğim kitaplarımı paketler halinde odamın bir köşesinde yığılı gördükçe üzülüyorum doğrusu. Avrupa’nın herhangi  bir ülkesinde doğsaydım, şimdi kitaplarımın geliriyle rahat yaşardım.Üniversite de görevli olabilirdim. Ülkemiz imkansızlıklarla dolu yukarıdan aşağı. Görünen köy kılavuz istemez.. Çok zor. Edebiyat aşkının, beyin ve yürek işi olduğunu söylüyorum… Mali geri dönüş olsa, kitaplarımın  ikinci basımlarını yapmaya hazırım. Sistemin propagandasını yapanlar her zaman kazanır. Muhalif edebiyat yapanlar her zaman ve her ülkede açlık, işsizlik, yoksulluk problemleriyle karşılaşırlar. </p>
<p>      &#8211;    Dişimden tırnağımdan arttırarak kitaplarımı yayımlatıyorum diyorsunuz. Sizi bu zorluklara katlanmaya iten sebepler nedir? Neden bu kadar sıkıntıyı göze alıyorsunuz?<br />
Edebiyat aşkı, sanat tutkusu, edebi bağlamda kalıcılık isteği, halkımıza bilinç, umut, direnç, insani erdemleri sanatsal bağlamda ulaştırma hedefi beni bu zorluklarla mücadele etmemi sağlıyor… Örneğin; Nazım Hikmet devrimci sanatı, bir partinin yapabileceğinin on katını yapmıştır. Sanatın dalları (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro, resim vs.) politikadan daha etkili, kalıcı olabiliyor… Bunların sonucu olarak; toplumcu yazarın realist sanat eserleri, halkına güneş olmalı diye düşünüyorum. Her şeyi göze almamın nedeni, gelecekte de kalıcı olmak ereğidir.</p>
<p>       &#8211;    Özellikle kısa öyküler yazıyorsunuz… Öykülerinizin kaynağı da hep yaşam… </p>
<p>             Poe, O.Hennry, Çehov, Gorki öyküleriyle birlikte;  Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Sait Faik, Bekir Yıldız, Adnan Özyalçıner, Osman Şahin,  Cemil Kavukçu vs. gibi değerli yazarlarımız gibi öykülerimin alanı yaşam. Yaşam, akan bir deli ırmak… Benim öykülerim  kıyıya vuran deli ırmak selintileri… Trajik insan öyküleri. Orhan  Kemal tarzı realist öyküler. Gözlem, yaşam,  anı, deneysel birikim ürünleri.  Her insan bir öyküdür aslında; dram, trajik yaşam kesitleridir. Toplumcu gerçekçi, halkçı, ilerici şairin, yazarın yazması gerektiği temalar.Gözü toplumda, kulağı halkta olan realist yazarlar olarak yazı kaynağımız adaletsiz(!) yaşam… Bu kaynakları işliyorum…</p>
<p><strong>KADİR İNCESU</strong></p>
<p>                                                                                              <strong>Berfin Bahar Dergisi</strong><br />
                                                                                              <strong>Mayıs 2009, Yıl:15,Sayı:135, Sayfa: 69-70.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=297</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YIKIM</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=295</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=295#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 14:12:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tanıtım Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mart-Nisan 2009]]></category>
		<category><![CDATA[Sayfa:58-59]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı:131]]></category>
		<category><![CDATA[türk dili dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Yıl:22]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz Çongar]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar tanıtım yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=295</guid>
		<description><![CDATA[Ne zaman dış mahallelere giden bir otobüse binsem, içerisi ter kokar. Yağmurlu havalarda bu koku daha da artar. O yolculara kızamam, aksine bağışlayıcı bahaneler ararım; yoksuldur, evinde sular akmıyordur, aksa da aygaz tüpü alacak parası kalmamıştır, gibi. İşte Yılmaz Uçar’ın “Yıkım” adlı yapıtının ilk öyküsü olan “Aleks”in baş kişisi Aleks böyle biri idi. Asıl adı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2009/08/yıkım2.gif"><img src="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2009/08/yıkım2.gif" alt="" title="yıkım" width="108" height="143" class="alignnone size-full wp-image-311" /></a></p>
<p>Ne zaman dış mahallelere giden bir otobüse binsem, içerisi ter kokar. Yağmurlu havalarda bu koku daha da artar. O yolculara kızamam, aksine bağışlayıcı bahaneler ararım; yoksuldur, evinde sular akmıyordur, aksa da aygaz tüpü alacak parası kalmamıştır, gibi. İşte Yılmaz Uçar’ın “Yıkım” adlı yapıtının ilk öyküsü olan  “Aleks”in baş kişisi Aleks böyle biri idi. Asıl adı Cüneyd, Fenerbahçe’li futbolcu Aleks’e çok özendiği için herkes ona öyle diyor. Sık sık uzamış sakallarını kaşır, <span id="more-295"></span>evden eve taşınanların eşyalarını taşımaya yardım eder bahşiş alır, geçinir giderdi. Askerliğini Şırnak’ta yapmış, babası yok, amcasının yanında sığıntı, tek göz odada. Varsıl olmayı düşlerdi hep, çok parası olunca, isteklerinden biri de Fenerbahçe’ye yardım etmekti.<br />
       “Yıkım” adlı yapıt, 2 bölümden oluşur: Öyküler ve Günceler. Öykülerin ikincisi “Nazi Subayı”dır. Cem, 1.70 cm. boyunda, 120 kg.dır. Yürürken başını dik tutar, kollarını balyoz gibi sallar, adımları kaz adımıdır, ayni Nazi subayları gibi. Bir bankada, engelliler kadrosunda, arşiv bölümünde çalışır. 60 kiloluk kolileri taşır, bir süre sonra belinden de sakatlanır. Müdürüyle geçinemez, başından hoş olmayan olaylar geçer, ezilir. Öyküde asıl amaç; toplumumuzda engelli vatandaşların hor görülmesi, onlara değer verilmemesinin belirtilmesidir. Yazar Yılmaz Uçar, öykünün sonunda şöyle yakınır:<br />
       “İşyerlerinde oluyordu ast üst personel anlaşmazlığı. Fakat, doğanın varoluşuna paralel oluşan canlılar içinde, engelli olanlar niçin eziliyor? Problemini çözemiyordum doğrusu. Büyük balık, küçük balığı yutuyor muydu yani? Yutmalı mıydı?<br />
       İstifa ederek bir yere varılamıyordu ki. O tip şahısların işini, daha orada bitirmek gerekiyordu aslında. Nasıl ki, istifa ederek biz kendi işimizi bitiriyorsak!..”<br />
       Yapıta adını veren “Yıkım” adlı öyküde, Hamdi Usta, uzun boylu, zayıf, kel kafalı, yoksul bir emeklidir. Bir gün kahvede  gazete okurken gözüne çarpan bir haber onu delirtir. Yumruğunu masaya vurur, çaylar dökülür, herkes korkar. Gazetede, Umut Mahallesi’nin yıkılacağı yazılıdır. Belediye daha sonra orada depreme dayanıklı yeni evler yapacaktır. Hamdi Usta inanmaz, kahvede bağırır: “Arkadaşlar, evlerimizi ellerimizden alıp bizleri sürgün edecekler. İkitelli’de prefabrik evlerde oturacağız, bizim mahallemizde yapılacak lüks evlerde ise varsıllar oturacak. Kendileri köşeyi dönecekler.”<br />
       Kahvede herkes isyan eder, her ağızdan bir ses çıkar. Başta emekli, yorgun kalpli Hamdi Usta olmak üzere öfkeli tüm mahalleli, Belediye Başkanı ile konuşmak için yola dökülürler. Yol uzundur, Başkan’ın odası üst kattadır, merdivenle çıkılır, yolda başlarına hiç beklenmedik bir olay gelir…<br />
       “Düşenin dostu olmaz” derler. Onu diyen atalarımız yanılmışlar, nedeni Yılmaz Uçar’ı tanımamışlar. O, yazılarında, hakkı ve eşitliği aradığı için yargılanan, hapislerde yatan, stresten, üzüntüden beyin kanaması geçiren, insülinle yaşayan arkadaşlarını unutmaz. Onları ziyaret eder, öykülerinde de yaşatarak bizlere tanıtır. “Düzeltmen” adlı öykü, böyle bir öyküdür. Yine de ben okurları yanıltmış olmayayım, öykünün  başkişisi düşsel bir kişi de olabilir. Onu yalnız yazar ve Tanrı bilir, yazara sorsan da bu meslek sırrını açıklamaz.<br />
      “Balıkçı” adlı öyküde, Adnan’ın mavi kot pantolonu çamurlanmış, dizlerine dek ıslanmıştı. Geçtiği yerleri silip süpürüyordu. Sigortalı bir iş bulamamış, emekli de olamamıştı. Yüzde altmış beş engelli olması nedeniyle raporunu Ankara’ya göndermiş, ama rapor geri gelmişti. Aksayan bacağıyla balıkçı tezgahının arkasında bağırıp duruyordu: Tazye balık! Tazye balık!.. Evde çoluk çocuk, bir de yatalak annesi ekmek bekliyordu. Yaşam kimilerine göre ne denli çetin, kimilerine göre ise çok kolay ve keyifliydi.<br />
       Toplumumuzda, üzerlerine titrediğimiz, gözbebeğimiz genç kızlarımız da ne yazık ki, bizlerle birlikte sıkıntı çeker.  “İlaç” adlı öyküde, öykünün başkişisi ve tüm ezilen genç kızlarımızın temsilcisi Serpil, bir giyim mağazasında tezgahtardır. Akşam olmuştur, işten ayrılıp yorgun adımlarla evine dönmektedir. Cadde kalabalık, herkes telaşlı, Serpil düşüncelidir. Askerdeki ağabeyi para istemişti. Babası inşaatta sıvacı ustasıydı, çalışırken iskele çökmüş, kırık bacağı şimdi alçıdaydı. Kalp hastası annesinin ilaçlarını bugün alması gerekiyordu. Önce eczaneye uğrayacaktı. Eczaneye çok yakınlaşmıştı ama başına gelecek tatsız bir olay kendine daha yakındı…<br />
       Ülkemizde ne denli yazınsal dergiler yayınlandı, ama çoğu birkaç ay dayanabildi, unutuldu gitti. Bunun birçok nedeni var; halkın cehaleti, ilgisizliği, ekonomik durumların elverişsiz oluşu, çoğunluğun sinema, televizyon, bilgisayar izleme alışkanlığı vb.<br />
İstiklal Caddesi’nde Baro binasında memur Murat’ta bir yazınsal dergi yayınlamaya soyunur. İlk dizgi ve baskı giderlerini maaşından öder. Arkadaşı Semih “Dostum, nasıl satacaksın dergileri?” diye sorduğunda Murat’ın bakışları ciddileşir. Sol kaşını kaldırır, gözlerini kısarak; “Aziz Nesin, Markopaşa dergilerini nasıl sırtlayıp Eminönü, Karaköy, Taksim meydanlarında sattıysa; Rıfat Ilgaz, Adembaba dergisini elli bin basıp satmışsa biz de satacağız. Vapur iskelelerinde, tren istasyonlarında, otobüs duraklarında, otogarlarda; Beyazıt, Taksim, Kadıköy meydanlarında, üniversitelerde, Kartal, Mecidiyeköy, Galatasaray meydanlarında, gerekirse apartmanlara girerek, kapı kapı dolaşarak satacağız dergilerimizi” der.<br />
       Dergi yayınlanır, dağıtımı yapılır, acaba satıldı mı?..<br />
       “Sıcak Yemek” adlı öyküde, Hatice Nine, içimizde açlık sınırında yaşayan binlerce yazgı kurbanlarından biridir. Eşi geçen yıl ölmüş, oğlu Bayrampaşa Cezaevi’nde yatmaktadır adam yaralamak suçundan. Gelini Hacer evlere temizliğe gider… Hatice Nine’de tek göz gecekondusunda iki torunuyla birlikte akşam gelininin dönmesini beklerdi. O gün aşevinden yeni çıkmıştı. Elleri arasında bir tencere türlü yemeği vardı; sıcak sıcak. Tencere, üşümüş ellerini ısıtıyordu. Hava kararmıştı, çabuk fakat dikkatli yürüyordu evine doğru. Biraz sonra torunları onu kapıda karşılayacak, sıcak odada, bayat ekmek lokmalarını yemeğin suyuna bandıra bandıra yiyeceklerdi, aralarında şakalaşarak. Fakat yazgı hiç boş durmuyor; Hatice Nine’ye, gelinine, torunlarına yeni ağlar örüyordu…<br />
       Bu günlerde veya bu yıllarda cep telefonu moda oldu. Herkesin yanında bir tane var. Kimileri onunla fotoğraf bile çekiyor. İstiklal Caddesi’nde arkadaşı Kayhan’la yürüyen avukat Bülent Salih, sokaklarda kağıt mendil satan yoksul çocuklara çok acırdı. Onlardan mendil alır, fazla para verir, saçlarını okşar, mutluluk duyardı. Bu kez öyle yaptı. Çocuk “Buyur ağabey” diyerek elindeki üç paket mendili uzattığında Bülent Salih bir eliyle para çıkarırken diğer eliyle de cebindeki yeni aldığı kameralı cep telefonunu okşuyordu. Mendillerden birini Kayhan’a verdi,  diğer ikisini ceplerine tıktı. Kalabalık yolda bir süre yürüdüler. Bülent Salih birden panikledi, tüm ceplerini yokladı, kredi kartıyla alıp daha borcunu ödemediği cep telefonu yoktu…<br />
       Bazı kişiler toplumumuzun yaralarıdır, çürük meyveleridir, Avcı Hasan gibi. Okuyamamış, kendini de eğitememiştir. Durmadan yerlere tükürür. En ufak bir olayda karısı Binnaz Teyzeyle atışır, tartışmayı tırmandırır, birkaç kez de tokatlamıştır onu. O’da açlık sınırında yaşayanlardandır, ayakkabısının altı her zaman deliktir. Bir gün ana caddedeki çöp bidonunu karıştırırken gençler laf atarlar. Avcı Hasan küfürler eder, önüne geleni tekmeler, kontrolünü yitirir…<br />
       Yapıtın diğer öykülerinde Yılmaz Uçar yine yaşantılarımızdan örnekler verir, örneğin:<br />
        Mahalle arasında, apartman dairesinde kaçak Kuran kurslarına giden otuz kadar kız çocuğu ve onları getiren götüren kara çarşaflı kadınlar; gençliğinde futbol oynamış, güngörmüş, mağaza sahibi olmuş Rauf Beyin şimdi bir çorba parasına ayakkabı tamir etmesi; Banka müdürü Cevahir Beyin arabasına hafifçe çarpan otobüs şoförü Rıza Beyin düştüğü durumlar, onlar tartışırlarken otobüse hırsız tinerci çocukların doluşması, İşkur’da iş arayan Tahsin’in, memurun “İş yok!” demesi üzerine çok sinirlenip memurun yakasına yapışması vb.<br />
       Yapıtın Günceler bölümü 18.4.2004 ile 9.12.2007 günleri arasındaki süreyi kapsar. Güncelerinde, Bulgaristan Radyosu Türkçe Yayın Servisini konu eder. Yazar, oraya şiirlerini, öykülerini gönderir. Hepsi radyoda okunur. Yılmaz Uçar bunları CD’ye kaydeder, kendisine ait internet sitesinde yayınlar. Yazar, vakit bulur veya yaratır. İstanbul’un yazınla ilgili tüm kuruluşlarını ziyaret eder, yöneticileriyle tanışır; güncelerinde bunları yazarak okurlarını da haberdar eder. Örneğin: Bakırköy Kültür Merkezi’nin organize ettiği imza günlerine, İstanbul Kitap Fuarı’nda TYS Standı’ndaki imza günlerine katılır, okurlarıyla söyleşir. Cihangir’de Orhan Kemal Müzesi’ni gezer, oğlu Işık Öğütçü ile tanışır. Ona  kitaplarını imzalar, armağan eder.  Taksim, Beyoğlu, Tünel, Cağaloğlu, Bakırköy, yazarın yazın çevresi ve Öner Yağcı, H.Hüseyin Yalvaç vb. yazın arkadaşlarıdır…<br />
       Yılmaz Uçar, “Yıkım” adlı yapıtıyla bizleri imgesel bir geziye çıkarmış, akıcı biçemi ve sade Türkçe’siyle toplumumuzun aksayan yönlerini sergilemiş, okurda ilgi uyandırmıştır.<br />
       “Yıkım”, günümüzün Türkiye’sinde, halkın yaşantısını, insanların bilgi, kültür ve davranış düzeyini inceleyecek olan gelecek kuşaklar için değerli bir kaynaktır… </p>
<p>     <strong>Yıkım, Yılmaz Uçar, Öykü, Sone Yayınları, İstanbul 2008, 160 sayfa</strong></p>
<p><strong>YILMAZ ÇONGAR</strong></p>
<p>                                                                                                           <strong>TÜRK DİLİ DERGİSİ</strong><br />
                                                                                                           <strong>Mart-Nisan 2009, Yıl:22,Sayı:131, Sayfa:58-59. </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=295</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YILMAZ UÇAR’IN YENİ ÖYKÜLERİ, GÜNCELERİ: ‘YIKIM’</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=276</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=276#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 14:05:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tanıtım Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[hasan Akarsu]]></category>
		<category><![CDATA[kar dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kar Dergisi  Mart-Nisan 2009 Sayı:20]]></category>
		<category><![CDATA[Sayfa:32]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=276</guid>
		<description><![CDATA[Yazar, Yılmaz Uçar yazın alanında üretkenliğini sürdürüyor. Yıkım adlı yapıtı yeni öykülerini ve 2004-2007 tarihleri arasında tuttuğu güncelerini kapsıyor. Önceki öykü yapıtları: İstanbul Düşü, Ağlayan Bebek, Artçı Sarsıntılar, Kanadı Kırık ve şiirlerini topladığı Umut (1999). Artçı Sarsıntılar’daki günceleri 1994-2001 tarihlerini kapsıyordu. Yıkım’da on beş öykü yer alıyor. Yazar, her öyküsünde olaya karışan kişilerin portresini çiziyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2009/08/yıkım3.gif"><img src="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2009/08/yıkım3.gif" alt="" title="yıkım" width="108" height="143" class="alignnone size-full wp-image-313" /></a></p>
<p>       Yazar, Yılmaz Uçar yazın alanında üretkenliğini sürdürüyor. Yıkım adlı yapıtı yeni öykülerini ve 2004-2007 tarihleri arasında tuttuğu güncelerini kapsıyor. Önceki öykü yapıtları: İstanbul Düşü, Ağlayan Bebek, Artçı Sarsıntılar, Kanadı Kırık ve şiirlerini topladığı Umut (1999). Artçı Sarsıntılar’daki günceleri 1994-2001 tarihlerini kapsıyordu.<span id="more-276"></span><br />
       Yıkım’da on beş öykü yer alıyor. Yazar, her öyküsünde olaya karışan kişilerin portresini çiziyor. Yaşlarını, boylarını, fiziksel ve tinsel yönlerini tanıtıyor. Aleks öyküsünde, 26 yaşlarındaki Cüneyt’i tanıyoruz: “Cüneyt, yirmi altı yaşında, Tokatlı’ydı. Parasızlıktan ilkokul dördüncü sınıfa dek okuyabilmiş. Askerliğini Şırnak’ta yapmış. Taşınanların yük ve eşyalarını taşımalarına yardımcı oluyor şimdi…” (s.7).<br />
Fenerbahçeli olduğu için, ona bu adı taktıklarını anlıyoruz. Kahvedekiler ona takılıp eğleniyorlar. Nazi Subayı adlı öyküde, anlatıcıyla aynı bankada çalışan özürlü Necmi’yi tanıyoruz: “…Cem Ceminay diyorduk bankanın arşiv bölümünde. Tonton bir arkadaşımızdı. Kulakları ağır işittiğinden, minik radyosunun kulaklığı eksik olmazdı yanından. Radyo dinliyormuş izlenimi veriyordu. 120 kiloydu Cem. 1.70 boyuyla, 60 kiloluk kolileri omuzladığı gibi raflara dizmeye götürüyordu…” (s.11).<br />
       Cem, bankada müdüre tepkili. Bankadan ayrılıp başka bir iş bulmaya çalışıyor.<br />
Sultanahmet’teki yürüyüşünü Nazi subayının yürüyüşüne benzetiyor anlatıcı…<br />
       Kitaba ad olan Yıkım öyküsünde olay bir ganyan bayisinde geçiyor. Oradaki kişilerden Hamdi Usta, demirci ustalığından emekli olup altmış yaşlarında, uzun boylu, zayıf birisi. Oturdukları Umut Mahallesi’nde deprem nedeniyle zarar gören evlerin yıkılıp yerine dayanıklı evler yapılması kararına tepkili. Çevresindekileri uyarıyor bu nedenle: “…Arkadaşlar, neden böyle eli kolu bağlı duruyorsunuz? Evinizi, elinizden alacaklar. Size kulübe verecekler İkitelli’de. Sonra borçlandıracaklar yine kendi evlerinizi almanız için. Parayı ödeyemezseniz, prefabrik evlerde kalacaksınız Gölcüklüler gibi…”   (s.17).<br />
Hamdi Usta, halk içinden, halktan biri olduğu için diğerlerine öncülük yapmak istiyor.  Yüreğinden sayrı olsa da belediyeye yürüyenlerin en önünde yer alıyor ve yüreğine yenik düşüyor.<br />
       Düzeltmen adlı öyküde, anlatıcının Gazeteciler Cemiyeti Koop-C’de  çalışan arkadaşı kendisini şöyle tanıtıyor: “…1948 Mersin-Tarsus doğumluyum. 18 yaşında İşçi Partisi’ne üye oldum. 1968 yılında Babıali’ye girdim. 38 yıldan beri yayıncıyım. 74 yılında yayımladığım kitaplardan ötürü, yüzlerce yıl ceza istemiyle hakkımda davalar açıldı. Kaçtım. On iki yıl iyi saklandım. 1986 yılında yakalandım…” (s.23).  Hapisten çıkınca Cumhuriyet Gazetesi’nde düzeltmen olarak çalışıp emekli oluyor, her şeye karşın umutla yaşamını sürdürüyor.<br />
       Yılmaz Uçar’ın öykülerindeki kişiler çoğunlukla, zor geçinen, sıkıntı içinde yaşayan halkın alt kesiminden insanlar. Sözgelimi; babası ölmüş, annesi yatalak olan adam balık tutarak evini geçindirmeye çalışıyor. Giyim mağazasında tezgahtarlık yapan Serpil’in annesi kalp hastası. Ona ilaç almak için işyerinden çıkıp giderken yolu kesiliyor, parası çalınıyor ve öldürülüyor. Umut Edebiyat adlı öyküde, Baroda görevli olan Murat’ın edebiyat tutkusu yansıtılıyor. Güçlükle çıkardıkları edebiyat dergisinin kitapçı raflarında kalması umutlarını yıkıyor. Sıcak Yemek öyküsünde acıklı bir olay var. 70 yaşındaki Hatice Nine’nin oğlu Kadir cezaevinde. Gelini Hacer, temizlikçilik yaparak geçimlerine katkıda bulunuyor; torunları Hasan ile Emel’e bakıyor Hatice Nine ve belediye aşevinden aldığı yemeği eve götürüp yerlerken temizlikçilik yapan Hacer’in pencereden düşüp hastaneye kaldırıldığından haberleri yok…<br />
       Öykülerde, iyilik yapmak isterken cep telefonu çalınanlar, tinsel dengesi bozulup akıl hastanesine kaldırılanlar, çıkarları için dini kullanıp Kuran Kurslarında onlarca kız çocuğunu istedikleri gibi yönlendirenler, Cumhuriyet yönetiminin değerlerine sahip çıkanlar, ayakkabı tamircisinin yaşam savaşımı, trafik kazasında arabası çizilen banka müdürünün tepki çeken yaklaşımı, işinden ayrılıp İş-Kur’da iş aramaya giden Tahsin’in iş bulamayınca düştüğü zor durum çarpıcı bir biçimde anlatılıyor…<br />
       Yılmaz Uçar, yapıtının Garip Ozan V (Günce) bölümünde, 2004-2007 yılları arasında tuttuğu güncelere yer veriyor. Bu güncelerde, katıldığı etkinlikleri, imza günlerini, söyleşileri, tanıdığı sanatçıları vb anlatıyor. Günceleri okuyunca, onun sanat dünyasını daha yakından tanımış oluyoruz, ne değin çoşkulu, istekli, içtenlikli olduğunu anlıyoruz. Yıkım, “toplum için sanat” adına yola çıkan yazarın öykülerini, günlüklerini yansıtıyor…</p>
<p>           <strong>Yıkım – Yılmaz Uçar, Sone Yayınları, Haziran 2008 </strong></p>
<p><strong>HASAN AKARSU</strong></p>
<p>                                                                                                              <strong>Kar Dergisi  Mart-Nisan 2009 Sayı:20, Sayfa:32.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=276</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YIKIMIN YIKILMAYANLARI</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=232</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=232#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 13:57:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tanıtım Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim-Kasım 2008]]></category>
		<category><![CDATA[elif türk ölmez]]></category>
		<category><![CDATA[NotosÖykü Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sayfa:138-139]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı:12]]></category>
		<category><![CDATA[Yıl:3]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=232</guid>
		<description><![CDATA[Şiir, öykü ve günce yazarı Yılmaz Uçar’ın yeni öykü-günce kitabı Yıkım, naif sözcüğünün özgün dilinde işaret ettiği tüm olumsuzlukları bir kenara koyup düşünürsek, naif öykülerden oluşmuş bir kitap. Kitabın adına bakıp aldanmamak gerek; çünkü Yılmaz Uçar, Yıkım adını verdiği kitabıyla aslında bir bakıma “hayata yenilmeme kılavuzu” hazırlamış. Öykülerini açlık, yoksulluk, işsizlik ve engelli olmak gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2009/08/yıkım4.gif"><img src="http://www.yilmazucar.com/wp-content/uploads/2009/08/yıkım4.gif" alt="" title="yıkım" width="108" height="143" class="alignnone size-full wp-image-315" /></a></p>
<p>Şiir, öykü ve günce yazarı Yılmaz Uçar’ın yeni öykü-günce kitabı Yıkım, naif sözcüğünün özgün dilinde işaret ettiği tüm olumsuzlukları bir kenara koyup  düşünürsek, naif öykülerden oluşmuş bir kitap. Kitabın adına bakıp aldanmamak gerek; çünkü Yılmaz Uçar, Yıkım adını verdiği kitabıyla aslında bir bakıma “hayata yenilmeme kılavuzu” hazırlamış.<span id="more-232"></span><br />
       Öykülerini açlık, yoksulluk, işsizlik ve engelli olmak gibi  sosyal sorunlar etrafında  kurgulayan yazar, öyküleriyle bütün bu sorunların altında ezilen metropol insanının çaresizliğine çaresizlik katmak yerine, çıkış kapısını zorlamanın önemine vurgu yapmış. Yazar, karakterlerine umutlu ve azimli olmayı öğretmiş.<br />
        Uçar’ın akıcı ve heyecanlı dili, öyküleri çabucak okunur kılsa da, anlattığı konuların iç sızlatan, kederlendiren yanı okuru, her öykünün  sonunda bir süre bekleyip, düşünmeye itecek gibi görünüyor. İş bulmak için dolaşanları, karnını nasıl doyuracağını bilemeyenleri, cebindeki üç kuruşu kaptıranları okudukça hem üzülüyor hem de “doğanın değişmeyen kanunu”na okkalı bir küfür sallamak istiyor insan.<br />
        Özünde buhran, iç sıkıntısı, bunalım gibi duygular barındıran bu tip durumlardan, umut çıkarmayı biliyor öykü  karakterleri. Yazar, yapaylıktan uzak, açık ve samimi bir şekilde anlattığı öykülerini neredeyse kendisi yaşamış gibi tüm ayrıntılarıyla aktarıyor.<br />
        Birçok yazarın aksine öykülerinin okura ulaşması için fazlaca emek veren bir isim Yılmaz Uçar. Kitabın ikinci bölümünde, 18 Nisan 2004’ten 9 Aralık 2007’ye kadar ara sıra tutulmuş  bir günce var. Uçar, edebiyat dünyasının önemli isimleriyle görüşmelerinden, yağmurlu bir İstanbul gününde Tophane yokuşunda yaktığı sigarasına kadar ayrıntılı bir doküman sunmuş  güncesinde. Okuyanı, kendi edebiyat serüvenine davet etmiş. Öyküler bu günceyle daha da anlamlanmış, bu yüzden belki de kitabı sondan başlayarak okumakta fayda var.<br />
        Eskiden her mahallenin bir delisi vardı; sıcak bir çorbanın esirgenmediği, eski de olsa ayakkabısının, ceketinin eksik edilmediği. Uçar’ın “Aleks”i de öyle bir “deli”, Uçar’ın dünyası da öyle bir dünya. Torunlarını doyurmak için aşevi kuyruğunda bekleyen Hatice  Nine de, annesinin ilaçlarını alabilmek için tezgahtarlık yapan Serpil de, cep telefonunu mendilci çocuğa kaptıran Bülent Salih de İstiklâl Caddesi’nde birlikte yürüdüğümüz, Kadıköy vapuruna birlikte bindiğimiz, kırmızı ışıkta birlikte beklediğimiz insanlar. Yıkım, hayatın içinden bir kitap, yapmacıksız, yalın ve hakiki… </p>
<p>       <strong>Yılmaz Uçar, Yıkım, Sone Yayınları, 2008, 160 s.</strong></p>
<p>                                                                                            <strong>ELİF TÜRKÖLMEZ</strong><br />
                                                                                             <strong>NotosÖykü Dergisi</strong><br />
                                                                                             <strong>Ekim-Kasım 2008,Sayı:12, Sayfa:138-139,Yıl:3 </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=232</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YIKIM</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=216</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=216#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Jan 2009 15:10:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ağlayan bebek]]></category>
		<category><![CDATA[aleks]]></category>
		<category><![CDATA[ayakkabı tamircisi]]></category>
		<category><![CDATA[balıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet bayramı]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ilaç]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[sakardeğil]]></category>
		<category><![CDATA[şemsiyeci]]></category>
		<category><![CDATA[sıcak yemek]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[tilki]]></category>
		<category><![CDATA[umut edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[yıkım]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=216</guid>
		<description><![CDATA[YIKIM Burnunun ucundaki ince çerçeveli gözlüğünü düzeltti Hamdi Usta. Pos bıyıklarını sarartmış sigarasını, kül tablasında ezdi. Gözlerine kaçan duman, gazeteyi okumasını engelledi bir an. Yeşil gözlerini açtı, kapadı. İnce parmakları, saçsız başını kaşıdı. Altmış yaşında, uzun boylu, zayıftı. Çelik gibi yumrukları vardı. Demirci ustalığından emekliydi. Televizyonun sesi açık olduğundan duyamayan kahveciye baktı. Parmağını kaşık gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://www.yilmazucar.com/galeri/data/thumbdata_S2l0YXBsYXJpbV18WzEzLmpwZ118WzEyMjc0NTQxMzQ=.jpg" class="alignnone" width="100" height="144" /><img alt="" src="http://www.yilmazucar.com/galeri/data/thumbdata_S2l0YXBsYXJpbV18WzE2LmpwZ118WzEyMjc0NTQxMzQ=.jpg" class="alignnone" width="100" height="144" /><img alt="" src="http://www.yilmazucar.com/galeri/data/thumbdata_S2l0YXBsYXJpbV18WzE0LmpwZ118WzEyMjc0NTQxMzQ=.jpg" class="alignnone" width="100" height="144" /><img src="http://www.yilmazucar.com/galeri/data/thumbdata_S2l0YXBsYXJpbV18W3lpa2ltLmpwZ118WzEyMjc0NTQxMzQ=.jpg" class="alignnone" width="108" height="143" /></p>
<p><strong>YIKIM</strong></p>
<p>Burnunun ucundaki ince çerçeveli gözlüğünü düzeltti Hamdi Usta. Pos bıyıklarını sarartmış sigarasını, kül tablasında ezdi. Gözlerine kaçan duman, gazeteyi okumasını engelledi bir an. Yeşil gözlerini açtı, kapadı. İnce parmakları, saçsız başını kaşıdı. Altmış yaşında, uzun boylu, zayıftı. Çelik gibi yumrukları vardı. Demirci ustalığından emekliydi. Televizyonun sesi açık olduğundan duyamayan kahveciye baktı. Parmağını kaşık gibi karıştırarak, dudaklarını kıpırdatarak çay istedi. Kahveci Remzi anlamadı. <span id="more-216"></span>Uzaktan kumandayı eline alarak, televizyona dik tuttu. Kıstı sesini at yarışları programının… “Çay mı?“ dedi. Başını salladı Hamdi Usta. “Bu dallamaya da megafonla konuşmak lazım. Eşeklerden bir şey tutturdu sanki.“ Kahvede oturan gençlerin çoğu, altılı ganyan kuponları dolduruyordu. Esprileri de at yarışları üstüneydi. Dip masada oturan Ali, elindeki okey taşını, ıstakaya hızla vurdu. Göz ucuyla Tombalacı Salim’i görünce; “Yürü be beş numara. Kim tutar seni.” dedi. Elindeki tombala torbasını, taşlarını karıştırarak yaklaştı masaya Salim. Numaralı taş kâğıtlarını uzattı. Ali, torbayı karıştırmaya başladı. Beş taş çekti. Fakat, numaraları tutturamadı. Para vermedi Ali. Tutturabilseydi yabancı sigarayı alırken tombala ücretini ödeyecekti. Salim, bozuldu bozulmasına, belli etmedi. Yan masalara yürüdü… Salim, Ali’nin hesabına çay istedi kahveciden. Sövdü. “Şerefsiz“ dedi. Kahvedeki beş masa da doluydu. Garson boş bardakları topluyor, yeni siparişler alıyordu. “Güm” diye masaya yumruk indi cam kıyısından. İçeride sessizlik oldu. Başlar kapıya, cama yakın masaya çevrildi. Kül tablasının yanındaki yarı dolu çay bardağı devrilmiş, örtü ıslanmıştı. Hamdi Usta, elindeki gazeteyi göstererek bağırıyordu. “Neden Umut Mahallesini yıkmak istiyorlar. Bileniniz var mı?“ Yıkımı demek istiyordu Hamdi Usta. Belediyeye gidip konuşmuştu. Depreme dayanıklı evler yapılacak denilmişti. Dünya Bankası kredisi sözü geçmişti. “Arkadaşlar, neden böyle eli kolu bağlı duruyorsunuz? Evinizi, elinizden alacaklar. Size kulübe verecekler İkitelli’de. Sonra borçlandıracaklar yine kendi evlerinizi almak için. Parayı ödeyemezseniz, prefabrik evlerde kalacaksınız Gölcüklüler gibi. Daha sonra istikamet; memleket. Yani sürgün… Hangi hakla benim evimi alıp, bana yine parayla satarsın ulan sahtekâr. Yapılacak bloklarda aidatları nasıl ödeyecek garibanlar? Bunları düşüneniz var mı? Amaç; temizlik yapmak. Zenginlerin oturmasını sağlayarak, kendileri köşeleri dönecek… Gözlerinden belli dolandırıcı oldukları ama anlayan kim? “ “Yok öyle şey Hamdi Amca.“ dedi kahveci. “İptal edilmiş, yıkılmayacakmış.“ “Belediye Başkanı konuştu ya televizyonda. Aha bakın gazete yazıyor. Umut Mahallesi diyor.” Masanın çevresini sardı kahvedekiler. Gazeteyi çekiştirip okumaya başladılar. “Peki neden sahile otellerin inşaat temelleri atıldı hiç düşündünüz mü? Hepimizi defetmek istiyorlar. Buraları otel, turistik tesis, alışveriş merkezleri, gökdelenlerle dolacak. Deprem yalanlarıyla bizleri topraklarımızdan edecekler. Zenginlere peşkeş çekecekler.“ Hamdi Usta, sinirden bağırıyordu. Kahvenin önüne, çardak altına iskemle atıp, çay içen müşteriler “ne oluyor” diye içeri girmişlerdi. Sokaktan duyan, kavga ediyorlar sanırdı. “Semtimiz pilot bölge seçildi ya ondan.” dedi kısık sesiyle Tombalacı Salim. Susturdular hemen Salim’i. Ateşe, benzinle gittiği için… “Başlarım lan senin pilot bölgenden Arap çocuğu.” dedi Ali. Elindeki okey taşını, birikmiş okey taşlarının üstüne vurarak. “Pilot sensin.” Eliyle, sövme işareti yaptı. İşaret parmağıyla, orta parmağının arasına baş parmağını sıkıştırdı. “Vermiyorum lan paranı.“ dedi. Dişlerini karıştırarak kahveye giren Sendur Bey sakin, soğukkanlıydı. Çalışmıyor, emekli parasını yiyordu. “Sinirlenmeyin arkadaşlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine veririz.” dedi. “Avukat arkadaşlarım var.” Sigarası dudaklarında tütüyor, mavi gözleri sevinçten parlıyordu. “Paran var mı avukata verecek? Kim gidecek peşinden? Belediye garibanlara kırk, elli milyar verince; hepsi dönecek bunların. Herkes memleketine, buraları zenginlere kalacak“ dedi Hamdi Usta. Kalbini tuttu. Ayaktaydı, oturdu iskemleye. Alnı terlemiş, yüzü kül gibi olmuştu. Sırtını yasladı. Ceketinin cebinde, ilacını araştırıyordu. Bir bardak su getirdi kahveci. İskambil oyunlarını yarım bırakanlar, çardak altında oturup içeri girenler düşünüyorlardı. Cep telefonuna sarılan oldu. Simitçi, börekçi, çakmakçı girdi çıktı kahveye. Televizyonda türkü klibi başlamıştı. Sesini açıverdi kahveci. Sigaralarını yakıp burunlarından dumanlarını salanlar, içerisini dumanaltı yapmışlardı… “Hamdi Amca.” dedi Çakmakçı Salih. “Sinirlenme, hiç yoktan kalbine inecek. Konuşuruz, bekle. Buldozeri alıp gelmiyorlar ya, apartmanını, daireni yıkmaya. Hem kanun var, hukuk var.“ Sağ elinin parmaklarını açtı, yumdu, gerdi Hamdi Usta, “Tabii, alaska var, frigo var. Bak sen. Konuşma lan. Paran varsa hepsi var.” dedi. Cevap veren olmadı. Gözler, dertli gurbet türküsünü söyleyen bayan sanatçıyı izliyordu. Parmaklarındaki sigara, ikide bir dudaklarına gidiyor, dumanlarını salıyorlardı sessiz sessiz… “Yakacam ulan kendimi.” dedi Hamdi Usta. “Bizden artık ne köy olur, ne kasaba. Yakacam kendimi belediyenin önünde. Gazetelere, televizyonlara çıkacam ibret olsun âleme. Depremle korkutup, evlerimizi elimizden almak ne demekmiş gösterecem o kravatlı hırsızlara. Atatürk, cumhuriyet, halk düşmanlarına.“ Parti liderini karşılarmış gibi, bir alkış koptu kahvenin ortasında. Hamdi Ustanın ellerini, yanaklarını öpüyorlardı. “Atatürk düşmanları” sözünden hepsi duygulanmıştı. Gözleri doldu. “Biz de yakarız kendimizi.“ dediler. Kahveden çıkan yirmi kişilik grup, Belediyeye yürüyordu. Tren istasyonu köprüsünü geçtiler. Yolda karşılaştıkları birkaç arkadaşlarını da yanlarına almışlardı. Dudaklarında sigara konuşuyorlardı… Hamdi Usta, belediye binasındaki güvenlikçilerle tartıştı. Randevusuz görüşme yapılamazmış. Hem bu kalabalıkta neymiş canım!.. Yürüyüverdiler üst kat merdivenlerine… Neyin, ne olduğunu ve ne olacağını öğrenmek için hesap soracaklardı!.. Belediye Başkanı ve İmar Müdürü Odaları, bir üst kattaydı. İyi biliyordu… Hamdi Usta birkaç basamak çıktı. Sağ elini göğsüne bastırıyor, soluk alamıyordu. Gözlerini kapatmış; dişlerini sıkıyordu… Binanın merdivenlerinde düştü. Yığıldı kaldı… Yüreğine yenilmişti!..<br />
YILMAZ UÇAR</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=216</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CUMHURİYET BAYRAMI</title>
		<link>http://www.yilmazucar.com/?p=214</link>
		<comments>http://www.yilmazucar.com/?p=214#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Jan 2009 15:07:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ağlayan bebek]]></category>
		<category><![CDATA[aleks]]></category>
		<category><![CDATA[ayakkabı tamircisi]]></category>
		<category><![CDATA[balıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet bayramı]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[ilaç]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[sakardeğil]]></category>
		<category><![CDATA[şemsiyeci]]></category>
		<category><![CDATA[sıcak yemek]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[tilki]]></category>
		<category><![CDATA[umut edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[yıkım]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz uçar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yilmazucar.com/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[CUMHURİYET BAYRAMI Her apartmanda vardı son yıllarda. Ya kara çarşaflı, ya kara sakallı insanlar. Nasıl da çoğalmışlardı… Kara çarşafının içinde, zayıf olduğu anlaşılan ince yüzlü kadın Ayşe’ydi. Otuzunda var yoktu. Eşi Veli, işsizdi ama güçlü kuvvetli. Üç ay çalışsa, altı ay boş geziyordu. Şimdi de öyle… İki yılda bir dünyaya getirdikleri dört çocuğuyla kirada oturuyorlardı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://www.yilmazucar.com/galeri/data/thumbdata_S2l0YXBsYXJpbV18WzEzLmpwZ118WzEyMjc0NTQxMzQ=.jpg" class="alignnone" width="100" height="144" /><img alt="" src="http://www.yilmazucar.com/galeri/data/thumbdata_S2l0YXBsYXJpbV18WzE2LmpwZ118WzEyMjc0NTQxMzQ=.jpg" class="alignnone" width="100" height="144" /><img alt="" src="http://www.yilmazucar.com/galeri/data/thumbdata_S2l0YXBsYXJpbV18WzE0LmpwZ118WzEyMjc0NTQxMzQ=.jpg" class="alignnone" width="100" height="144" /><img src="http://www.yilmazucar.com/galeri/data/thumbdata_S2l0YXBsYXJpbV18W3lpa2ltLmpwZ118WzEyMjc0NTQxMzQ=.jpg" class="alignnone" width="108" height="143" /></p>
<p><strong>CUMHURİYET BAYRAMI</strong></p>
<p>Her apartmanda vardı son yıllarda. Ya kara çarşaflı, ya kara sakallı insanlar. Nasıl da çoğalmışlardı… Kara çarşafının içinde, zayıf olduğu anlaşılan ince yüzlü kadın Ayşe’ydi. Otuzunda var yoktu. Eşi Veli, işsizdi ama güçlü kuvvetli. Üç ay çalışsa, altı ay boş geziyordu. Şimdi de öyle… İki yılda bir dünyaya getirdikleri dört çocuğuyla kirada oturuyorlardı apartman katında. Gecekonduluktular aslında… İki kız, iki erkek dört canavarla başa çıkamıyorlardı. Komşularından uyarı alsalar da, bana mısın demediler.<span id="more-214"></span> Gece yarılarına dek, çocukların gürültüsü eksik olmazdı evlerinde. Çekyatlarının açılıp kapatılırken, bilinçli biçimde birden bırakılması apartman sakinlerini korkutmak içindi. Arif olan anlıyordu. Karşı dairedeki komşusuna söylemişti: “Temizlik yaparken gürültü çıkarmak strese iyi geliyor.” Islak halılarını balkonundan aşağı salıp, alt komşularının camlarını kirletmeleri olağandı ona göre. Apartmanda terör estiriyordu sanki… Kara çarşafının içinde sadece ince yüzü, ince kaşları, kömür karası kocaman gözleri görünüyordu… Kara çarşafının altında sakladığı poşetlerdeki pideleri evine götürüyordu. Kız çocukların kuran kursunu evinde okutuyordu. Yeni yasalarla düzenlenmişti yeni yönetmelikler… Çocukların ailelerinden para da alacaktı. Yemekler, tarikat lokantasından geliyordu. Dokuz ve yedi yaşlarında büyük kızlarını, her sabah saat on sularında servis minibüsü alıyordu. Kara sakallı Hasan Dayı, kara gözlerini balkonlarına çevirir, kaş göz ederdi. “Gidiyoruz” dercesine. Şimdi o telâşları olmayacaktı… Resmi okula gönderemeyişinin nedeni, yoksulluğuymuş Ayşe’nin. Öyle diyordu konu komşusuna. İnandırıyordu. Acındırıyordu da kendini. Saflar çoktu memlekette. Saflar tutulmuş, saflar sıklaştırılmıştı onlara göre!.. Merdivenleri sert sert basarak çıktı. Üçüncü kattaki altıncı dairenin kapı ziline bastı. Gürültü, bağırışma ile açıldı kapı. Beş ve üç yaşlarında iki oğlu, kapı açma yarışına girmişler, kapı eşiğinde itişip kakışıyorlardı. Açtı ağzını yumdu gözünü Ayşe. İki büyükçe ablalarına çıkışıyordu. Çıtları çıkmadı çocukların. Kapıyı öyle bir çarptı ki, bina sarsıldı gürültüden. Yan dairede oturan komşusu polis memuru Ali’nin sesi çıkmıyordu. Üst kat Rumeli göçmeni Melahat Teyze gülüyordu keyifli keyifli. Çocukları çok sevdiğinden… Ayşe, eşi Veli memnundu apartmandan. Doğal olarak seviyorlardı da. Yönetici her ay değiştiğinden, kimse ilgilenmiyordu apartmanın olanı biteniyle… Kim kime dum duma, dingonun ahırı gibiydi apartman… Ayşe’nin kapı zili çaldı. Uzun uzun basarak açtı apartman giriş kapı otomatiğini. Kara çarşaflı iki öğretmenlerinin eşliğinde, otuz kız çocuğu kedi gibi tırmanıyorlardı merdivenleri. Din öğretmenleri, kara çarşaflı kadınlar susturuyorlardı hemen parmaklarını dudaklarına götürerek. Apartmandakileri rahatsız edip, şikâyet olmasın düşüncesiyle… Yerlere halı döşenmişti odalarında Ayşe’nin. Yılbaşı gecesi gizlice getirmişlerdi servis minibüsüyle. Herkes eğlencesine bakıyordu yani… Üç küçük oda, bir antre ne kadar tutardı ki halı… Öğle sularındaki yemek molası, gürültülerini çoğaltıyordu doğal olarak. Masum yüzleri, çekingen bakışlarıyla çevrelerindeki insanları etkiliyor, acındırıyorlardı kendilerini!.. Arapça ve Kuran okuma dersinde çocuklar seslerini çıkarmıyorlardı. Apartmanda kimden izin almışlardı kurs için? Neden resmi okullara göndermiyordu aileler kız çocuklarını?.. Çevreden de mi korkmuyorlardı?.. Toplumun, sistemin atmosferi mi onları cesaretlendiriyor, yüreklendiriyordu? Kim bilir?!. Gece yarılarına dek, koşup bağıran, televizyonu, kasetçaları yüksek sesle dinleyip oynayan dört kardeşin şimdi sesleri çıkmıyordu nedense. Ayşe, sesinin son düğmesine dek açtığı ağzını, açmaz olmuştu. Hem nasıl açsındı. Açsa da bütün dişlerinin çürük olduğunu mu gösterseydi. Yüksek sesle konuşmak, dine saygısızlık olmaz mıydı yani!.. Saat onbeşi gösteriyordu. Çıkış saati yaklaşıyordu. Servis şoförü Hasan Dayı, çıkmaz sokakta beklemesindi. Balkondan çevreyi gözleyen Ayşe’nin dudakları dua, gözleri velfecir (!) okuyor; üflüyordu… Çıkmaz sokağın oto parkında, ilk kez gördüğü adamlar geziniyordu. Yan apartmanlara, konfeksiyona gelmiş olmalılar diye geçirdi saf yüreğinden… Beyaz bir ford yanaşıyordu geri geri apartmanın giriş kapısına. Kara sakallı Hasan Dayı, şükür ederek çekti ayağını gaz pedalından. Minibüsünü durdurdu. Stop ettirdi. İlahi kaseti çalıyordu oto teybinde. Başıyla tempo tutuyordu kara sakallarını kaşıyarak… Çocuklar inerdi şimdi üçüncü kattan. Alıp götürürdü mahallelerine. Bir kaçı da gelmeye başlamıştı işte… Siyah minibüsten, özel otolardan inen medya çalışanları kameralarını, fotoğraf makinelerini işletmeye başladılar. Filme alıp, fotoğraf çekiyorlardı. Sokak girişi polis otomobilleriyle kapatılmıştı… Kameralar filme alıyor, flaşlar patlıyor, mikrofonlar uzatılıyordu kara çarşaflı öğretmenlere, küçücük kız çocuklarına. Şoför Hasan Dayı, muhabirlerin elinden sıyrıldı. Kaçmaya çabalıyordu. Sivil polisler, başını eğerek polis minibüsüne soktular… Demek şikâyet etmişlerdi. Hangi kâfir edebilirdi? Hangi din düşmanı, hangi dinsiz komünist? Kimlere zararları dokunmuştu ki?.. Çocuklara Arapça din dersi vermek, geleceklerini mi karartıyordu kara sakalları, kara çarşafları gibi?.. Yoksa beyinlerini mi donduruyordu küçücük çocukların karartarak?.. Atatürk düşmanı mıydılar yani?!. Çevre apartmanlarda oturanlar, balkonlarından, pencerelerinden bakıyor, şaşkınlıkla dişlerinin arasından “cık cık” ediyorlardı. Ayşe, balkonda açtı ağzını yumdu gözünü: “Din elden gidiyor. Kâfirler bizi öldürecek.” Üçüncü katın altıncı dairesine dek girebilen üniformalı polisler, Ayşe’nin ağzını kapatmaya çabalıyorlardı. Zayıflığı, çevikliğine engel olamıyordu. Ellerinden sıyrılan Ayşe slogan atıyor, bağırıyordu. Ters dönmüş hamamböceği gibi debeleniyordu yerde. Balkonlarına ayyıldızlı bayrak asıp alkışlayan yurttaşlar: “Türkiye laiktir, laik kalacak.” “Ne mutlu Türküm diyene.” “Vatan bir bütündür parçalanamaz.” “Tam bağımsız Türkiye” diye bağırıyordu… Astsubay emeklisi Basri Dayı, tüfeğini göğe doğrultmuş, parmağı tetikte, gözleri gibi ağzını da açmış misilleme yapıyor, cevap veriyordu. “İnanç sömürüsü yaparak bizleri dini inançlarımızdan soğuttunuz Allahsızlar. Şeriatçı şeytanlar, siz kimi kandırıyorsunuz terbiyesizler?.. Amerikalılar bile sizin gibi takiyyecilere islamofaşist diyor, utanmıyor musunuz şerefsizler?.. Ahlâksız, kültürsüzler…” Balkonlarında Türk bayrağını açıp, İstiklal Marşı okuyan yurttaşlar, Basri Dayı’yı alkışlıyordu. Coştukça coşuyor, askerlerine nutuk çeker gibi konuşuyordu astsubay emeklisi Basri Dayı. “Türk doğduk, Türk öleceğiz. Vatanımızı böldürmeyeceğiz. Biz Arap değil, Türkoğlu Türküz. Ezan Türkçe okunsun… İslam dini ahlâk ve kültür dinidir. Nerede ahlâk, nerede kültür? Kara cahiller, örümcek kafalılar. Dünyamızı, içimizi kararttınız. Güneşimizi karartamayacaksınız ama…” Dirençli Cumhuriyet Bayramı yaşanıyordu sanki apartmanlarda, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda… Ayyıldızlı Türk bayraklarıyla Adliye Meydanına yürüyüşe geçtiler. Atatürk Anıtına çelenk koyup, saygı duruşunda bulunmak için… Özel bir televizyonun 19’daki anahaber bülteninde izledik. Şeriatçı bir örgüt evine yapılan baskında laiklik karşıtı, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı yetiştirmek isteyen kurs yöneticileri; otuz çocukla birlikte televizyon ekranlarından topluma gösteriliyordu!..<br />
YILMAZ UÇAR</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yilmazucar.com/?feed=rss2&amp;p=214</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
